1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer
Giriş Kayıt

GİRİŞ YAP

Username
Şifre *
Beni hatırla

YENİ HESAP EKLE

(*) ile işaretli alanlar zorunludur .
Name
Username
Şifre *
Şifre Doğrula *
Email *
Email Doğrulal *
Captcha *

Devletin Tarihsel Aşamaları ve Dönüşen İşlevleri

Modern devletin bugüne kadar tarihsel olarak beş aşamadan geçtiğini söyleyebiliriz: Geleneksel devletler ve imparatorluklar, feodalizm, zümreler, mutlakıyet ve modern devlet. Bunlara son bir aşama daha ekleyebiliriz: 1980 sonrasının devleti; yani tam da içinde bulunduğumuz zamanlar. Feodalite ve zümreler sisteminin daha ziyade batıya özgü olduğunu söyleyebiliriz. Feodalite pazar ekonomisinin uzun uyku dönemine; zümreler sistemi pazar ekonomisinin yeniden doğuşuna; mutlakıyet liberalizmin krala taç giydirişine; modern devlet pazarın ulusallaş(tırıl)masına ve doygunluğa ulaşmasına; 1980 sonrası devlet ise pazarın uluslararasılaş(tırıl)masına karşılık gelmektedir.
Sokrates’ten bu yana sıkça kullanılan bir ilke devlet-toplum-ekonomi ilişkileri üzerine yapılan tartışmalarda göz ardı edilmektedir: Yanlış, yanlış ile düzeltilemez ya da diğer bir ifadeyle iki yanlış bir doğru yapmaz. Bu doğrultuda örneğin Türkiye’de insanlar ya resmi ideolojiyi ya da küresel kapitalizmi savunmak durumunda bırakılıyorlar. Bunların birbirinin alternatifi olarak sunulması ise gerçekçi çözümlerin üretilmesini güçleştiriyor. Örneğin, akademisyen olan ve bir zamanlar Yargıtay başkanlığı da yapan Sami Selçuk küreselleşme ile ilgili olarak, Türk halkının dışa açıldıkça “daha fazla hukuk”a, “daha fazla insan hakları”na kavuşacağını ileri sürmesine karşın önemli iki yanlış içine düşmektedir. Bunlardan ilki deregülasyon politikalarının çalışanlar açısından “düzensizleştirme” ve dolayısıyla “daha az hukuk” anlamına geldiğini ihmal ediyor. Diğeri ise hukuk-siyaset ve hukuk-demokrasi arasındaki pozitif ilişkiyi yoğun olarak vurgulamasına karşın hukuk-ekonomi ve ekonomi-siyaset arasındaki çatışmacı ilişkiyi neredeyse hiç dikkate almıyor.

Neoliberal çevreler devleti pozitivist, Kartezyen-kurucu rasyonalist, toptancı ve jakoben yönelişin bir işareti olarak görüyor ve serbest piyasaya övgüler düzüyorlar ve bu bağlamda ademi-merkeziyeti savunuyorlar; ancak bu kişiler metalaşma üzerine kurulu olan kapitalizmin oldukça karanlık bir tarihe sahip olduğunu görmezlikten geliyorlar. Serbest piyasayı savunanlar Roma imparatorluğunun yıkılışıyla, dolayısıyla pazar ekonomisinin dağılmasıyla birlikte, bin yıllık bir süre için kabuğuna çekilen kölelik kurumunu bin yıl sonra harekete geçiren etmenin ırkçılık, sömürgecilik, pazarların canlanması, kısaca kapitalist üretim tarzı olduğunu görmüyor ya da gizliyorlar. Dahası, devletle ilgili eleştirdikleri noktaların kapitalist araçsal rasyonelliğin bir ürünü olduğu da göz ardı ediliyor. Sanki serbest piyasa ya da kapitalizm devletsiz varolmuş ya da olacakmış gibi. Halbuki bunun tersi olmuştur; devletin veya yönetimin değişik biçimleri ve aşamaları kapitalizmin yörüngesinde şekillenmiş ve kapitalizme hizmet ettiği sürece varolmuş, hizmet etmekte işlevsiz kalınca da dönüştürülmüştür. Liberal ideoloji tarihsel bir belleğe, tarih kavramına ve bilincine sahip olmadığı için her zaman kapitalizm tarafından kullanılacak argümanlar üretmiş ve devlet-kapitalizm ilişkilerini de hiçbir zaman kuramamıştır.

Modern devletin bugüne kadar tarihsel olarak beş aşamadan geçtiğini söyleyebiliriz: Geleneksel devletler ve imparatorluklar, feodalizm, zümreler, mutlakıyet ve modern devlet. Bunlara son bir aşama daha ekleyebiliriz: 1980 sonrasının devleti; yani tam da içinde bulunduğumuz zamanlar. Feodalite ve zümreler sisteminin daha ziyade batıya özgü olduğunu söyleyebiliriz. Feodalite pazar ekonomisinin uzun uyku dönemine; zümreler sistemi pazar ekonomisinin yeniden doğuşuna; mutlakıyet liberalizmin krala taç giydirişine; modern devlet pazarın ulusallaş(tırıl)masına ve doygunluğa ulaşmasına; 1980 sonrası devlet ise pazarın uluslararasılaş(tırıl)masına karşılık gelmektedir. Geç feodalite veya zümreler sistemi ile birlikte giderek genişleyen bir sarmal söz konusudur. Aristoteles, Hegel ve Marx’ın diyalektiği ile ifade edecek olursak her bir aşama bir sonraki aşamanın tohumlarını kendi içinde taşımaktadır.

Feodalitede pazar için üretim söz konusu değildir; bu sistemde her bir malikane kendi ihtiyacını karşılamayı amaçladığı için mal mübadelesi sınırlıdır. Toprakların parçalı olması, merkezi bir siyasal otoritenin bulunmayışına yol açacaktır. Zümreler sisteminde ticaret ve zanaatların canlanmasıyla birlikte kentler gelişecek ve bu dönemde ekonomi daha ziyade bölgeselleşme taleplerinde bulunacaktır; lonca sistemi ile kapitalizmin doğasında bulunan tekelleşme potansiyeli kendini açığa vuracaktır ancak çeşitli pazarlarla ilişkiye girerek mal alış verişi yapan tüccarların kentlerdeki loncaların tekelci üretimine son vermesi ve ticaretin serbestleşmesini sağlaması yerel yönetim birimlerinin yetersizliğini ortaya koyacaktır.

Gelişen burjuvazinin yararı güçlü merkezi yönetimi gerektiriyordu, bu nedenle zümreler sisteminde kral ile paylaştığı egemenliği krala devretmeye hazırdı. Bodin, Machiavelli ve Hobbes gibi kişilerin egemenlik kuramları bu taleplerin dillendirişinden başka bir şey değildi. Mutlakıyetin sağladığı güvenlik ve standartlaşma, burjuvazinin işine geldiği için desteklendi ve merkantilist (korumacı) politikalarla daha fazla ekonomik yayılma ve gelişme sağlandı. Bu dönemin ayırt edici özelliklerinden biri, ilk anonim şirketlerin bu dönemde kurulmasıydı. Ayrıca ekonomideki hareketliliğe ve coğrafi keşiflere paralel olarak bilimsel keşiflerin de yoğunlaştığı ve modern bilimin temellerinin atıldığı görüldü. Mutlakıyetle birlikte kilisenin siyasal ve özellikle ekonomik gücü kırılmış oldu; aynı dönüşümün bilimde de gerçekleşmesiydi söz konusu olan. Modern bilimin kurucularından Descartes’in bilimleri tekleştirme yönündeki görüşleri aynı zamanda mutlakıyet savunusu olarak karşımıza çıkmıştır; hatta kendisinin “cogito ergo sum”, “düşünüyorum öyleyse varım” önermesi bilimsel kuşkuculuğu yerleştirerek Katolik kilisesinin “keyfi”, mutlak irade sahibi Tanrı anlayışını zayıflatma ve yerine “rasyonel” bir Tanrı ikame etme çabasının bir ürünüydü; bilimde olduğu gibi siyasette de her şey Descartes’a göre tek elden planlanmalı ve yönetilmeliydi. Bu dönemin özellikleri arasında burjuvazinin verdiği borç paralarla kralın güçlendirilmesi, soyluluk ve kilise kurumlarının zayıflaması, ölçü ve tartılarda standartlaşmaya gidilmesi, otorite dışında silahlı adam tutmanın yasaklanması, profesyonel orduların kurulması, kilise ve tüccar mahkemelerinin kaldırılması, seküler mahkemelerin gelişmesi; doğal hukukun yerini pozitif hukukun alması ve tüm ülkeyi kapsaması, ticaret ve üretimin artmasına bağlı olarak loncaların, yerel tekelcilerin ortadan kaldırılması, denizaşırı toprakların fethi ve sömürüsü, kamuda üniforma giyilmeye başlanması, para sisteminin güvence altına alınması, ticaret ve sanayileşmeye bağlı olarak ticaret savaşlarının ortaya çıkışı sayılabilir. Ekonominin işleyişi garanti altına alındıktan sonra burjuvazi, krala karşı yeni haklar ileri sürmeye başlamıştır. Siyasal açıdan mutlak ya da keyfi yönetimin dizginlenmesi, ekonomik açıdan da “bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” biçiminde serbest piyasa ekonomisi savunulmuştur.

Mutlakıyet dönemi modern devletin aslında ilk evresiydi; çünkü bu dönemde mutlak egemenlikle birlikte devletin, ülkenin ve uyrukların bölünemezliği, birliği vurgulanmaya başlandı. Mutlakıyetin bu vurgusu modern devletin, uyrukları üzerinde standartlaştırıcı bir rol üstlenmesini kolaylaştırdı; yani modern ulus devlet benzer şekilde düşünen ve yaşayan insanlar ve bu insanların benzerlikleri üzerine kurulu bir toplum oluşturma, onlara yeni bir kimlik, ulus kimliği, verme çabası olarak gelişti. Modern devlet, güvenliğin sağlanması, iletişim ve ulaşım kanallarının hızlı şekilde gelişmesi, kuralların ve yasanın ülkede egemen olması, teknik ve ticaretle ilgili işlerde standartlaşma ve ticaret ağlarının kurumsallaşması, üretim ve tüketim kalıplarının toplumsal alanın tümüne yaygınlaşması, modernleşme, ve bürokrasinin gelişimi konularında belirleyici olmuştur. Yine devletin standartlaştırıcı rolü büyük ölçüde demokratik kurumların oluşumunu kolaylaştırmıştır. Devletin sanayi kapitalizmi ile birlikte üstlendiği yoğun standartlaştırıcı rol kısmen demokratik kurumsallaşmayı kolaylaştırmış ve sivil toplum örgütlerinin oluşumuna zemin oluşturmuştur; refah devleti böyle bir süreç sonunda mümkün olabilmiştir.

Modern devlet karmaşık ulusal örgütlerin ve bir dizi farklılaşmış ulusal ve uluslararası örgütlerin ve kurumların gelişmesine katkıda bulunmuştur. Örneğin BM, GATT, Dünya Ticaret Örgütü ve diğer ekonomik ve siyasal örgütlerin kurulması doğrudan modern ulus-devletlerin varlığıyla bağıntılıdır.

Soğuk Savaşın sona ermesi ve küreselleşme söylemlerinin yaygınlaşması eşzamanlıdır. Küreselleşmeyi ulusal sanayi kapitalizminin ileri bir aşaması olarak tanımlamak mümkündür; çünkü küreselleşmenin esası ulusal sınırları aşan işlem ve örgütsel bağlantılardır ve de-regülasyon politikalarının benimsenmesi küreselleşmenin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Büyüyen dünya pazarında rekabet gücünü koruyabilmek için refah devletinin yerine neo-utilitarian rekabetçi veya neoliberal devlet ikame ediliyor. Bu yönüyle küreselleşme sivil, ekonomik ve siyasal toplum ve demokrasiyle ilgili olumsuzluklar taşımaktadır. Devlet kapasitesinin erozyonu ve devletin karşılık verme işlevinin zayıflaması kamu yaşamının her alanında dengesizliklere yol açmaktadır; her şeyden önce, yurttaşları kamu hizmetleri ve yeniden dağıtımcı düzenlemeler olmaksızın yaşamak zorunda bırakmakta ve toplumsal eşitsizlik ve huzursuzluğu artırmaktadır.

Kapitalizm, nasıl ki, modern ulus-devlet ile kendisine bir açılım sağladı ise, şimdi de bu sınırları zorlamakta ve modern devletin sınırlayıcılığından kurtulmaya çalışmaktadır. Bu nedenle, kamusal tercih kuramı ve serbest piyasa söylemi “görünmez el”in yeniden ifadelendirilişidir. Kapitalizmin artık düzenleyici devlete ihtiyacının kalmadığı, ya da tüm dünyadaki kaynakların kamu dışında paylaşıldığı, sıranın şimdi kamu kaynaklarının paylaşımına geldiği söylenerek değil de, “devletin kamu kaynaklarını “etkin” ve “verimli” kullanmadığı, devletin bir rant aygıtı, devlet müdahalesinin de bir hastalık olduğu” ileri sürülerek “devlet tarafından düzenlenmeyen bir sektör yaratılmaya çalışılmaktadır.

Neoliberalizmin serbestlik ve kendiliğinden düzen kurgusunda malların, özellikle de sermayenin serbest dolaşımından bahsedilirken işgücünün serbest dolaşımı hiçbir şekilde söz konusu değildir. Gelişmiş kapitalist ülkelerin mülteci veya göçmen politikaları işgücüne yönelik tutumlarının da bir göstergesidir; insanları ve işgücünü yerinde tutmak için hiçbir çabadan kaçınılmamaktadır. Deregülasyon politikaları çalışanlar ve hammadde kaynakları için geliştirilmiştir; sermaye ve mallar için geçerli değildir. Hatta uluslararası şirketlerin, sermayenin ve malların korunması, için Türkiye’deki özerk kurullar da dahil olmak üzere her türlü düzenleme (regülasyon) yapılmaktadır.

Üniter-yerel vb. gibi tartışmaların bu bağlam içine oturtulmasının yararlı olacağını düşünüyorum. Bu durumda, dünyanın büyük çıkar merkezlerince kullanılmayan ve yönlendirilmeyen bir yerel siyasetin mümkün olup olmadığı ve eğer mümkünse nasıl olabileceği sorusu da sanıyorum daha rahat yanıtlanabilecektir.

 

Sürdürülebilir Kalkınma ve Gündem 21

     


Dünyanın araçsallaşması ve kaynakların hesapsızca tüketilmesi, yok edilmesi sorunu insanlığın çözmesi gereken en temel sorun olarak kendini hissettirmeye başlamıştır. Ne zaman ki, insanların doğa üzerindeki egemenliği ve kaynak israfı doğanın dönüştüremeyeceği boyutlara ulaşmış, zenginlik vaadi dünyanın birçok bölgesinde tam bir hayal kırıklığı yaratacak şekilde ve beklenen sonuçların aksine başarısızlığa uğramış, açlık ve yoksulluktan insanlar kıtasal boyutlarda etkilenmeye başlamış, ve ekolojik kirlilik ve çevre felaketleri kendini hissettirmiş, işte o zaman insanlık yeryüzü cenneti kurmak için çıktığı yolda rotadan sapmış olduğunun farkına varmaya başlamıştır. 

Tarihsel Arka Plan

Dünya tarihi 16. yüzyılla birlikte modernlik olarak adlandırdığımız yeni ve sancılı bir döneme girdi. Modernliğin felsefi, siyasal, toplumsal, iktisadi, bilimsel ve teknolojik birçok boyutu bulunuyor. Bu boyutların her biri birbirine ayrışmayacak ölçüde kaynaşmıştır. Bilindiği üzere, 15. yüzyıl sonlarında coğrafi keşifler hız kazanmış ve yüzyılın sonlarına doğru Amerika kıtası keşfedilmiştir. Bilimsel keşifler ve teknolojik buluşlar hiç kuşkusuz coğrafi keşiflerle el ele ilerlemiştir. Aynı şekilde, Copernicus’un, Galilei’nin ve Newton’un bilimsel keşifleriyle Bacon ve Descartes gibi dünyayı rasyonel temelde anlamlandırmaya çaba gösteren düşünürlerin yöntem tartışmaları birbirine eşlik etmiştir. Özellikle bu dönemde ortaya konan saf bilimsel veya felsefi tartışmalar 18. yüzyıldaki sanayi devrimine giden yolu açmıştır. Bir anlamda sanayi devrimi, o döneme değin aşama aşama biriken saf bilimsel bilginin iktisadi kaygılar doğrultusunda somuta indirgenmesi, kendini somut bilgi olarak teknolojide açığa vurması şeklinde gerçekleşmiştir. Bu haliyle baktığımızda, sanayi devrimi ne yalnızca bilimsel ne de yalnızca teknolojik bir devrimdir. Sanayi devrimi aynı zamanda tarım toplumunun sanayi toplumuna dönüşümünü gerektiren ve çok ciddi toplumsal-kültürel etkileri olan iktisadi bir devrimdir.     

Sanayi devrimi henüz gerçekleşmeden önce, özellikle İngiltere’de ortaya çıkan “çevirme” ya da “çitleme” hareketi binlerce serfin ya da köylünün toprağını terk etmesine yol açmıştır. Kırsal alanlardan kentlere insanlar kitleler halinde göç etmiş, kentler bu büyük dönüşümde nitelik değiştirmiş ve dönüşüm açısından katalizör işlevi görmüştür. Aynı durum sanayi devrimi sırasında ve sonrasında giderek hız kazanmıştır. Milyonlarca insan sanayi devrimiyle kentlere akın etmiştir; günümüze değin bu süreçte kentler hem büyük vaatlerin hem de geniş ölçekli çatışmaların, yoksullukların ve toplumsal sorunların mekânları olmuştur.     

Sanayi devrimi öte yandan radikal siyasal değişimlere ve dönüşümlere yol açmıştır. Bunun en bilineni Fransa’da meydana gelen devrimdir. Yalnızca bir noktayı hatırlatmak gerekir: Nasıl ki sanayi devrimi sadece teknolojik bir devrim değilse, Fransız devrimi de görünürde siyasal bir devrim olmasına karşın, aynı zamanda iktisadi ve toplumsal bir devrimdir. Fransız devrimi görünürde siyasaldır, halkla kral, soylular ve ruhban sınıfı arasındaki bir hesaplaşma gibi gözükse de, aslında hakim toplumsal ve iktisadi grupların beklentilerini karşılayamayan ve geri kalmış bir yönetimin iktisadi taleplerle uyumlu hâle getirilmesi ve yeni iktisadi koşullara uygun bir yönetimin kurulması amacını gütmüş ve bunu büyük ölçüde de başarmıştır. Öyleyse, birincil derecede siyasal nitelikte gözükse de, sanayi devriminden etkilenmiş ve iktisadi boyutu da ağır basan bir devrim olmuştur.     

Günümüzde karşı karşıya bulunduğumuz siyasal, toplumsal ve iktisadi sorunlar ve bunlara yönelik çözüm arayışları, ki bunlar arasında Gündem 21 önemli yer tutmaktadır, neden-sonuç ilişkileri içinde yeterince anlaşılacaksa, 16. yüzyılla birlikte inşa edilen dünyanın başka bir temel özelliğine de değinmek gerekir. Bu, kuşkusuz, insanların yüzlerini öte dünyadan bu dünyaya çevirmeleridir. Yeni çağa geçilirken, ütopyalar yoluyla cennetin yeryüzünde kurulabileceği vaat edilmiştir. Ancak, yeryüzü cenneti arayışı o zamandan beri bir maceraya dönüşmüş, eşitlik-özgürlük özlemleri büyük ölçüde hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştır; öyle ki, yeni çağla birlikte insanlık kendi içinde çok daha farklı ve sert tabaka sistemleri oluşturmuş, iktisadi kaynakların, siyasal ve toplumsal rollerin ve statülerin dağılımında çok dengesiz bir görünüm ortaya çıkmıştır. Yine aynı şekilde sanayi devrimi ile birlikte teknolojik gelişmelerin ve icatların da verdiği iyimser hava ile birlikte doğa üzerinde sınırsız bir tahakküm uygulanmıştır. Bir anlamda, doğa ve insanı da içine alan çevre, düşman ya da en azından kullanılacak ve tüketilecek bir alan olarak görülmüştür. Kitlesel üretim ve tüketim yeni dünyanın en büyük değeri olarak görüldüğünden, tüm dünyada doğal kaynaklar büyük bir hızla işlenmeye başlamış ve I. ve II. Dünya Savaşlarında olduğu gibi, rakip ülkeler arasındaki büyük savaşlar kaçınılmaz hale gelmiştir. Kısacası, dünyanın araçsallaşması ve kaynakların hesapsızca tüketilmesi, yok edilmesi sorunu insanlığın çözmesi gereken en temel sorun olarak kendini hissettirmeye başlamıştır. Ne zaman ki, insanların doğa üzerindeki egemenliği ve kaynak israfı doğanın dönüştüremeyeceği boyutlara ulaşmış, zenginlik vaadi dünyanın birçok bölgesinde tam bir hayal kırıklığı yaratacak şekilde ve beklenen sonuçların aksine başarısızlığa uğramış, açlık ve yoksulluktan insanlar kıtasal boyutlarda etkilenmeye başlamış, ve ekolojik kirlilik ve çevre felaketleri kendini hissettirmiş, işte o zaman insanlık yeryüzü cenneti kurmak için çıktığı yolda rotadan sapmış olduğunun farkına varmaya başlamıştır. Bu süreç içinde, yerel, ulusal ve uluslararası düzeylerde acil ve etkili tedbirler alınmazsa dünyanın artık insanlığı bu haliyle taşımayacağı gerçeği görülmüştür.     

Gündem 21 ve Sürdürülebilir Kalkınma     

Son 30-40 yıldan bu yana yaygın olarak iktisadi büyümeye odaklanan kalkınma modellerinin insanlığı geri dönülemez tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya getirdiği ve bu tutumun doğanın da dengesini ve sistemini büyük ölçüde tahrip ettiği fark edilmiştir. Bu doğrultuda, ozon tabakasının delinmesi, asit yağmurları, kirlilik, atıklar, denizlerin kirlenmesi, susuzluk, çölleşme, ormansızlaşma gibi çevre sorunları, işsizlik, açlık, yoksulluk gibi toplumsal sorunlar konusunda duyarlılık artmaya başlamıştır.      1972 yılında Stockholm’de düzenlenen Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı’nda “sürdürülebilir kalkınma” kavramına vurgu yapılmıştır. 6 Haziran günü, sürdürülebilir kalkınmayı gündemde tutmak ve bu yönde dünya ölçeğinde bilinç oluşturmak amacıyla “BM Dünya Çevre Günü” olarak kabul edilmiştir. Stockholm Konferansı’nın sonuç bildirgesinde doğanın ve çevrenin belli bir “taşıma kapasitesi”nin bulunduğu vurgulanmış, kaynak kullanımında sonraki kuşakların da haklarının gözetilmesi, ekonomik ve sosyal gelişme ile çevrenin birlikte ele alınması ilke olarak kabul edilmiştir; böylece sürdürülebilir kalkınmanın temelleri ortaya konmuştur. Bu Konferansta ayrıca sürdürülebilir kalkınmanın başarılabilmesi için “katılım” konusuna da dikkat çekilmiştir. Benzer kaygılarla, 1976 yılında Kanada’da BM Habitat I Konferansı düzenlenmiş; 1983 yılında BM Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu kurulmuştur. Komisyon çevre ve kalkınma konusunda sürdürülebilirliği gözeten raporlar yayımlamış ve insanlığı bekleyen tehditlere dikkat çekmiştir. Komisyon raporlarında yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, yurttaş katılımı konuları üzerinde özellikle durulmuştur.

1992 yılında BM Çevre ve Kalkınma Konferansı (UNCED) Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde toplanmıştır. Gündem 21 başlığını taşıyan küresel eylem planı bu konferansta kabul edilmiştir. O tarihten sonra Gündem 21’in ilke, amaç ve hedeflerinin gerçekleşmesini sağlamak amacıyla 1996’da İstanbul’da toplanan Habitat II “Kent Zirvesi” de dahil olmak üzere birçok uluslararası konferans düzenlenmiştir.  Gündem 21 insanlığın son iki-üç yüzyıllık tarihinin ve vaat edip de başaramadıklarının bir muhasebesini yapmayı ve yönetim, kalkınma ve çevre sorunlarını birlikte ele alarak kalıcı çözümler üretmeyi amaçlar. Esas olarak da, sanayi devrimiyle birlikte günümüze kadar üzerinde pek düşünülmeksizin uygulanan iktisadi ve teknolojik faaliyetlerin yerel-ulusal ve dünya ölçeğinde yeniden gözden geçirilmesi amacını güder. Gündem 21 yukarıda değindiğimiz üzere 1992 yılında BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda (UNCED) benimsenen Eylem Planı’dır; Eylem planı dört kısımdan ve toplam 40 maddeden oluşmaktadır. Birinci kısımda, yani “Sosyal ve Ekonomik Boyutlar” başlığı altında gelişmekte olan ülkelerde sürdürülebilir kalkınmanın hızlandırılması için uluslararası işbirliği, yoksullukla mücadele, tüketim alışkanlıklarının değiştirilmesi, demografik dinamikler ve sürdürülebilirlik, insan sağlığının korunması ve kollanması, sürdürülebilir insan yerleşimleri gelişmesinin desteklenmesi ve karar alma sürecinde çevre ve kalkınmanın bütünleştirilmesi yer almaktadır. Gündem 21’in “Kalkınma için Kaynakların Korunması ve Yönetimi” başlığını taşıyan ikinci kısmında ise, atmosferin korunması, toprak kaynaklarının planlanması ve yönetimine bütünleşik yaklaşım, ormansızlaşma ile mücadele, hassas ekosistemlerin yönetimi: çölleşme ve kuraklık ile mücadele, hassas ekosistemlerin yönetimi: dağların sürdürülebilir gelişmesi, sürdürülebilir tarımın ve kırsal kalkınmanın desteklenmesi, biyolojik çeşitliliğin korunması, biyo-teknolojinin çevresel açıdan sağlıklı bir şekilde yönetimi, okyanusların, kapalı ve yarı-kapalı denizler de dahil olmak üzere her türlü denizin ve kıyı alanların korunması, canlı kaynaklarının korunması, rasyonel kullanımı ve geliştirilmesi, tatlı su kaynaklarının temini ve kalitesinin korunması: su kaynaklarının geliştirilmesi, yönetimi ve kullanımında bütünleşik yaklaşımların uygulanması, zehirli ve tehlikeli ürünlerin yasadışı uluslararası dolaşımı dahil olmak üzere, zehirli kimyasal maddelerin çevresel açıdan sağlıklı bir şekilde yönetimi, tehlikeli atıkların yasadışı uluslararası dolaşımı dahil olmak üzere, tehlikeli atıkların çevresel açıdan sağlıklı bir şekilde yönetimi, katı atıkların ve atık suların çevresel açıdan sağlıklı bir şekilde yönetimi, ve radyoaktif atıkların güvenli ve çevresel açıdan sağlıklı bir şekilde yönetimi bulunmaktadır.
 
Gündem 21’in “Temel Grupların Rollerinin Geliştirilmesi” başlıklı üçüncü kısmında ise, sürdürülebilir ve hakkaniyetli gelişme yönünde kadınlar için küresel eylem, sürdürülebilir gelişmede çocuklar ve gençlik, yerli halkların ve toplulukların rollerinin tanınması ve güçlendirilmesi, hükümet-dışı kuruluşların rolünün güçlendirilmesi, Gündem 21`,in desteklenmesinde yerel yönetimlerin girişimleri, işçilerin ve işçi sendikalarının rolünün güçlendirilmesi, iş çevrelerinin ve sanayinin rolünün güçlendirilmesi, bilimsel ve teknolojik topluluk ve çiftçilerin rolünün güçlendirilmesi başlıkları yer almaktadır. Gündem 21’in dördüncü kısmı “Uygulama Araçları”na ayrılmıştır. Bu kısımda, mali kaynaklar ve mekanizmalar, çevresel açıdan sağlıklı teknolojinin transferi, işbirliği ve kapasite geliştirilmesi, sürdürülebilir gelişme için bilim, öğretimin, kamu duyarlılığının ve eğitimin özendirilmesi, kapasite geliştirmeye yönelik ulusal mekanizmalar ve uluslararası işbirliği, uluslararası kurumsal düzenlemeler, uluslararası hukuki araçlar ve mekanizmalar ve karar alma sürecinde bilgi başlıkları yer almaktadır.     

Gündem 21 içinde, BM Kalkınma Programı’nın (UNDP) koordine ettiği ve desteklediği Yerel Gündem 21 Eylem Planı dünyada başta Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok ülkede uygulanmaktadır. Türkiye’de de 1997 yılından bu yana Yerel Gündem 21 projesi uygulamaya konmuş bulunuyor. Bu doğrultuda, özellikle yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, sorunların tespit edilmesinde ve çözümlerin üretilmesinde halkın etkin rol oynaması amaçlanmaktadır.     

Gündem 21: Yeni Bir Yeryüzü Cenneti Vaadi mi?    
 
Gündem 21 henüz uygulama aşamasında bulunuyor. Tüm bu olumlu gelişmelere karşın hem Türkiye’de hem de dünyada çevre sorunları, yoksulluk, iktisadi kaynak dağılımındaki dengesizlikler yine de sürüyor. Vaatlerin ve beklentilerin gerçekleşmesi yapısal sorunlara yapısal çözümler üretilip üretilemeyeceğine bağlıdır. İnsanlığa iki-üç yüzyıl önce yeryüzü cenneti vaat edilmişti; ancak bu vaatler büyük ölçüde gerçekleşmemiş, başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Yeryüzü cenneti şimdi terkedilmiş, Gündem 21 ile daha yaşanabilir bir dünya özlemine evrilmiş durumdadır. Bu aynı zamanda, insanlık olarak elimizde çok daha az olanağımızın ve fırsatımızın kaldığı anlamına geliyor. İkinci bir başarısızlığın hem insanlık hem de dünya açısından tam bir yıkım getireceğini bilerek, biçimsellikle yetinmeyen, gerçek çözümleri her ne pahasına olursa olsun belirlemek ve uygulamak zorunluluğuyla karşı karşıya bulunuyoruz. Kaldı ki, bunların en başında da, iktisadi üretim ve tüketip kalıplarının radikal biçimde dönüşmesi ve insanların iktisadi varlıklardan ziyade sosyal insan olduklarının, kendi başlarına değer taşıyan ahlaksal birer varlık olduklarının bilincine varılması geliyor. Sürdürülebilir kalkınma kısaca doğaya ve topluma zarar vermeksizin tüm insanların ihtiyaç duyduğu temel hizmetlerin sunulmasını, sürdürülmesini; mevcut ve gelecek tüm kuşakların toplumsal-kültürel, ekonomik ve siyasal süreçlere ve gelişmelere adaletli bir şekilde katılmalarına olanak sağlayacak biçimde üretim ve tüketim kalıplarının ve işlemlerinin yeniden düzenlenmesini ve yürütülmesini gerçekleştirmeyi amaçlar.

Genelde Gündem 21’in ve özelde de Yerel Gündem 21’in temel ilkeleri de bu amacı dile getiriyor. Mesele, bu amaçlar gerçekten uygulama alanı bulacak mı yoksa sadece bir söylem olarak mı kalacaktır. Umulur ki, Gündem 21 ve Yerel Gündem 21 aracılığıyla sürdürülebilir kalkınma işlerlik kazanır, aksi takdirde Kızılderili Şef Seattle’ın aşağıdaki kehaneti yakın zamanda gerçekleşecek gibi gözüküyor:     

“Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulamaz. Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenilemeyen bir şey olduğunu anlayacak!”  

Antik Yunan Kent Devletinde Demokrasi Deneyimi ve Yerel Yönetimler

Doç. Dr. Emre Bağce
Antik Yunan kent devletlerinin demokrasi deneyimi birkaç açıdan günümüz demokrasileri ve yerel yönetim uygulamaları için ufuk açıcıdır. Antik Yunan kent devletlerinin demokrasi deneyimi birkaç açıdan günümüz demokrasileri ve yerel yönetim uygulamaları için ufuk açıcıdır. Bir defa, adından anlaşıldığı üzere kent devleti veya polis günümüz devletleri ile karşılaştırılmayacak ölçüde küçük bir ülkeye ve nüfusa sahiptir. Batı Anadolu, Yunanistan ve Güney İtalya’yı kapsayan alanda irili ufaklı yüzlerce kent devleti bulunur. Her bir kent devletinde ortalama 10 ila 50 bin yurttaş yaşar. Kent devletinde demokrasinin geliştiği dönemde doğrudan demokrasi modeli uygulanır; bunun yanı sıra, çoğunlukla kura ile seçilen temsilcilerin yer aldığı konsey veya meclisler de bulunur. Bu uygulamalar, günümüz yerel yönetimlerindeki toplumsal katılım eğilimleri ile karşılaştırılabilir ve Antik Yunan örnekleri göz önüne alınarak yeni uygulamalar da geliştirilebilir. Ancak Antik Yunan bu saydıklarımızla ilgili olmakla birlikte, özellikle yönetimlerin sürekli yüz yüze kaldığı bir sorunu ele alışı ve ona yönelik çözüm arayışıyla da dikkat çekicidir. Aslında tam da bu çözüm arayışının bir sonucu olarak demokrasi deneyiminin ortaya çıktığı ve geliştiği söylenebilir. Aşağıda ayrıntılarına yer verileceği üzere, Antik Yunan kent devletinde ana sorunlar ve çözüm arayışları esas itibariyle siyaset ve ekonomi arasındaki çoğunlukla gerilimli ilişkiden kaynaklanmıştır. Bu sorunlu ilişki biçimi bugün de çözüme kavuşmuş değildir. Peki sorun nedir? Gianfranco Poggi’nin ifadesiyle siyasetin dinamiğinin eşitlik, ekonominin ise eşitsizlik yönünde işlemesidir. Antik dünya bu sorunu nasıl yaşamış ve demokrasi deneyimi ile nasıl aşmaya çalışmıştır?

M.Ö. 12. yüzyılda Dor saldırıları sonucu Mykene Uygarlığı çökmüş ve güvenlik amacıyla insanlar kentlerden kırlara ve dağlara çekilmiştir. Parçalanma sonucu toplumsal yapı ve ilişkiler birincil yani akrabalık ve kan bağı ilişkilerine göre yeniden şekillenmiştir. Takip eden birkaç yüzyıl belirsiz olduğundan dolayı, Antik Yunan açısından karanlık çağ olarak nitelendirilmiştir. Bunu yeniden toparlanma ve kentsel yaşamın canlanması izlemiştir. Bu dönemde, klan ve kabileler bir araya gelmeye başlamış, zeytin ve üzüm başta olmak üzere tarımsal üretim gelişmiş, ticaret canlanmıştır. Kahramanlık çağı ve feodal aristokrasi olarak adlandırılan bu dönemlerde Homeros’a atfedilen İlyada ve Odisseia destanları ortaya çıkmıştır. Aristokratik dönemin belirgin bir özelliği üretim ve ticaretin gelişmesine bağlı olarak, insanlar arasındaki toplumsal farklılıkların artması ve ekonomik çatışmaların baş göstermesidir. Bu dönemde, borçlarını ödeyemeyenler köle durumuna düşmüştür.

Borç köleliği Atina’da o derece yaygınlaşmıştır ki, buna bağlı olarak toplumsal çatışma ve huzursuzluk vahim boyutlara ulaşmış; borç köleliğini köle ayaklanmaları izlemiştir. İnsanların her an mülklerini kaybedeceği endişesi güvensizliği daha da artırmış; bu koşullarda orta sınıf veya tabaka hızla erimiştir. Şiddetlenen çatışmalar, çözüm arayışlarını da beraberinde getirmiştir. Ancak ilk arayışlar kalıcı çözümden çok her ne pahasına olursa olsun aristokrasinin çıkarlarını gözetecek bir nitelik taşımıştır. Bu çerçevede, Atina'da altı yargıçtan ya da arkhondan biri olan Drakon düzeni sağlayacak yasalar yapmakla görevlendirildi. M.Ö. 624’te, aristokratların çıkarlarını korumayı amaçlayan; yoksullar ve köleler için ağır cezalar öngören Drakon yasaları uygulamaya kondu. Buna rağmen, toplumsal çatışmalar artarak sürdü ve Drakon yasalarını Solon yasaları ve reformları takip etti.

Drakon yasalarından yaklaşık 30 yıl sonra 594’te Solon reformları uygulamaya kondu. Solon ilk iş olarak borçlarından dolayı özgürlüğünü yitiren yurttaşların borçlarını sildi; borç köleliğini yasakladı. Ticaret ve zanaatların gelişmesini destekledi; ölçü ve tartılarda standartları sağladı. Kendisine ait aşağıdaki dizelerden de anlaşılacağı üzere, toplumsal tabakalar arasında belli ölçüde adaleti sağlamak ve özellikle alt ve üst tabakalar arasında kutuplaşmayı ve çatışmayı önlemek amacındaydı:
“Kimi kötüler zengin, kimi iyiler fakir;
Kimsenin ambarına değişmeyiz onurumuzu:
Onur satın alınamaz bir şeydir,
Oysa para öyle mi, elden ele dolaşır gün boyu.”

Bu çerçevede, toplumsal ve ekonomik tabakaları dört farklı gelir grubuna göre yeniden düzenledi: En üstte yıllık geliri 500 kile olanlar; ikinci tabakada 300 kilelikler; üçüncü tabakada yıllık geliri 200 kile olanlar, ki bu tabakada bulunanların en az bir çift koşum hayvanına sahip olması öngörülmüştür ve en altta da yıllık geliri 200 kileden daha az olanlar ve emeği ile geçinenler yer almıştır –Üçüncü tabakada yer alanların durumunun, Halil İnalcık ve Şevket Pamuk gibi otoritelerin Osmanlı (iktisat) tarihi üzerine yaptıkları çalışmalarda Osmanlı toplumsal sisteminin temeli olarak ortaya koydukları çifthane sistemi ile büyük benzerlik gösterdiğini burada not etmek gerekir. Elbette, Solon yasaları yurttaşlar arasında tam bir eşitlik getirmedi ancak zengin ve fakir arasındaki uçurumu ortadan kaldırmayı ve orta sınıfı güçlendirmeyi amaçladığı kesindi. Kaldı ki, bu yeni tabaka sistemini sürdürmek amacıyla da, ilk üç grubun 6:3:1 oranlarında vergi ödemesi; dördüncü tabakanın ise vergiden muaf tutulması öngörülmüştü.

Solon yasaları kendisinden sonra demokratik düzenlemelerin gerçekleşmesine büyük ölçüde kolaylık sağladı. Bu çerçevede, Atina demokrasisinin kurucusu olarak da anılan Kleisthenes M.Ö. 507’de sistemi demokratik bir temel üzerine oturttu. Kleisthenes yönetime geldikten sonra ana hatlarıyla şu reformları gerçekleştirdi: Kan bağına dayalı kabile örgütlenmesini bütünüyle ortadan kaldırdı ve toprak bağına dayalı mahalle örgütlenmesini getirdi. Atina’yı on yerleşim veya seçim bölgesine (deme veya demos) ayırdı. Aynı şekilde, kan bağı veya veraset yerine, kura ile her bir deme veya demostan 50 kişinin katılımı ile oluşan 500’ler Meclisi’ni oluşturdu. Kleisthenes ayrıca ilk defa M.Ö. 487’de uygulanan ostrakismos olarak da bilinen çanak çömlek mahkemelerini kurdu. Buna göre 6.000’den daha fazla oy alan bir kişi Atina’yı 10 yıllık bir süre için terketmek zorundaydı. Ostrakismosun amacı tiran veya zorba olarak yönetimi ele geçirmeye çalışan ve demokrasiye tehdit olarak görülen kişilerin sürgün edilmesiydi; zamanla kenttte aşırı güç elde ettiği düşünülen tüm yurttaşlar sürgünün hedefi oldu. Bu sistemde, sürgüne gönderilen kişinin mülkiyetine dokunulmamakta, ancak 10 yıl süre ile kentte yaşamasına izin verilmemekteydi.

Kleisthenes reformlarından sonra, Atina en parlak günlerini Perikles döneminde yaşamıştır. Perikles ünlü söylevinde demokrasinin birkaç kişinin değil, tüm yurttaşların katkılarıyla var olacağını, herkesin eşit hak ve yükümlülüklere sahip bulunduğunu, yönetimde yeteneklerine ve liyakatine göre görev alabileceğini dile getirir. Bu çerçevede şunu vurgular:

“Devlet işlerine karışmayanlara, kendi işi gücü ile uğraşan sessiz bir yurttaş değil, hiçbir işe yaramayan biri gözüyle bakıyoruz. Bir politikayı, ancak birkaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz onu yargılayacak yetenekteyiz. Biz tartışmaya, siyasal eylemin önüne dikilen bir engel diye değil, bilgece davranmanın vazgeçilmez bir ön hazırlığı diye bakarız.”

Perikles; konuşmada eşitlik, siyasal haklarda eşitlik ve katılımda eşitlik konusunda demokratik uygulamaları güçlendirmiştir. Ayrıca yoksul yurttaşların halk meclislerine ve yasama faaliyetlerine katılımını olanaklı kılmak için kendilerine maaş ödenmesini sağlamıştır. Bu uygulama, günümüzde de uygulanmakta olan kamu görevlilerine maaş ödenmesinin temelini oluşturmuştur.

Tartışmaları kısaca toparlamak gerekirse, Antik Yunan kent devletindeki demokrasi deneyimleri toplumsal homojenliği sağlayacak ve kutuplaşma ve çatışmaları önleyecek çözümlerle el ele ilerlemiştir. Sorun iktisadi eşitsizliklerin kendini siyasal alanda göstermesi, siyasal eşitsizliklerin de iktisadi eşitsizlikleri derinleştirmesi olarak belirlenmiştir. Bu çerçevede, Antik dünyada orta sınıfın önemi keşfedilmiş; tüm uygulamalarda alt ve üst sınıfların ortaya doğru çekilmesi amaçlanmıştır. Bu denkleme göre, orta sınıf ne kadar güçlü ise toplumsal yapı o kadar güçlü ve sağlıklı olabilecektir. Kaldı ki, Platon’un ve Arsitoteles’in önerilerinde de aynı hassasiyetler sürdürülmüş ve ölçülülük, adalet ve orta doğru gibi temel kavramlar yoluyla toplumsal barış ve adalet sağlanmaya çalışılmıştır. Yüzyıllar sonra, Rousseau da etkili bir demokrasi için toplumsal ortak paydanın genişletilmesini öngörmüş ve katılımın bunu sağlayacağını ileri sürerek Antik Yunan kent devleti modelinden esinlenmiştir.

Antik Yunan kent devletindeki demokrasi deneyimi günümüzde yerel yönetimlerin başarısını belirleyebilecek başlıca sorun ve çözüm yollarını da gösterir niteliktedir. Bugün de, kent yaşamında yerel yönetimi güçlendirerek aksaklıkların üzerinden gelinmesi mümkün olabilir. Kleisthenes’in yaptığı gibi deme ve demos temeline dayalı Meclisler bugün karşılığını kent konseylerinde, belediye meclislerinde ve il genel meclislerinde göstermektedir. Kaldı ki, Antik Yunan kent devletindeki orta sınıfı güçlendirme ve tabakalar arasında belli bir denge oluşturma çabalarında olduğu gibi, Orta Çağ Avrupasında ve Osmanlı döneminde uygulanan lonca ve çifthane sistemleri de esas itibariyle ekonomik ve siyasal-toplumsal alanlarda bir denge kurmayı amaçlamıştır. Toplumsal tabakaların katılım aracılığıyla güçlendirilmesi ve katılımla birlikte ekonomik koşulların iyileştirilmesi gibi temel noktalar üzerinde durulmaksızın merkezi veya yerel yönetimlerin başarı sağlanması da pek mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla bu tür değerli denklem ve bilgiler bugün için de yol gösterici olabilir.

 

Devlet, Bürokrasi ve Standartlaş(tır)ma...

Tektipleşme, homojenleşme, bürokratikleşme vb. tüm kavramları bir çatı altında toplayabilir ve bunu “Standartlaşma” veya daha doğru bir ifadeyle “standartlaştırma” olarak ifade edebiliriz. Devlet ve bürokrasi aracılığıyla kapitalizmin tarihinin temel dinamiği hep standartlaşma ekseninde dönmüştür.
      Platon Devlet adlı yapıtında, Tyrasymakhos’a şu sözleri söyletir: “Her yönetim, kanunlarını işine geldiği gibi koyar... Bu kanunları koyarken kendi işlerine gelen şeylerin, yönetilenler için de doğru olduğunu söylerler; kendi işlerinden ayrılanları da, kanuna, adalete aykırı diye cezalandırırlar... Adalet her yerde birdir: Yönetenin işine gelendir. Güç de yönetende olduğuna göre, düşünmesini bilen bir kişi bundan şu sonuca varır: Adalet güçlünün işine gelendir”.

      Günümüzde devletin ne olup olmadığı ve geleceği üzerinde yoğun tartışmalar yaşanıyor. Küreselleşme, yerelleşme, üniter yapı vb gibi konular da bu bağlam içinde ön plana çıkıyor. Olgular arasında, herkes dilediği gibi, daha doğrusu çıkarına geldiği gibi ilişkiler kuruyor. Bir zamanlar baş tacı edilen bir şey, tarihin acımasız ve trajik seyri içinde ertesi gün tahtından ediliyor.

      Bütün bu hengame içinde birkaç tespit yaparak konuya girmenin yararlı olacağını düşünüyorum.

      1. Günümüzde her türlü insani ve sosyal ilişki metalaşma eğilimindedir. Yani pazarda alınıp satılabilecek bir şey haline indirgenmekte; alınıp satılabildiği ölçüde ve ancak o kadar bir değere sahip olmaktadır. Yani tüm ilişkiler ve varlık insan-dışı, insanlık dışı bir hal alıyor.

      2. Bu süreç hiç kuşkusuz, bir zamanlar Weber’in açıkça tespit ettiği gibi (isterseniz itiraf ettiği diyelim), başka bir şeylerle ele ele ilerliyor: Kapitalizm ve bürokrasi. Weber şöyle diyordu:

      “Hesaplanabilir kurallar modern bürokrasi için en önemli [öğelerdir]. Modern kültürün özellikle de onun ekonomik ve teknik temelinin kendine özgülüğü bu yönde “sonuçların hesap edilebilirliğini” gerektirir. Tamamen geliştiğinde, bürokrasi de özel anlamda sine ira ac studio ilkesine dayanacaktır. Bürokrasi, insani boyutunu ne kadar kaybederse, hesaplamadan kaçan aşkı, nefreti, ve tamamen bireysel, irrasyonel ve duygusal öğeleri resmi bürodan uzaklaştırmada ne kadar çok başarılı olursa o kadar mükemmel biçimde gelişir. Bürokrasinin kendine özgü bu erdemi kapitalizm tarafından takdirle karşılanmaktadır”.

      3. Öyleyse, kapitalizm ve bürokrasi ya da devlet arasında pozitif bir ilişki bulunuyor. Dahası, metalaşma dediğimiz durum kapitalizm ve bürokrasinin karşılıklı ilişkileri içinde kendine bir yaşam alanı buluyor ve günbegün insanlığı giderek daha da zor çözülebilecek gibi gözüken sorunların, sıkıntıların içine çekiyor.

      4. Bu noktada üniter yapı olarak adlandırılan durumun da aslında bürokrasinin ve devletin belli bir türüne karşılık geldiğini görüyoruz. Üniter dendiğinde, akla hemen bir ülke ve bu bağlamda yönetimin veya karar alma mekanizmasının merkeziliği gelmektedir. Birçok tartışma buradan kaynaklanıyor ve farklı yönlerde ilerliyor: Merkeziyetçilik-ademi merkeziyetçilik, bürokrasi-sivil siyaset veya toplum vb tartışmalar da bu alanda yer alıyor. Ancak ben bu tartışmalara girmek yerine daha asıl olduğunu, görüntüden ziyade esas olduğunu düşündüğüm başka bir noktayı ele alacağım. Böylece bu tür tartışmalara neden yüzeysel ve görüntü niteliğinde tartışmalar dediğim de, umuyorum açıklık kazanacaktır.

      Öyleyse son bir tespit yapıp onun üzerinde ilerleyelim:

      5. Üniter yapı meselesi tektipleşme ile, merkezileşme ile ilgilidir. Bu yüzü ile birçok insana çok soğuk ve ürkütücü gelmektedir. Ancak birçok insan ona karşı çıkarken, onun asıl nedenini görememekte ve hiçbir zaman onu tartışmaya açmamaktadır. Hatta, ironik bir şekilde, farkında olmadan onun, kendisi için öngördüğü dünyada yaşamakta ve ona destek olmaktadır. Bahsettiğimiz karanlık yapıyı çözümlemek için şu soruları sormamız yerinde olacaktır: Kim veya ne insanların tektipleşmesini, homojenleşmesini ister? Bunu hangi nedenlerle ister? Elbette bu sorulara onlarca yanıt verilebilir veya dudak bükülüp geçilebilir. Dudak büküp geçmek olanı olduğu gibi sorgulamadan kabul etmek anlamına gelir elbette. Son bir soru daha sormak yerinde olacaktır: Bu asıl nedeni veya aktörü ortaya çıkarmadan, onu teşhir etmeden günümüz dünyasının irrasyonelliklerini, savaşlarını, rekabetlerini, yıkımlarını, vahşetlerini, ekolojik felaketlerini anlamak ve bunlara çözüm üretmek mümkün olabilir mi?

      Hemen başta belirtelim, aslında tüm sorun ve yanıt yukarıdaki tespitler içinde, özellikle de Weber’in yanıtında bulunmaktadır. Öyleyse, tektipleşme, homojenleşme, bürokratikleşme vb. tüm kavramları bir çatı altında toplayabilir ve bunu “Standartlaşma” veya daha doğru bir ifadeyle “standartlaştırma” olarak ifade edebiliriz. Devlet ve bürokrasi aracılığıyla kapitalizmin tarihinin temel dinamiği hep standartlaşma ekseninde dönmüştür. Birkaç örnek; tarihsel olarak eğitimin yaygınlaştırılması, kitleselleştirilmesi standartlaşmanın bir işaretidir, düzenli orduların kurulması standartlaştırmanın bir parçasıdır; kılık kıyafetin düzenlenmesi ve tektipleştirilmesi standartlaşmanın bir gereğidir; ölçü-tartının ve dahası takvimin ve zamanın tektipleştirilmesi ve yaygınlaştırılması standartlaştımanın ve denetimin, gözetimin bir parçasıdır. Kısacası standartlaşma veya standartlaştırma yoluyla zaman-mekan denetim altına alındığı gibi, bunun bir parçası olarak tüm varlık ve varlıklar arasındaki her türlü ilişki de denetim altına alınmakta ve yönlendirilmektedir. Bütün bunların bir sonucu olarak insanlık tamamen kendisi dışındaki tüm diğer varlıkları tanımlamakta, incelemekte, adlandırmakta, sınıflandırmakta, onların gizlerini, sırlarını çözerek onları model ve kaynak olarak kullanmaktadır. (Bir not: Belgesel olarak adlandırılan filmlerin içeriğine ve işlevine bu noktada daha eleştirel bakılması gerekmez mi?). Kısacası insanlık kendisi dışındaki tüm doğayı ve varlığı metalaştırdığı gibi, ikinci bir aşamada insanların bir kısmı diğerlerini de bu sürecin içine katmaktadır. Onlardan kendisini koruyabilmek için, onlardan yararlanabilmek için onları kullanabilmek ve denetleyebilmek için onları eğitiyor, onlara belli bir bilinç ve kimlik veriyor, onları tanımlıyor, onları standartlaştırıyor, kendi kurallarının herkesin kuralıymış gibi algılanmasını sağlıyor. Onlar üzerinde toplum mühendisliği projeleri uyguluyor; onları yüzdelere vuruyor, yüzdelerle ifade ediyor, böylece insanları birbiri yerine ikame edilebilir sayılar, rakamlar haline getiriyor.

      Standartlaşma sayesinde dünyanın bir köşesindeki herhangi bir kişi rahatlıkla dünyanın diğer köşelerini tanıyor, biliyor, oralarla ilgili işlemler yapabiliyor, tasarrufta bulunabiliyor. Standartlaşma sayesinde teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişiyor, sömürü mekanizmaları kurulabiliyor ve sürdürülebiliyor. Halbuki ironik bir şekilde günümüzde insanlar övünç duyarak ISO standartlarından ve kalitesinden söz edebiliyorlar. Maalesef bu süreçlerde “insan hakları” ve “demokrasi” dahi standartlaşma yoluyla paranteze alınmaktadır. Standartların derinliklerinde hangi etmenlerin yattığı ise kesinlikle görülmüyor, bilinmiyor, konuşulmuyor. Standartlaşmanın metalaşmayı yaygınlaştırdığı ve dünyanın büyüsünü bozduğu umursanmıyor. Kaldı ki, standartlaşmayı anlamadan veya dikkate almadan devletin, bürokrasinin veya yönetimlerin niteliğini belirlemek, bunlar üzerinde tartışmak da beyhude görünüyor.

 

Siyasette Paradigma Değişimi, Siyasal Katılım ve Gençlik

Doç. Dr. H. Emre BAĞCE

Siyasetin çatışmacı algılanışı; güç ve paylaşım mücadelesi şeklinde tanımlanışı Machiavelli ve Hobbes’un derin izlerini taşır. Machiavelli Prens’te “amaca giden her yol mubahtır” görüşünü dile getirerek, ahlak ve siyaset arasındaki köprüleri koparmıştır. Hobbes ise, “insan insanın kurdudur” önermesi ile modern kapitalist çağın hakim düşüncesini ortaya koymuştur.

Machiavelli ve Hobbes aslında kendi zamanlarının içinde yaşadıkları dönemin egemen siyasal rasyonelliğine tercüman olmuşlardır. Ahlaki ve insani kaygılardan sıyrılmış yalnızca tahakküm ve başarıya odaklanmış olan araçsal siyaset anlayışı sonuçta mutlakıyet yönetiminin en önemli payandası olmuştur. Bu siyaset anlayışı ile pozitivist felsefe arasında da ciddi yakınlıklar söz konusudur. Pozitivizm insanı ve toplumu şekillendirilecek birer nesne olarak görmüş ve insanların iradelerini, taleplerini, tercihlerini yok sayarak, onları kendi istediği kalıplara sokmaya çalışmıştır. Bu yaklaşım, farkında olarak veya olmayarak kendini despotizm, paternalizm ve otoriterizm olarak ortaya koymuştur. Kuşkusuz, bu siyaset anlayışının önemli öğelerinden biri de elitizm olmuş; bunun sonucunda, çoğunluğun dışlanması ve aşağılanması olağan sayılmıştır.

20. yüzyılda, siyasal ve sosyal biliminin önde gelen birçok düşünürü bu siyaset anlayışını benimsemiştir. Max Weber, Joseph Schumpeter, David Easton, Harrold Lasswell, Friedrich A. Hayek ve Robert Dahl gibi düşünürlerin siyaset tanımları ve demokrasiye yaklaşımları birçok bakımdan araçsal bir nitelik taşımıştır. Örneğin, Max Weber siyaseti “devletler arasında ya da devlet içindeki gruplar arasında gücü paylaşmaya ya da gücün dağılımını etkilemeye çalışmak” şeklinde tanımlamış; devleti de “belli bir arazi [ülke] içinde, fiziksel şiddetin meşru kullanımını tekelinde (başarıyla) bulunduran insan topluluğu” olarak tarif etmiştir. Weber, siyaseti gücü ele geçirmeyle özdeşleştirdiğinden dolayı aynı toplumda bir arada yaşayan yurttaşlar arasında işbirliği ve dayanışma gibi başka ilişki biçimlerinin olabileceğini ihmal etmiş; böylece, “rekabet”, “güç” ve “şiddet”e dayanmayan bir siyasetin olabileceğini dışlamıştır.

Weber’in siyaset tanımı, örneğin sistem teorisinin önde gelen temsilcilerinden Easton tarafından toplumdaki değerlerin otoriter dağılımı olarak farklı terimlerle yeniden ifade edilmiştir. Easton’ın Weber’in tanımına kattığı şey, kaynakları değer ile değiştirmekten ibarettir. Öte yandan, günümüzde en yaygın olarak benimsenen siyaset tanımlarından biri Lasswell tarafından ifade edilmiştir. Buna göre, siyaset, toplumdaki kaynak ve değerlerin kimler tarafından, kimlere, ne zaman ve nasıl dağıtılacağıyla ilgilenir. Bütün bu tanımlamalarda, siyaset iktisadın bir türevi olarak ele alınmıştır. İktisat kaynakların üretimiyle, siyasetse paylaşımıyla ilgili görülmüştür. Hayek ve Schumpeter de siyaset ve demokrasiyi “siyasal bir yöntem” olarak tanımlamışlardır. Bu yaklaşımda, demokrasi siyasal kararlara ulaşmak için basit bir kurumsal düzenleme olarak görülmüştür. Özellikle Schumpeter’de, elitist bir tutumla, halkın duygusal, irrasyonel ve karanlık dürtülerin güdümünde olduğu ileri sürülerek; halkın yönetmekten çok yönetilmeye layık olduğu savunulmuştur.

Bu siyaset anlayışında başlıca aktörler siyasal partiler olarak görülmüş; ayrıca demokrasi de yaygın biçimde seçimle özdeşleştirilmiştir. Ancak günümüzde, bu yaklaşım büyük ölçüde eleştirilir hale gelmiştir; siyasetin güç ilişkilerinin ve mücadelelerinin yürütüldüğü bir alan, demokrasinin de seçimler yoluyla siyasal iktidarın elitler arasında el değiştirmesinin bir yöntemi olarak görülmesinin yurttaş katılımını sınırlandırdığı, yönetimin meşruiyetini zedelediği, dolayısıyla kamusal alanda çoraklaşmaya yol açtığı görülmeye başlanmıştır.

Eski siyaset ve demokrasi anlayışının sorgulanmasında ve yeni arayışlar içine girilmesinde eski siyaset algılayışının siyasal-toplumsal-ekonomik düzeylerle birlikte, özellikle doğa-çevre üzerinde yol açtığı tahribatlar ve ekolojik felaketler büyük rol oynamıştır. Yeni siyaset, bir anlamda eski siyasetin ürettiği ancak çözemediği sorunların geniş çevrelerce görülmeye başlaması ile canlılık kazanmıştır. Daha önce siyasetin kıyısına veya dışına itilmiş olan kadınlar, gençler, çocuklar, sakatlar giderek artan bir ses tonuyla taleplerini dile getirmeye başlamışlardır. Öyle ki, Thomas Kuhn’un bilimsel devrimlerin yapısı ve paradigma değişikliği ile ilgili görüşleri günümüz siyaset anlayışındaki değişikliği de açıklar niteliktedir.

Yeni siyaset algılayışı aslında insanlığın yüzlerce yıllık düşünsel mirasının yeniden canlanması olarak da görülebilir. Özellikle Aristoteles, Farabi, Maverdi, Nizamülmülk, Mevlana, Yunus Emre, İbni Haldun, Rousseau, Kant, Aşık Veysel, Arendt ve Habermas gibi doğu ve batı dünyasından birçok düşünür ve bilgenin ittifakla vurguladıkları bir gerçeğe yaklaşılmaktadır: Bu gerçek, insanın hiçbir koşulda araçsallaştırılamayacak siyasal ve ahlaksal bir varlık olduğudur. Bu yaklaşımda siyaset toplumdaki bütün üyelerin içinde yaşamak isteyebileceği, ortak yararı gözeten ve geliştiren mutlu bir yaşam alanının yine bütün üyeler tarafından ortak inşası olarak görülmektedir. Dolayısıyla yeni yaklaşımda, Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nde vurguladığı gibi, siyasetin toplumsallaşması ve insanların siyasal topluma ve yaşama katılımı önem kazanmaktadır:

Kamu görevi yurttaşların en başta gelen işi olmaktan çıktığı ve yurttaşlar kendileri çalışacak yerde, paralarıyla hizmet görme yolunu seçtikleri zaman, devlet yok olmaya yüz tutar. Savaşa mı katılmak gerekiyor? Yurttaşlar paralarıyla asker tutar, kendileri evlerinde otururlar; toplantıya mı katılmak gerekiyor, o zaman da milletvekillerini seçer, yine evlerinde otururlar. Tembellikleri ve paraları, onlara sağlasa sağlasa yurdu köleliğe sürükleyecek askerlerle, onu satacak temsilciler sağlar.


Yurttaşların kendi görecekleri işleri parayla görülür hizmetler durumuna sokan nedenler, ticaret ve zanaatın güçlüğü, aşırı kazanç hırsı, gevşeklik ve rahata düşkünlüktür. Kazancını kolayca artırabilmek için, onun bir parçasını gözden çıkarır insan. Paranızı bağışlayın, çok geçmez, köle olursunuz. Şu finances sözcüğü kölelere özgü bir sözcüktür; sitede bilinmeyen bir sözcük. Gerçekten özgür bir devlette, yurttaşlar her şeyi parayla değil, kol gücüyle yaparlar. Ödevlerinden kurtulmak için değil, tam aksine, onu kendileri yapmak için para verirler. Beylik düşüncelerden çok uzağım. Bence angaryalar, vergilerden daha az aykırıdır özgürlüğe.


Devlet ne kadar iyi kurulmuş olursa, yurttaşların kafasında kamu işleri özel işlere kıyasla o kadar üstün bir yer tutar. Hatta, özel işler daha da azalır, çünkü ortak mutluluktan her bireyin payına kendi mutluluğundan daha büyüğü düşer ve dolayısıyla özel çabalardan bekleyeceği fazla mutluluk kalmaz. İyi yönetilen bir sitede herkes halk toplantılarına koşar; kötü bir yönetimdeyse oraya gitmek için kimse yerinden kımıldamak istemez. Çünkü, bu toplantılarda yapılanlarla kimse ilgilenmez; orada genel istemin ağır basmayacağını herkes önceden sezer. Çünkü, ev işleri her şeyi kendine çeker. İyi yasalar daha iyilerinin yapılmasına yol açar, kötülerde daha kötülerinin.

Siyaset uzunca bir dönem büyüklere, teknik ekiplere, bürokratlara ve siyaseti meslek edilenlere özgü bir uğraş olarak görülmüş; çatışmalarla, kavgalarla özdeşleşmiştir. Bu nedenle siyasete kayıtsız kalmak neredeyse bir erdem gibi sunulur olmuştur. Halbuki bugün dünya yeni bir dönüm noktasının eşiğinde: Siyasetin bir arada mutlu yaşamın koşullarını aramak ve oluşturmakla ilgili insani ve ahlaki bir etkinlik olduğunun farkına varıldıkça, toplumsal katılım önem kazanmaktadır. Bu çerçevede, çocukların ve gençlerin topluma katkı sağlayabileceği etkinlik ve çalışmalar her geçen gün artmakta; özellikle yerel yönetimler siyasetin toplumsallaşmasında önemli bir katalizör işlevi görmektedir.

Yerel gündem 21 ve gençlik konseyleri yoluyla gençlerin yaşadıkları kentin siyasal ve toplumsal yaşamına katılımı demokrasi açısından büyük önem taşıyor. Henüz bebeklik çağında olsa da, temsilciler kendilerini temsilciden çok başkan olarak görse de, gençlik konseyleri zaman içinde işlevsel olabilir. Gençliğe yönelik çalışmalar yürüten dernek, vakıf ve girişimler, öğrenci kulüpleri, lise ve üniversite öğrenci konseyleri, izci grupları, siyasal parti gençlik kolları, sosyal hizmetler kurumlarındaki gençler, sendikaların gençlik grupları ve çıraklık okulu öğrencileri gençlik konseylerinde temsil edilmeye çalışılıyor. Bu ise, toplumun geniş kesimlerinin birbirinden haberdar olabilmesi, gönüllü katılım yoluyla ortak sorunlara karşı ortak çözümler üretilmesi; özellikle günümüzde artış eğilimi gösteren suç, uyuşturucu kullanımı, yabancılaşma, çevre kirliliği, yoksulluk, açlık, ayrımcılık, fuhuş, silahlanma ve küresel ısınma gibi çok geniş bir alana yayılmış ciddi sorunlarla etkili mücadele edilebileceği anlamına gelmektedir.

Günümüzde, araçsal ve realist siyaset anlayışı kendi ürettiği sorunları çözmekte yetersiz kalmıştır; siyasetin her alanda toplumsallaşması; özellikle de gençlerin yerel siyasete aktif katılımı bu krizin aşılmasına ve yeni siyasetin kurumsallaşmasına ciddi katkı sağlayabilir. Ancak, bunun önünde de siyasetin bütünüyle iktisadın yörüngesine girmesi, katılımın söylemden öteye geçememesi veya biçimsel düzeyde kalması gibi engellerin olabileceği hatırda tutulmalıdır.

En Son Haberler YENİ

CALL FOR CHAPTERS: CONTEMPORARY APPROAC…

Description   For a sound and working…

Devamını Oku...

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İs…

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İstanbul’da Tartışılacak

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü tarafın

Devamını Oku...

TASAM’dan 8 Yeni Kitap…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasis…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasisinin Stratejik Rolü

Doç. Dr. Abdullah ÖZKAN tanbul Ünive

Devamını Oku...

TASAM Yeni Adresine Taşındı…

TASAM Yeni Adresine Taşındı

TASAM, İstanbul Merkez Ofisi Tarihî Yar

Devamını Oku...

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:…

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:Efsaneler,Gerçekler...

Prof. Dr. Ferruh Uztuğ Türkiye’de siya…

Devamını Oku...

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen…

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen Fikri: Medeniyet Kavramına Giriş

  Doç. Dr. İbrahim Kalın “…

Devamını Oku...

Liberalizmin Soy Kütüğü…

Liberalizmin Soy Kütüğü

  Yıldız Teknik Ünv. Sosyoloji B…

Devamını Oku...

“Stratejik Vizyon” Ödülleri Sahiplerini…

“Stratejik Vizyon” Ödülleri Sahiplerini Buldu

 Ülkemizin önde gelen düşünce kuruluşlar

Devamını Oku...

Avrupa'nın gelecek senaryoları; İki çemb…

Avrupa'nın gelecek senaryoları; İki çemberli Avrupa…

Dr. Bahadır Kaleağası Paris Bosphorus…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4

Çok Okunan Makaleler

İngilizce Makaleler…

Seçim Sistemleri…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Sertifikalı Siyasal Eğitim Pro…

Sertifikalı Siyasal Eğitim Programı

“SİYASET OKULU” PROJESİsp; 

Devamını Oku...

“Kamuoyu Oluşturma” ve “Gündem…

Türkiye’de gündem belirleme konusunda ça…

Devamını Oku...

Türkiye'de Seçimler…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Kamuoyu…

KAMUOYU Kamuoyu kavramı, siyaset b…

Devamını Oku...

Kadromuz…

Siyasal Kültür…

Her siyasal sistemde, toplum üyelerinin…

Devamını Oku...

Siyasal Partiler…

<!-- /* Font Definitions */ @font-fa…

Devamını Oku...

Çalışma Konularımız…

 - Küresel süreçte Türk siyasetindeki ge…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3