1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer
Giriş Kayıt

GİRİŞ YAP

Username
Şifre *
Beni hatırla

YENİ HESAP EKLE

(*) ile işaretli alanlar zorunludur .
Name
Username
Şifre *
Şifre Doğrula *
Email *
Email Doğrulal *
Captcha *

“Mahalle Baskısı” Hangi İletişim Kuramıyla Açıklanır?

"Mahalle baskısı" nedir? İlk ne zaman, kim ve hangi konuda dile getirmiştir? İletişim biliminde "mahalle baskısı"na karşılık gelen kuram ya da kuramlar hangileridir? Kamuoyunda nelerin rahatça söylenebileceğine karar vermede medyanın payına ne düşer?

İletişim biliminde Noella-Neumann'ın, "Suskunluk Sarmalı" ya da "Sessizlik Sarmalı" adıyla Türkçe'ye çevrilen kamuoyu kuramı; bir yönüyle, medyanın kamuoyu üzerinde "uyum sağlama" etkisine sahip olduğunu ifade eder. Son yıllarda medya gündeminde sıkça tartışılan "mahalle baskısı" kavramı da aslında bir tür "uyum" meselesine karşılık gelir. İletişim biliminde "mahalle baskısı"nı açıklamada ilk akla gelen kuram, Suskunluk Sarmalı'dır. Ancak kimi başka açıklama ya da kavramlar da "uyum" konusuna odaklanır.

MAHALLE BASKISI'NIN KÖKENİ

"Mahalle baskısı" kavramı ilk kez, Prof. Dr. Şerif Mardin'in gazeteci Ruşen Çakır'a verdiği röportajla gündeme gelmiştir. Vatan Kitap'ta 15 Mayıs 2007 günü yayımlanan ve "Kemalistlerle aynı noktaya gelmekten rahatsızlık duymam"başlıklı röportajda Mardin, "İslamcılığın demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmayacağı" konusundaki soru üzerine şunları söyler:

"Türkiye'de 'mahalle baskısı' diye bir şey var. Jön Türkler'in en çok korktuğu şeylerden biri buydu. 'Mahalle baskısı' bilinmeyen ve sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor olan bir havadır. Bu havanın AKP'den bağımsız olarak Türkiye'de yaşandığına inanıyorum. Dolayısıyla, bu havanın gelişmesine müsait şartlar olursa o zaman AKP de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktır".

Mardin daha sonra İran'da ortaya çıkan Ahmedinejat'ın devam ettirdiği sistemi örnek göstererek, AKP'nin de "hava" gelişirse, ona biat etmek zorunda kalabileceğini ifade eder.

Bu röportajdan sonra medyada tartışılmaya başlanan kavram, türbanın üniversitelerde serbest kalmasına ilişkin tartışmalarda yeniden alevlenir. Türban serbest bırakılırsa, bunun diğer öğrenciler üzerinde "mahalle baskısı" yaratacağı ve başı açık olan öğrencilerin bu baskı karşısında başlarını kapatmak zorunda kalacakları dile getirilir. Ancak bu görüşe karşı çıkanlar da başı açık olanların aynı baskıyı uyguladıklarını seslendirir. Ardından da medyada çıkan toplumsal baskı, çevre ya da komşu unsurundan söz edilen her türlü haber "mahalle baskısı" kavramıyla çerçevelenmeye başlanır.

"SÜREDEN AYRILANI KURT KAPAR"

Medyanın insanlar üzerindeki etkilerini konu alan iletişim bilimindeki pekçok yaklaşımdan birisi olan Suskunluk Sarmalı, kamuoyundaki hakim görüşlerin nedenlerini sorgular. 1973 yılında Elisabeth Noelle-Neumann tarafından ortaya atılan kuram, "mahalle baskısı" kavramıyla ilişkilendirilebilecek bir noktaya ışık tutar.

Suskunluk Sarmalı'na göre tartışmalı bir sorun karşısında insanlar, kamuoyunun dağılımıyla ilgili izlenimlere bakar. Azınlıkta ya da çoğunlukta olup olmadıklarını anladıktan sonra, eğer azınlıktaysalar konu hakkında sessiz kalmayı tercih ederler. Kamuoyunun değişip değişmediğini de takip eden insanlar, eğer kamuoyunun kendilerinden farklı yönde değiştiğini hissederlerse yine sorun hakkında sessiz kalırlar. Onlar daha çok sessiz kaldıkça, diğer insanlar belirli bir görüşün temsil edilmediğini daha çok hisseder ve aynı görüşteki diğer insanlar da sessiz kalarak sessiz kitleyi büyütürler.

Öte yandan insanların kamuoyundaki hakim ya da normal düşünceleri öğrenebilmelerinin iki yolu vardır: Ya çevrelerinden, arkadaşlarından yani diğer insanlardan öğrenmek ya da kitle iletişim araçlarını yani medyayı takip etmek. Birey önce çevresine bakar, sonra da medya içeriklerinden etkilenir.

Bu noktada ayrıca "çevre" mi daha etkilidir, yoksa "medya" mı diye sorulursa; kesin bir genellemeye gitmenin doğru olamayacağını belirtmekle birlikte, yüz yüze iletişiminin kitle iletişiminden daha etkili olduğu söylenebilir. Seçim kampanyaları açısından da seçmeni ikna etmede yüz yüze iletişimin medya kullanımından daha etkili olduğu şüphesizdir.

KAMUOYU ANKETLERİ

Medyanın Suskunluk Sarmalı sürecindeki etkisi üç şekilde açıklanabilir:Öncelikle, hangi düşüncelerin baskın olduğuyla ilgili izlenimleri şekillendirmede medya etkili görülür. İkinci olarak, hangi düşüncelerin çoğalmakta olduğuyla ilgili izlenimleri de medya şekillendirmektedir. Üçüncü olarak ise hangi düşüncelerin toplum önünde, o toplumdan soyutlanmadan söylenebileceğine ilişkin izlenimlerin yine medya aracılığıyla kazanıldığı ifade edilebilir.

Eğer "düşünce iklimi" kişinin düşüncesine karşı ise, o kişi sessiz kalır. Çünkü, Suskunluk Sarmalı kuramının varsayımlarına göre toplum, "sapkın" bireyleri yalnız bırakmakla tehdit eder. İnsanlar devamlı yalnızlık korkusuyla yaşar ve bu korku insanların her zaman "düşünce iklimini" anlamaya çalışmasına neden olur. Sonuçta da bu öngörüler, hangi düşüncelerin açıkça ya da serbestçe ya da gönül rahatlığıyla açıklanabileceğini ve hangilerinin dile getirmenin sakıncalı olabileceğini etkiler.

DİĞER YAKLAŞIMLAR

Suskunluk Sarmalı'nın en çok tartışma gündemine geldiği dönemler, genellikle siyasal seçimlerdir. Çünkü seçim dönemlerinde medyanın hangi konuların önemli ve öncelikli olduğuna ilişkin gündemi belirleme etkisinin şu ya da bu şekilde siyasal adaylara yönelik tutumları ve oy verme davranışını etkilemektedir. Gündem Belirleme Kuramı, gündeme gelmenin ya da bir konuyu gündeme getirmenin önemine işaret eder. Medyanın gündeme getirdiği konuları savunan siyasal adaylar, seçmenlerin gözünde daha önemli ve öncelikli kişiler haline gelir.

"Bant vagon", "trene bindirme" ya da "herkes bunu yapıyor" adlarıyla bilinen propaganda teknikleri de aynı amaca hizmet eder. Herkesin yaptığı şeyi, diğerlerinin de yapmasını söyler. "Bakın etrafta herkes bu adaya oy veriyor, siz de oy verin, çoğunluğa katılın, yalnız kalmayın, azınlığa düşmeyin, yanlış yapmayın" mesajını verir.

Seçim dönemlerinde birbiri ardına gündeme gelen kamuoyu anketleri de bir anlamda kimin çoğunlukta ve kimin azınlıkta olduğunu gösterir. Propaganda teknikleri anlamında bu anket sonuçları, "trene bindirme" etkisine neden oldukları için eleştirilir ve "propaganda aracı olarak kullanıldıkları" ve aslında gerçeği yansıtmadıkları gibi görüşler ortaya atılır. Suskunluk Sarmalı Kuramı açısından da kamuoyu anketleri, "hangi partiye oy vereceğini söylemenin ya da çoğunluktaki partiye oy vermenin -normal- karşılanacağının anlaşılması" anlamındaki etkiye işaret eder.

NEYİN "NORMAL" OLDUĞUNU MEDYA SÖYLER

Bir başka iletişim bilimci David Weaver da "uyum sürecine gereksinim" ya da
"yönelim gereksinimi" adını verdiği yaklaşımda, kişilerin ilgi derecelerine bağlı olarak ihtiyaç duydukları bilgiye erişme ihtiyacı içine girdiklerini açıklar. Bilgi açığını gidermek için kullanılan başlıca araç medyadır. Çünkü bizim dışımızdaki dünyaya ilişkin algımızın şekillenmesinde medya, en temel belirleyicilerin başında gelir.

George Garbner da "Kültürleme Kuramı"nda televizyonun toplumun merkezi kültür kolu haline geldiğini ve toplumsal bilinçlenmenin şekillenmesinde başrolü oynadığını ifade eder. Kültürel ekme, medya sayesinde gerçekleşir.

Dolayısıyla medyanın etkilerine yönelik "uyum" odaklı tüm açıklamalarda, benzer görüşler bir şekilde buluşur. Medya, neyin "normal" ve neyin "anormal" olduğuna ilişkin algının oluşmasında bizlere rehberlik eder. "Rahatlıkla" neyin konuşulup neyin konuşulamayacağını medya söyler. Hangi davranışın toplumsal kabul görüp, hangisinin görmeyeceğine ilişkin izlenimlerin edinilmesinde de medya etkili bir araçtır.

"DEMİR TAVINDA DÖVÜLÜR"

"Mahalle baskısı" da benzer bir duruma işaret eder: Örneğin bir mahallede hangi kıyafetle dolaşmanın "normal" karşılanacağına ilişkin yazılı olmayan, sosyal bir anlaşma vardır. En genel şekilde ifade edilecek olursa kimi çevrelerde; örneğin muhafazakar bir mahallede, uzun saçlı bir erkek ya da mini etekli bir kadın "normal" karşılanmaz ve "öteki" olarak görülür. Aynı şekilde kimi çevrelerde de örneğin üst gelir grubuna hitap eden lüks bir lokantada yemek yemeye gelen şalvarlı bir erkek ya da kadının konumu aynıdır. "Öteki" oldukları ortamlarda bulunan bu kişilerin huzur içinde istedikleri şeyleri yapabildikleri söylenemez. Çünkü her sözün rahatça söylenebileceği, her kıyafetin rahatça giyilebileceği ya da her davranışın rahatça kabul görebileceği "ortam" farklıdır. Her "doğru", her yerde söylenmez. Demir tavında dövülür. Vakitsiz öten horozun boynu koparılır. Sürüden ayrılanı kurt kapar...

Siyaset bilimcilerin "siyasal ortam" dedikleri kavram da aynı noktaya, farklı bir bakış açısı getirir. Bütün olaylar, ancak içinde bulunduğu "siyasal ortam" ile birlikte açıklandığında anlamlıdır. Geçmişte yaşanmış pek çok olayı, siyasal ortamı açıklamadan anlamak kolay değildir. Birinci Dünya Savaşı'nın şartları ile İkinci Dünya Savaşı'nın şartları aynı değildir. Bir ülkeyi işgal edip bunun kabul görmesi için konjonktürün (her türlü durumun ve şartın ortaya çıkardığı sonucun) uygun olması gerekir. Savaş ilan etmek için "geçerli" bahane ile birlikte diğer koşulların da hazır olması beklenir. Hatta askeri bir darbe bile ancak uygun bir ortam var olduğunda destek bulur.

MEDYA DA "MAHALLE BASKISI" YARATIR

Kitlesel iletişime olanak sağlayan medya ise "ortamı", "şartları", "havayı", "atmosferi" ya da "iklimi" yaratmada en etkili araçların başında gelir. Hürriyet gazetesinin eski sahibi Erol Simavi'nin Emin Çölaşan'a verdiği bir röportajdaki sözlerini aktaralım.

Hürriyet gazetesinde 3 Mayıs 1988 günü yayınlanan röportajda Simavi, askeri darbe konusuna değinerek orduyu darbeye basının hazırladığını söyler. Simavi şöyle konuşur: "Dünyada basın için 'beş büyük kuvvetten biri, dördüncü kuvvettir' derler. Bu söz Türkiye için geçerli değildir. Hakimiyet, elbette kayıtsız şartsız milletindir. O başka. Ama birinci kuvvet Türkiye'de ordu mu? Hayır. Basındır. İkincisi ordudur. Çünkü Orduyu ihtilallere basın hazırlar. Radyo ve televizyon hazırlayamaz. Bu iki organ hükümetin elindedir."

Peki, medyayı "etkili bir güç" ya da kimi yorumlara göre "etkili bir silah" gibi gören bu düşünce karşısında korkmak gerekir mi?

Bu soru karşısında da "ekmek bıçağı" örneğini vermek isterim. Ekmek bıçağı, onu elinde tutan kişiye ve o kişinin niyetine göre "iyi" ya da "kötü" amaçlarla kullanılabilir. Bıçağı elinde tutan kişinin geçmişi, içinde yetiştiği ortam ve o anda çevresinde bulunup onu etkileyenler de bir şekilde bıçakla ne yapılacağının kararının verilmesinde etkilidir. Dolayısıyla yine "ortamın" etkisini yabana atmamak, ciddiye almak gerekir. Öte yandan neyin "iyi" ya da neyin "kötü" olduğuna ilişkin herkesin farklı bir yorumu vardır ve o anda belki de önemli olan bıçağı elinde tutanın neyi "doğru" görüp, neyi ya da neleri göremediğidir.

Sonuç olarak "mahalle baskısı" kavramını iki unsurla ilişkilendirmek mümkündür: Bunlardan birincisi "çevre" ve ikincisi de "medya"dır. İletişim bilimindeki birçok kuram ve kavram, çevrenin, kamuoyunun ya da toplumun şekillenmesinde medyanın farklı boyutlardaki etkilerini açıklar niteliktedir.

 

Neden kimse gazetecilere güvenmiyor?

Çok iddialı bir soru… Gazetelere ya da gazetecilere “hiç kimsenin” inanmadığını ya da güvenmediğini söylemek zor. Hatta sayıları az da olsa kimilerine herkesden fazla güven duyulduğu da söylenebilir. Ancak genel olarak gazetecilik mesleğine duyulan güvenin geçmişe oranla azaldığını söylemek belki daha doğru.
“Peki, gazetecilere duyulan güven neden azılıyor? İnsanlar neden “hiç kimsenin” gazetecilere güvenmediğini düşünüyor?”
Birine ya da bir şeye duyulan güven neden azalır? O kişi ya da o şey güveni sarsacak söz ya da davranışlar sergilemiştir de ondan. Sorunun en basit ve ilk akla gelen yanıtı bu olsa gerek. Ancak konuyu açıklamak adına başka unsurlardan da söz etmek gerekiyor. Örneğin gazetecilikte geçmişe oranla artan rekabet, rekabetin getirdiği “ucuz” içerik insanların güveninin azalması üzerinde etkili olmuştur.

GÜVEN EROZYONU
Geçmişe oranla artık daha fazla kaynaktan bilgileniyoruz. Tek bir haber kanalının söylediği “doğru ya da yanlış” bilgi yerine şimdi farklı kaynaklardan aynı konuda birden çok ses duyuyoruz. Bu seslerin aynı konuya ilişkin farklı şeyler söylemesi de akıllarda soru işareti uyandırıyor. “Hangisi doğru?”
Bu soru, genel olarak habercilik mesleğine yönelik bir şüpheyi gündeme getiriyor. Örneğin “basit” bir trafik kazası haberi bile; nedenleri, ölü ve yaralı sayısı, hatta araçların cinsine varıncaya dek farklı gazetelerde farklı biçimde yazılabiliyor. Televizyonda görüp duyulan haber ile gazete yazan farklı olabiliyor. İnsanlar da bu durumda hangisine inanacaklarını şaşırıyor ve bir “güven sorunu” ortaya çıkıyor.
“Peki, aynı olaya ilişkin gazetelerde yayımlanan en temel bilgiler bile neden birbirinden farklı?”
Gazetelerin aynı olayı birbirinden farklı biçimlerde sunması öncelikle “bakış açısı” farkına bağlanabilir. Ancak olaya ilişkin “görünen gerçeğin” doğru yazılmaması, eksik, yalan ya da yanlış yazılması başka bir şeydir. Gazetecilikte de asıl sıkıntı bakış açısı farkından değil, gerçeğin bilinçli ya da bilinçsiz çarpıtılmasından kaynaklanmaktadır. Güveni zedeleyen şey de budur.

UCUZ İÇERİK
Kişisel kanaatim, gazetecilikte artan rekabet; yayınların dinleyici, okuyucu ya da izleyici çekmesi ilkesine dayanan ticari amaçlı kaygıları ön plana çıkarmaktadır.
Cirosunun büyük bölümünü okurlarından değil de reklâm verenlerden ya da başka kaynaklardan elde eden bir ticari işletmenin temel hedefi “kaliteli içerik” sağlamak değil, daha fazla reklâm almak ya da çıkar sağladığı kaynaklara hizmet yönünde görülmektedir.
Daha fazla reklâm almanın yolu daha çok insanı ekran karşısına toplamaktır. Başka bir deyişle, reklâm verenin istediği niteliklere sahip “en çok sayıda” insanı ekran karşısına dikmektir. Bu da “en küçük ortak bölen” bulunarak yapılır. Örneğin bu anlayışa göre; bir trafik kazası haberini 7’den 77’ye herkes izlemek istemez ama hayvanat bahçesindeki zebranın hikâyesi herkesin ilgisini çeker. Bir siyasi liderin açıklamalarından çok mayolu-bikinili görüntüler ön plana çıkar.
Hem siyasi içerikli haberler “suya sabuna dokunan” haberlerdir ve birilerinin hoşuna gittiği kadar, diğerlerinin hoşuna gitmez. Ayrıca yayın organının rengini belli eder. “Tuzsuz aşım, dertsiz başım” kaygısı da magazin haberlerine kapı açar. Özellikle 1980 sonrası magazin haberciliğinin artışında siyasi içeriğin sansürlenmesinin büyük rolü vardır.
Ayrıca “gerçek” ya da “kaliteli” haber pahalıdır. Daha çok emek, daha çok zaman ve masraf gerektirir. En başta muhabir kadrosuna daha fazla ödeme yapılması anlamına gelir. Oysa ucuz muhabir, ucuz haber demektir.

MAHALLENİN DEDİKODUCUSU
Günümüzde sayısı artan yayın organları akasında yükselen rekabet; haber kalitesinin artması yerine, “ucuz” içeriklerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Durum böyle olunca da habercilikte “kamunun doğru bilgilenmesi adına” güdülmesi gereken, “bilgilerin doğruluğunun kontrol edilmesi” ve “güvenilirliğin sağlanması” gibi kaygılar arka plana itilmektedir.
İçerikteki ucuzlama çerçevesinde de gazetecilerin yalan, yanlış, iftira, dedikodu ya da tek yanlı habercilik gibi kimi zaman “maksatlı” kimi zaman özensiz ya da dikkatsiz yayınlar yapması konusunda eleştiriler yükselmektedir.
Oysa gerçeğin ve doğrunun peşinde zamana karşı koşan gazetecinin en büyük görevi, en tarafsız şekilde, en az iki ya da üç kaynaktan doğruluğunu ve güvenilirliğini kontrol ettiği haberleri okura sunmaktır. Bunun dışında yapılan iş, gazeteciliğin “altın” kuralları ile bağdaşmaz.
Dünyanın en saygın gazeteleri okura sundukları “doğru bilgi” ile övünür. Yanlış bir bilginin üzerine özür dilemesi ve bilgiyi doğrulaması ile bilinir. Yoksa gazetecilik dedikoduculuk mesleği değildir. En güzel küfrü etme ya da methiyeler düzme mesleği değildir. Eğer gazeteler ya da gazeteciler “mahallenin dedikoducusuna” dönmüşse, elbette onlara güven duyulmaz.

HABER KUMARI
Gazeteciliğin en önemli kuralı bilginin elde edilmesi ve bu bilginin kontrol edilip doğrulandıktan sonra yayımlanmasıdır. Gazeteciliği dedikoduculuktan ayıran en önemli unsur budur. Gazetecilikte elbette duyum almak önemlidir ama bu duyumu yayından önce doğrulatmak sanırım ondan daha önemlidir.
Gazeteciler gerçekler hakkında risk almaya başladıklarında artık okurlarının güvenleri üzerine kumar oynuyorlar demektir. Bu kumar her zaman tutmaz. Geçmişte bunun örneklerini çok yaşadık. Hatırlarsınız…
Örneğin bir spor kulübünün kutlama gecesine gitmeyen gazete, “muhteşem” gecenin haberini basmıştı. Ancak hava muhalefeti nedeniyle kutlama iptal edilmişti. İptal edilen gecenin “muhteşem haber kumarı” tutmamıştı.

ALTIN ARAMAK
Gerçeği bulmak her zaman işlerin en zorudur. Hatta kimi zaman altın madeni bulmakla eş anlamıdır. Emek, zaman, sabır, dikkat ve akıl gerektirir. Tecrübe, bütün bunların bileşkesidir. Altın bulmak için kimi zaman birden çok nehri denemek gerekir. Her nehirde altın çıkmaz. Ve belki altın bulmak için tüm nehirleri baştan sona elemek, elekten geçirmek gerekir. Tüm çakıl tanelerini suyla yıkamak, varsa altını çamurdan arındırmak, bulup çıkartmak gerekir. Ancak çamurdan arındırılan bilgi gerçek altındır. Çamurlu bilgi ise “çamur at izi kalsın” demektir.
Gazetecilik salt gerçeğin ve doğrunun peşinde koşup en tarafsız bilgiyi sunduğu sürece güvenilir bir meslek olacaktır. Çünkü çakıl tanelerini altın rengine boyamak kimi ne kadar kandırabilir?

 

Medyanın yapısal dönüşümü

Doç. Dr. Erkan Yüksel

İletişim biliminin önemli isimlerinden Prof. Dr. Maxwell McCombs, Eskişehir’i ziyaretinde şehrin en işlek sokağında yan yana dizili küçük dükkânları gördüğünde “bir zamanlar bizde de benzer dükkânlar vardı. Ancak artık yalnızca tek binadan oluşan büyük alışveriş merkezler var. Arada, olsa olsa 30 yılılk bir fark olabilir” demişti. Bu sözleriyle sanki Türkiye’nin de Amerika’ya benzeme yolunda hızla ilerlediğini ima etmişti.

Günümüzde, ülkenin kuzeyindeki kentlerden farklı olarak Texas’ta küçük dükkânların sayısı “yok” denilecek kadar az. Bundan 30 yıl önce durum nasıldı bilemiyorum ama şimdilerde “ekmek” almak için bile otomobilinize binip, ancak belirli yerlerdeki ve sınırlı sayıdaki büyük süpermarketlere ya da alışveriş merkezlerine gitmeniz bir zorunluluk.

Amerika’nın ticari yapısındaki bu değişim, kendisini medya sektöründe de gösteriyor. Küçük kent gazeteleri birer birer medya gruplarının ya da holdinglerinin bir parçası haline gelmiş durumda. “Büyük balık, küçük balığı yutar” tezinin geçerli olduğu ticari medya dünyasında, belki de artık “daha büyük balık, büyük balığı yutar” tezi ispatlanmaya çalışılıyor.

BÜYÜK MEDYA GRUPLARI

1972’de kurulmuş olan CNN’in de sahibi Time Warner grubu günümüzde internet, gazete, dergi ve kitap yayımcılığı, müzik, film, kablo yayıncılığı, elektronik, basketbol takımı, iletişim ve televizyonculuk alanındaki yüzlerce uğraşıyla 40 milyar doların üzerindeki geliri ve 85 bine yakın çalışanıyla “en büyük” konumunda.

Walt Disney-ABC ise 10 televizyon istasyonu, 28 radyo, 21 dergi ve çok sayıda internet, yayıncılık, müzik ve sinema yapımcılığı şirketiyle yıllık 30 milyar dolara yakın geliri ve 130 bine yakın çalışanıyla bir başka “büyük”.

USA Today’in sahibi Gannet ise ülkenin en büyük gazete yayımcısı. 101 gazetenin sahibi olan grubun 7,6 milyonluk günlük tirajı var. Grubun ayrıca 130 internet haber sitesi, 22 televizyon istasyonu, pazarlama şirketi ile beyzbol takımı ortaklığı bulunmakta.

Ülkenin en çok izlenen ve 200’den fazla kanalın yer aldığı televizyon şebekesi CBS’in sahibi Viacom ise bir başka uluslar arası medya devi. Şirket diğer televizyon şebekeleri dışında Paramount Pictures ve televizyonu ile eğlence parklarının da sahibi.

150 milyar doların üzerinde gelire sahip elektronik devi, General Electric’te 315 bin kişi çalışıyor. NBC televizyon şebekesinin sahibi olan şirket ayrıca CNBC, MSNBC, History Channel, PAX gibi televizyon şebekelerinin de sahibi.

1980’de kurulan News Corporation, FOX televizyon şebekesi ile tanınan uluslar arası şirketler grubu. 32 televizyon istasyonuna, New York Post gazetesi, Harper Collins yayınevi grubu, seyahat şirketleri, film yapımcılık şirketi, beyzbol ve basketbol takımları ile çok sayıda iletişim ve internet kuruluşuna sahip şirketin 24 milyara yakın geliri ve 38 bin çalışanı var.

Bunların dışında kimi “küçük” ama “büyük” medya şirketlerinden de söz etmek gerekiyor. Her birinin gazetesi, televizyonu ya da kablo televizyon şebekesi bulunan bu tür şirketler arasında Scripps, Dow Jones, Hearst Corporation, Knight Ridder, Tribune, Advance Publications, Cox Enterprises ve Belo sayılabilir. Ayrıca en tanınan ve birbirine rakip olan New York Times ve Washington Post’un da kendi medya şirketleri var. Times grubunun 18 gazetesi, şebekeye bağlı sekiz televizyonu, iki radyo istasyonu, 40’tan fazla web sitesi bulunuyor. Newsweek dergisinin de sahibi olan Washington Post grubu ise daha başka üç gazete, altı televizyon istasyonu, eğitim ve kariyer alanında öncü Kaplan firması ve başka ortaklıkların da sahibi.

Sonuç olarak günümüz Amerikan medya endüstrisinde; ticari amaçlı büyük medya gruplarının uluslar arası şirketleşme sayesinde daha da büyümesi, şirket evlilikleri, rakip olunmayan alanlardaki ortaklıklar, elektronik, turizm, eğlence ve spor gibi alanındaki medya dışı faaliyetler, reklâm anlaşmalarına dayalı işbirlikleri, resmi kaynaklarla yakın temas ve sürekli ayakta kalabilme ve daha da büyük olabilmek adına verilen ciddi rekabet, dikkati çeken bazı noktalar.

HABERCİLİK ANLAYIŞI

Medyanın yasama, yürütme ve yargı güçlerinin yanında, toplumsal dengelerin sağlanması adına “dördüncü güç” sayılması, Anayasa ile basın özgürlüğünün ciddi bir biçimde korunması, hükümetin sansür girişimlerine karşı gazetecilerin kazandığı önemli davalar hatta, bir habercilik başarısı olarak Watergate skandalı ile Başkan Nixon’ın istifası Amerikan haberciliğinin önemli kilometre taşları.

Ancak daha sonra Vietnam Savaşı sırasındaki habercilikten hükümetlerin aldığı dersten ve bu dersin önemli bir ilk uygulaması olan 1991’deki Körfez Savaşı’ndan ve oradan da kazanılan deneyimden sonra 11 Eylül saldırıları ve Afganistan operasyonundan, ardından Irak harekatı ve işgalinden de söz etmek ve habercilikte savunulan “yüce değerler” adına, “doğruluk”, “gerçeklik” ve “tarafsızlık” adına önemli bir yapısal dönüşümden daha söz etmek gerekiyor.

Bir yandan şirket yapısı değişen medyanın, diğer yandan habercilik anlayışında da önemli bir değişim yaşıyor. Amerikan medya tarihindeki kimi dava ve olaylarla karşılaştırıldığında bugün gelinen noktanın giderek daha fazla kar ve çıkar amaçlı hale geldiğini söylemek mümkün. Başta televizyon programları olmak üzere daha fazla reklâm verenlere bağımlı ya da işbirliği içinde geliştirilen yayın içerikleri, haber programlarında da etkisini gösteriyor.

Benim en çok merak ettiğim ise bu “koşunun” daha fazla “nereye” kadar olduğu… Örneğin reklâm verenlerin artık giderek büyüyen reklâm maliyeti karşısında kendi televizyon kanallarını kurmaya başladıkları, kimi reklâm verenlerle medya şirketleri arasında yalnızca o iş kolunda o şirketin ürünlerinin gösterilmesi gibi anlaşmaların yapıldığı, medya yöneticilerinin resmi kaynaklardan gelen ve haberleri doğrulatma kaygısını tamamen yitirdikleri ve eleştirel haberciliğin, araştırmacı gazeteciliğin giderek çok daha geri planlara itildiğine ilişkin haber ve yorumlar geliyor. Ticari işbirliklerinin giderek daha fazla derinleştiği ve şirket evliliklerinin ulaştığı boyutlar konuşuluyor. Peki, bu süreç daha başka nereye ulaşacak, onu merak ediyorum…

TÜRKİYE’DEKİ MEDYA YAPISI

Öte yandan Türkiye’deki medyanın sahiplik yapısı anlamında da benzer kimi noktalara işaret etmek mümkün. Gazete sahibi gazeteciler devrinin 1980’lerle birlikte değişmeye başlayan yapısı artık “tekelleşme” ya da “holdingleşme” tartışmalarının da sonunu getirmiş durumda. Çünkü başyazarının tek başına sahibi olduğu tek bir büyük gazete kalmadı.

Her ne kadar medya holdinglerinin finans sektörü ile ilişkileri yaşanan krizler ve batan bankalardan sonra değişmişse de medya holdingleri bünyesinde, medya dışı faaliyetlerinin gelir kaynaklarının önemli bir bölümünü oluşturuyor.

Ayrıca gelir rakamları henüz kıyaslanacak boyutlara ulaşmasa da, holdinglerin birden çok televizyon kanalının, radyonun, gazete, dergi ve internet sitesinin sahibi olma aşaması da tamamlanmış durumda. Kitap yayımcılığı, müzik endüstrisi ve film yapımcılığı alanında da kimi ciddi girişimler söz konusu.

Ancak bu benzer gelişmeler bir yana, daha başından beri Türkiye’nin yapısal anlamda toplumsal, siyasal, ekonomik ve yasal niteliklerinin farklılığının da altını çizmek ve tartışmadan uzak tutmamak gerekiyor. Çünkü orada da çokça eleştirildiği gibi belki de “vahşi kapitalizm” uygulamalarının doğurduğu, özellikle çalışanları mağdur eden, insan unsurunu ikinci plana iten ve kamu yararından önce kişisel çıkarları gözeten pek çok “olumsuz” uygulamanın varlığı söz konusu…

Yine de, özellikle 1980’lerden beri medyadaki “gelişimin” önüne çıkan kimi yasal engeller, “yasal boşluklar” olarak yorumlanmış, kimileri by-pass edilmiş, kimileri görmezden gelinmiş ve kimileri aşılamamış olsa da “gelişim” adına daha yapılacak çok iş var.

YAPILACAK İŞLER

Örneğin eğlence sektörü, temalı parklar ve spor takımlarına ilişkin yatırımlar, reklâm verenlerle işbirlikleri, rekabet edilmeyen alanlardaki, örneğin müzik şirketleri ile film şirketleri arasındaki anlaşmalar, kablolu yayıncılık, internet yatırımları, kitap sektörüne de reklâmcılığın girmesi, taksi ve otobüslerden sonra, hatta polis araçlarına reklâm alınması, okullara reklâm alınması, okul kantinlerine özel yayın yapan televizyon kanallarının kurulması, marketlerde reklâm yayını yapan özel televizyon kanalları, radyolar, daha özel alanlara yönelik çeşitli kanallar, uluslar arası medya holdingleri ve reklâm verenlerle ortaklıklar ve belki de yerel gazetecilik alanında girişilmesi gereken rekabet ya da işbirlikleri gündemdeki ya da belki de önümüzdeki dönemde gündeme gelebilecek konu başlıkları.

Türkiye’nin giderek daha fazla ticarileşen medya yapısı anlamında Amerika’yı kaç yıl geriden takip ettiğini tam olarak söyleyemesem de, hangi yolda ilerlediğimizi ve yukarıdaki örnekler gibi önümüze daha başka nelerin çıkabileceğini söyleyebilirim.

Hep tekrarlıyorum: “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok”. Oraya bakıp burada neler olabileceğini genel hatlarıyla görmek mümkün.

Ancak bu “gelişme” içinde beni kaygılandıran ve geleceğimiz adına beni düşündüren şey, medya yapısındaki bu dönüşümün sonunun ne olacağı. Çünkü bu dönüşüm, aynı zamanda toplumun diğer yapılarındaki değişimin de bir parçası ve çoğu zaman da öncüsü. O nedenle, çoğulcu demokrasilerin geleceği ve toplumsal yaşamın dönüşümü adına “bu işin sonunun nereye varacağının” ipin ucu kaçmadan yanıtlanması gereken önemli bir soru olduğunu düşünüyorum. (www.dorduncukuvvetmedya.com)

Cumhuriyet Mitinglerinin Medyaya Yansıması…

Doç. Dr. Erkan Yüksel
Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ülke gündemine damgasını vuran ve “Cumhuriyet mitingleri” adıyla anılan mitingler, Türkiye’de ülke çapında dağıtımı yapılan yaygın günlük gazetelerde nasıl yer aldı? Gazetelerin gündeminde hangi konular vardı; bunların arasında mitinglere nasıl ilgi gösterildi? Miting haberleri gazete sayfalarında nasıl yer buldu? Haberlerde hangi temalara değinildi? Hangi kişi ve kurumların adları geçti? En çok hangi sözcükler tekrarlandı? Haber ve köşe yazılarının tonu neydi?
Bu soruları Araş. Gör. Pelin Öğüt, Araş. Gör. Onur Bekiroğlu ve Araş. Gör. Çağdaş Ceyhan ile bütünleşik doktora programı öğrencisi Hüseyin Altunlu ve yükseklisans öğrencileri Seza Zerman ve Bahadır Ayhan ile birlikte içerik analizi uygulamasına dayalı olarak yanıtlamaya çalıştık. Elde ettiğimiz bulguları ise basın meslek ilkeleri, haber seçimini etkileyen unsurlar ve haber içeriklerini etkileyen unsurlar bağlamında irdeledik.
Önümüzdeki günlerde piyasaya çıkacak olan derleme kitapta da “Cumhuriyet Mitinglerinin Yaygın Gazetelerde Yer Alış Biçimi Üzerine İçerik Analizine Dayalı Bir Değerlendirme” adıyla yer alacak olan bu çalışmayı kamuoyunun ilgisine sunuyoruz.


Siyasal İletişim Üzerine Bilinenler Büyük Fotoğrafı Açıklar mı?

Doç Dr. Erkan Yüksel

Türkiye’deki siyasal iletişim atmosferini tanımlayacak, medyadaki görünümü açıklayacak, seçmen davranışlarının doğası hakkında bilgi verecek, istenilen kişiyi istenilen partiye oy verdirmeyi sağlayacak sihirli bir formül var mı? Siyasal iletişim üzerine bilinenler büyük fotoğrafı açıklamakta yeterli mi?

Sanmıyorum. Bilebildiğim kadarıyla böyle bir formül, teknik ya da kuram henüz “icat edilmiş” durumda değil. Ancak siyasal atmosferin çeşitli bileşenlerine ilişkin ve bana göre sınırlı bir takım bilgilerden söz etmemiz mümkün.

GÜNDEM: SEÇİMLER

Son zamanlarda siyasal iletişim, medya ve seçimler, seçmen davranışları konularında çeşitli toplantılara katılıyorum. Katıldığım ilk toplantı, Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Bir atölye çalışması olarak toplantıda siyasal iletişime yönelik kuramsal yaklaşımlar konuşuldu. Ardından da Anadolu Üniversitesi tarafından İstanbul’da organize edilen “Kent Rehberi” isimli söyleşilerden birinde “Kent, Seçimler ve Medya” konusunda bir konuşma yaptım. Bu arada bir de medyanın gündem belirleme gücü konusunda Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin düzenlediği seminere konuşmacı olarak katıldım. Lisansüstü öğrenim gören öğrenci ve araştırma görevlilerine, medyanın etkileri üzerine en çok araştırma yapılan alanlardan birisi olan gündem belirleme yaklaşımı hakkında bugüne dek yapılmış çalışmalar ve ulaşılmış sonuçlar hakkında bilgiler verdim.

Siyasal iletişim konusundaki Galatasaray Üniversitesi’ndeki toplantıda, Türkiye’deki seçim tartışmalarının gölgesinde, Fransa başta olmak üzere Avrupa Birliği üyesi ülkelerdeki seçim atmosferini ve siyasal iletişimi konuştuk. Toplantıda özetle, bugüne dek okuyabildiğim ve kendi yürüttüğüm araştırmalardan hareketle ulaştığım sonuçlardan ve aradığım yanıtlardan söz etmeye çalıştım. Sonuç olarak ise yapılan tüm araştırmaların ancak büyük bir filin kulağını, gözünü, kuyruğunu ortaya koyabildiğini ve büyük fotoğrafın görüntüsüne ulaşmanın pek de kolay olmadığını belirttim.

“BÜYÜK FOTOĞRAF”

Kişisel olarak, ülkemizde siyasal iletişim ve medya konusunda yapılan çalışmaların büyük çoğunluğunu aynen küçük su damlaları gibi gördüğümü ifade etmeliyim. Bu nedenle büyük fotoğrafı açıklamakta ya da oradaki önemli bir detayı ortaya koymakta yapılan çalışmaları ve çalışma sayısını pek de yeterli bulamıyorum. Hatta bunların kimileri bir araya getirildiğinde “birbirinin etkisini azaltıcı ya da çelişkiye düşürücü” diye de düşünüyorum.

Yine kişisel olarak, siyasal ortamı geniş bir perspektifle değerlendiren, bu ortam içerisinde medyanın rolünü diğer unsurlarla birlikte açıklayan, seçmen davranışının doğasını ülkemize özgü nitelikler çerçevesinde tanımlayan bilimsel çalışmalara büyük bir ihtiyaç duyulduğu hissine sahibim. Bu bağlamda da özellikle alan araştırmalarının yetersiz düzeyde olduğu kanaatini taşıyorum.

Örneğin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana düzenli olarak yürütülen bir kamuoyu araştırma geleneğinin elde ettiği bulguların yanına “bizde de şöyle bir veri var” diyebileceğimiz bir araştırma geleneğimiz ne yazık ki bulunmuyor. Üzerinde konuştuğumuz yaklaşım ya da kuramlar, çoğunlukla gelişmiş ülkeler tarafından üretilmiş fikirler ve bunların bizim toplum ve kültürümüzde “bire bir” karşılıklarının olup olmadığını araştıran çalışma sayısı oldukça az. Bununla birlikte araştırma yerine daha çok tartışabiliyoruz. Yapılmış sınırlı sayıdaki çalışmayı da bir ya da iki adım öteye taşıyarak açıklayabilecek araştırma devamına da sahip değiliz.

Daha birçok örnek verilebilse de hepsinin öncesinde, ülkemizdeki gazetelerin tirajlarını biliyoruz ama seçmenlerin bu gazeteleri ne kadar okuyup, nasıl etkilendiklerine ilişkin yeterli ve doyurucu bir açıklamaya sahip değiliz. Örneğin televizyon programlarının reyting oranlarını biliyoruz ama seçmenlerin bu programları hangi gözle, ne kadar izlediklerinden o kadar da emin değiliz.

“BİR DOĞRU İÇİN EN AZ İKİ NOKTA GEREKİR”

Yapılmış çalışmaları bir araya getirip baktığımızda üzerinde uzlaşılmış bir genellemeye varmakta güçlük çekiyoruz. Dolayısıyla biraz da özellikle benim aradığım “bir doğru çizebilmek için gerekli ikinci ve belki daha sonraki noktaları oluşturacak” niceliksel bulgular, bana o kadar da net gelmiyor.

Örneğin son seçimlerle ilgili gelişmelere bakıp, elimizdeki bulgularla yorumlamaya kalktığımızda kanımca, yanıtlar tam olarak yerine oturmuyor.

Örneğin Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşadığımız süreç, erken seçim kararı, laiklik ve irtica tartışmaları, 28 Şubat’tan günümüze ulaşan tartışmalar, iktidar partisinin uygulamaları, seçmenin iktidarın icraatları hakkındaki kanaatlerinin nasıl oluştuğu, medya dünyasında son 10 yılda yaşanan değişim, ülkenin ekonomik düzeyindeki durum, Amerikan dolarının neden gerilediği ve şu anda 1,30’lu seviyelerde bulunduğu, dış konjonktür, Irak’ta yaşanan gelişmeler, PKK terörü, Güneydoğu’da yaşananlar, İstanbul’da patlayan bombalar, Emniyet güçlerinin tutum ve davranışları ve daha sayamadığım nice olay acaba “büyük fotoğrafın” hangi parçalarını oluşturuyor?

Hep daha büyük fotoğrafı aradığım için de okuduklarım bana yeterince “doyurucu” ve “açıklayıcı” gelmiyor. Kimi “büyük” açıklamalara da kuşku ile yaklaşıyorum. Bunların kimilerine “komplo teorileri” denildiğini de belki de duyuyorsunuz. Bunlar arasında doğruluk ya da yanlışlıklarına kısmen kanaat getirebildiklerimi arkadaşlarımla tartışıyorum. Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın da şu sözünü hiç aklımdan çıkarmıyorum:

“SİYASAL YAŞAM”

“Siyasal yaşam denildiğinde ilk akla gelen siyasal ortamdır. Nasıl ki güneş, hava ve su bulunmayan yerde bitki olmazsa, belirli koşullar bütününden soyutlandığında siyasal yaşam da düşünülemeyecektir.”

Bu söze kişisel olarak şu soruyu ekliyorum: Ortalığı istenilmeyen sarmaşıklar sarmışsa, suç tohumun mudur, toprağın mıdır, güneşin midir, suyun mudur, bahçıvanın mıdır, bahçenin sahibinin midir? Yoksa tek başına hiçbirinin midir? Yoksa hepsinin midir?

Sonuç olarak bu yazıda “büyük fotoğrafı” daha net bir şekilde ortaya koyabilmek adına siyasal iletişim alanında yapılması gereken ve ihtiyacı hissedilen daha birçok araştırma bulunduğunu anlatmaya çalıştım. Bir sonraki yazıda siyasal iletişimin “bilinen” belli başlı noktalarına yer vereceğim ve belki bunlar da bu yazının en başında soruduğum sorulara bir anlamda ışık tutacak

En Son Haberler YENİ

CALL FOR CHAPTERS: DEADLINE EXTENDED TO…

CALL FOR CHAPTERS: DEADLINE EXTENDED TO JUNE 9TH, 2017   CONTEMPORARY APPROACHES TO POLITICAL PARTICIPATION

Description For a sound and working de…

Devamını Oku...

Referandum Kampanyaları, Cumartesi Günü…

Referandum Kampanyaları, Cumartesi Günü Başkanlık Referandumu Paneli’nde Tartışılacak

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü tarafın

Devamını Oku...

CALL FOR CHAPTERS: CONTEMPORARY APPROAC…

Description   For a sound and working…

Devamını Oku...

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İs…

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İstanbul’da Tartışılacak

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü tarafın

Devamını Oku...

TASAM’dan 8 Yeni Kitap…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasis…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasisinin Stratejik Rolü

Doç. Dr. Abdullah ÖZKAN tanbul Ünive

Devamını Oku...

TASAM Yeni Adresine Taşındı…

TASAM Yeni Adresine Taşındı

TASAM, İstanbul Merkez Ofisi Tarihî Yar

Devamını Oku...

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:…

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:Efsaneler,Gerçekler...

Prof. Dr. Ferruh Uztuğ Türkiye’de siya…

Devamını Oku...

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen…

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen Fikri: Medeniyet Kavramına Giriş

  Doç. Dr. İbrahim Kalın “…

Devamını Oku...

Liberalizmin Soy Kütüğü…

Liberalizmin Soy Kütüğü

  Yıldız Teknik Ünv. Sosyoloji B…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4

Çok Okunan Makaleler

İngilizce Makaleler…

Seçim Sistemleri…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Sertifikalı Siyasal Eğitim Pro…

Sertifikalı Siyasal Eğitim Programı

“SİYASET OKULU” PROJESİsp; 

Devamını Oku...

“Kamuoyu Oluşturma” ve “Gündem…

Türkiye’de gündem belirleme konusunda ça…

Devamını Oku...

Türkiye'de Seçimler…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Kamuoyu…

KAMUOYU Kamuoyu kavramı, siyaset b…

Devamını Oku...

Siyasal Kültür…

Her siyasal sistemde, toplum üyelerinin…

Devamını Oku...

Kadromuz…

Siyasal Partiler…

<!-- /* Font Definitions */ @font-fa…

Devamını Oku...

Çalışma Konularımız…

 - Küresel süreçte Türk siyasetindeki ge…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3