1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer
Giriş Kayıt

GİRİŞ YAP

Username
Şifre *
Beni hatırla

YENİ HESAP EKLE

(*) ile işaretli alanlar zorunludur .
Name
Username
Şifre *
Şifre Doğrula *
Email *
Email Doğrulal *
Captcha *

Küreselleşme ve Medya

Kanadalı iletişimci Marshall McLuhan 1960’larda “Küresel Köy” (global village) kavramını kullanırken kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle dünyada herkesin olup biten olaylardan haberdar olacağını ve toplumların giderek birbirlerine benzeyeceğini ifade etmek istiyordu. McLuhan ayrıca insanlık tarihinin aslında kitle iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle belirlendiğini ve dönemlere ayrıldığını da iddia ederek teknolojinin nedenli belirleyici olduğunu vurgulamış ve bunu özetlemek için “medium is the message” yani “araç mesajdır” sözünü kullanmıştır. McLuhan’ın teknoloji konusundaki bu vurgusu teknolojik gelişmelerin insanlığın geleceğini ne derece şekillendireceği konusunda, bir çok eleştirilere rağmen, önemli ipuçları veriyordu.


Küreselleşmenin ne olduğuna ilişkin çok sayıda tanım yapılmaktadır. Bu tanımlardan en çok kullanılan bir kaçı şu şekilde özetlenebilir:


1- Küreselleşme Amerikan emperyalizminin öteki adıdır.
2- Küreselleşme her hangi bir yerel noktada gerçekleşen olayların hızla yerel kontrolden çıkıyor olmasıdır.
3- Küreselleşme, dünyanın (zaman ve mekan olarak) sıkıştırılarak tekleştirilmesidir.


Küreselleşme açısından özellikle elektronik, bilgisayar ve uydu teknolojisi alanındaki gelişmeler önemli katkılar sağlamıştır. Bu teknolojik gelişmeler global sermaye ve finansın istediği noktaya akabilmesi için gerekli olan altyapıyı oluşturmuştur. Bu üç yeni teknolojinin yapılandırdığı topluma enformasyon toplumu adı verilmektedir. Eğer şimdiki toplumu enformasyon toplumu olarak tanımlıyorsak bu toplumu bir önceki sanayi toplumundan farklı kılan özellikleri de belirtmek gerekir. Enformasyon toplumu konusunda önemli çalışmaları olan Castells ve Mesuda, bu konuda özetle şu değerlendirmeleri yapmaktadır:


1-Sanayi toplumunda temel itici güç maddi değerin üretilmesi iken enformasyon toplumunda ise enformatik değerlerin üretilmesi temel itici güç olmuştur.


2-Sanayi toplumunda ilerlemenin sembolü fabrikalar iken enformasyon toplumunda ise bilgisayar merkezleridir.


3-Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde coğrafi uzaklık (zaman ve mekan) kavramlarının anlamı değişime uğramaya başlamış ve coğrafi uzaklık engel olmaktan çıkmıştır.


4-Enformasyon toplumunda iktidar çok merkezli bir nitelik kazanmış ve toplumsal örgütlenme hiyerarşik değil, yaygın ve yatay ilişkilerle birbirlerini bütünleyen toplumsal kümeler esasına dayanmaktadır. Oysa sanayi toplumları merkezi örgütlenmeye dayanan toplumlardı. Ayrıca enformasyon toplumunda birey ve küçük grup haklarını görece olarak daha fazla dikkate alan demokrasi anlayışı gelişmektedir.

 

Küreselleşme ve Ulusal Kültürler

Küreselleşme olgusu eleştirilirken küresel sermayenin ulusal sermayeleri ele geçireceği, ulus devletlerin gücünün azalacağı, global kültürün geleneksel kültürü yok edeceği üzerinde durulmakta, küreselleşmeye olumlu yaklaşanlar ise global sermaye ile birlikte ekonomik kalkınmanın sağlanabileceği, yaşam standartların yükseleceği, modernleşme hareketlerinin daha da güçlenerek artacağı ve dünya ile entegrasyonun sağlanacağı gibi görüşleri ileri sürmektedir.


Küreselleşme ile birlikte ulus-ötesi şirketler, devletler arası ekonomik ve siyasal örgütler kurulmakta, ulus devletlerin üstlendiği bazı görevler bu uluslararası oluşumlara havale edilmektedir. Bunun sonucunda ulus devletler görece olarak zayıflamakta ve adeta küresel güçlerin ve sermayenin isteklerini ulus düzeyinde gerçekleştiren birer kurum haline gelmektedir.


Küreselleşme ile ayrıca modern toplumsal değerler ve yaşam biçimleri evrenselleştirilmeye çalışılmaktadır. Kültürel engellerin yıkılması ve kültürlerin birbirine karışmaya başlaması, sonucunda “kültürel emperyalizm” görüntüsünü silmek için geliştirilen kültürlerarası iletişim kavramı günümüzde üzerinde durulan en önemli konulardan biri olmuştur. Çünkü kültürlerarası iletişim kavramında karşılıklı saygı, anlayış, hoşgörü ve uzlaşma varken, kültürel emperyalizm kavramında ise tahakküm, yok etme ve sömürme söz konusudur. Bu nedenle küresel güçler kendi değerlerini yayarken karşılaştıkları yerel ve geleneksel değerleri dönüştürmek için kendi değerlerini modern ve evrensel olarak sunarken ötekilerini ise geri kalmış, gayri medeni ve geleneksel değerler olarak adlandırmaktadır.


Küresel düzeyde değerlerin konumlandırılmasında söylemler önemli işlev görmektedir. Geri kalmış ve geleneksel toplumlar kendilerini hep ötekinin tanımlamasıyla konumlandırırken ötekini büyükleştirmekte ve bütün gücüyle ötekine benzemeye çalışmaktadır. İşte bizim Avrupayı büyük öteki olarak algılamamız gibi. Biz bir taraftan Avrupa’yı model almaya çalışırken çağımızın önemli felsefecilerinden Jean Baudrillard Avrupa’nın bittiğini ve artık model olamayacağını ileri sürmektedir. Baudrillard’a göre Avrupa sömürge olarak girdiği ülkeleri kendisine benzetememiş ve o ülkelerinin kendi ulusal kimliklerini koruyarak sömürgeci güçler karşısında var olma mücadelesini başarıyla sonuçlandırmıştır. Avrupa artık geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelere model oluşturmamakta; özellikle ABD ve Japonya olmak üzere, yeni model ülkeler ortaya çıkmıştır. Hatta Avrupa göçmen olarak aldığı yabancıları bile dönüştürmekte başarı sağlayamamıştır. Neticede, dünya için model olma özelliğini kaybeden Avrupa ülkeleri küreselleşme dalgası karşısında yok olma tehlikesini bertaraf edebilmek için bölgesel bir güç oluşturma yoluna giderek ayakta kalmanın mücadelesini vermektedir. Bu mücadeleyi anlamak için Avrupa ülkelerinin en azından ABD’nin kültür ürünlerine koyduğu kotaları incelemek yeterlidir.

 

Avrupa Birliğinin Medya ve Kültür Politikası

Avrupa Birliği üye ülkeleri arasında kültürel dayanışmayı sağlamak için özgün bir medya ve kültür politikası oluşturmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda AB ülkelerinde gençlik programlarının düzenlenmesi, Avrupa Akademisi, Avrupa Piyangosu, Avrupa çapında gönüllü çalışma kampları, Avrupa Günü gibi geliştirilen bir dizi öneri ve projenin amacı ortak bir Avrupa algısı yaratma çabasından kaynaklanmaktadır.


Avrupa Birliği ABD televizyon sektörünün ürettiği ürünlerle rekabet edebilmek için 1987 yılında bir Media programı oluşturdu. Bu çerçevede, Avrupa çapında görsel ve işitsel alanda üretim, dağıtım, eğitim ve finansal desteğin sağlanması amaçlanmaktaydı. Media programının yanı sıra geliştirilen Eureka ve Eurimages programları da medya sektöründe ABD ile rekabet etmeyi amaçlamaktadır. Avrupa Birliğinin Media programı üye ülkeler arasındaki dil, izleme alışkanlıklarındaki gibi farklılıklar yüzünden başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Hatta bütün Avrupa ülkelerine haber vermeyi amaçlayan Euronews projesi de dil engeli yüzünden başarısız olmuştur. Avrupa Birliği ortak bir Avrupa kültürü yaratma projesinin başarısız olacağını gördükten sonra Avrupa’da var olan kültürleri korumayı amaç edinmiştir.


Avrupa Birliğinin iletişim politikasına ilişkin iki önemli çalışmadan söz etmek mümkündür. Birincisi yukarıda sözü edilen Avrupa TV kanalı oluşturma projesi diğeri ise 1989 tarihli Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi’dir. Bu sözleşme Avrupa Birliği üyelerinin arasında TV programlarının serbestçe dolaşımını öngörmektedir. Gelinen noktada üye ülkeler hazırladıkları yasalarla kendi televizyonlarına belirli oranda kendi kültürel ürünlerini işleyen programları yayınlama zorunluluğu getirmektedir. Ancak bu oranlar ve sınırlamalar bir ülkenin kendi ulusal kültürünün korunması açısından pek de umut verici değildir. Şöyle ki AB üyesi ülkelerde gösterime sunulan ABD patentli ürünlerin oranı % 60 ile % 90 arasında değişirken, AB ürünlerinin ABD pazarındaki oranı ise % 1ile % 2 arasında değişmektedir.

Enformasyon Bombardımanı Karşısında Bireyin Konumu

Kitle iletişim araçlarının toplumsal fonksiyonları açısından çok farklı yaklaşımlar geliştirilmiştir. Özgürlükçü yaklaşıma göre medya bir iletişim ve enformasyon kanalı olarak toplumsal gruplar arasında ortak tartışmayı teşvik etmek ve sosyal entegrasyonu desteklemekle yaşamsal bir işlev görmektedir. Özgür ve bağımsız kuruluş olan medya bir toplum içerisinde var olan ve yarışan önemli bütün görüşleri yansıtmakta ve iletmektedir. Medyanın gerçekliği yansıtan bir ayna olduğu şeklindeki yansıtma tezi medyanın tamamen serbest pazar koşullarında kontrol edildiğini, profesyonel medya çalışanlarının kendi mesleki etik kurallarına göre davrandığını ve medyanın toplumun güç yapısından, siyasal ve ekonomik çıkar gruplarından bağımsız olduğunu varsaymaktadır. Bu yüzden de profesyonel medya çalışanlarının yazılarını özgürce kaleme aldıklarını, yazılarını yazarken meslek ilkelerinin etkin olduğunu, ekonominin belirleyici olmadığını ve dolayısıyla üretim ilişkilerini merkez alan bir eleştiri yapmanın doğru olamayacağını ileri sürmektedir. Medya bu rolüyle de bağımsız bir tartışma forumu oluşturarak kamuoyunun oluşmasını mümkün kılmaktadır.


Liberal yaklaşımın çok iyimser olduğunu ifade eden eleştirel yaklaşım, düşüncelerin üretimi ve dağıtımının sermaye sahiplerinin elinde toplandığını; bu denetimin sonucu olarak kapitalistlerin düşüncelerinin ve dünya görüşlerinin sürekli tekrarlanan reklamlarının yapıldığını, alt grupların düşüncelerine egemen olduğunu ve bu ideolojik egemenliğin sınıf eşitsizliklerini korumada önemli rol oynadığını ileri sürmektedir. Bu nedenle medya sosyal denetimin ve ideolojik üretimin bir aracıdır ve yönetici sınıfın veya iktidar elitlerinin çıkarlarına hizmet etmektedir. Bağımsız olmayan medyanın devletin kurumları ve işadamları ile iç içe oluşu bu kesimlerin toplumsal çıkarlarını gözetmesine ve toplumunun değişime dönük taleplerine ve muhaliflerin seslerini görmezden gelmesine yol açmaktadır. Bu yüzden medya sosyal uzlaşmayı veya değişimi yansıtmadığı gibi toplumdaki farklı görüşlerin iletilmesinde de bir kanal işlevi görmemektedir. Medyanın yarattığı gerçeklik ise iktidar seçkinleri tarafından belirlenmiş veya planlanmış bir gerçekliktir. Böylece medya manipülatif bir işlev görmekte, yanlış bilinç ve rıza yaratmakta, var olan düzenin meşruiyetini ve devamını sağlamaktadır.


Eleştirel yaklaşım içerisinde yer alan Frankfurt Ekolü üyeleri ise ekonomik belirleyicilik üzerinde durmak yerine kültürel eleştiri yapmayı tercih etmişlerdir. Kültür Endüstrisi kavramını kullanan bu bilim adamları kültür varlıklarının endüstriyel üretimini, kültürün meta gibi toptan üretildiği hareket olarak incelemektedirler. Dolayısıyla standartlaşmış, serileşmiş kültür endüstrisi ürünleri kendi eleştirel gücünü ortadan kaldırmaktadır. Kültür endüstrisi ürünlerinin ideolojik işlevi ise var olan düzenin meşruiyetini sağlamak, başka bir anlatımla mevcut düzeni en iyi bir düzenmiş gibi göstermek ve toplumsal bir rıza yaratıp üretim araçlarına sahip kapitalistlerin çıkarlarının devamını sağlamaktır. Frankfurt Ekolü toplumsal dönüşümün sağlanabilmesi için aydınlara sorumluluğu yüklemenin yanı sıra, medyanın da seçkin sanat ürünlerine yer vermesinin önemini vurgulamaktadır.

 

Noam Chomsky ve Edward Herman bir adım daha ileri giderek medyada verilen haberlerin bir propaganda mesajı olduğunu iddia etmektedir. Şöyle ki, bir konunun medyada haber olarak yer alabilmesi için belirli filtrelerden geçmesi gerekmektedir. Bu filtreler patronun çıkarları, patron ile hükümet arasındaki ilişkiler, reklam veren büyük kuruluşlar...vb.dir. Bir konu eğer patrona, patronla arası iyi olan hükümete ve reklam veren büyük kuruluşlara zarar vermediği sürece haber olabilir.


Eleştirel okul içerisinde yer alan İngiliz Kültürel Çalışmaları ise özellikle ideolojinin medya kültürü ve dili aracılığıyla nasıl iletildiği ile ilgilenmekte; sınıf çatışmasından ve burjuva hegemonyasından daha çok sosyal sınıflar, gençler, alt kültürler, ırk ve cinsler üzerine odaklanmakta, izleyicinin rolünün gücünü ve önemini vurgulamaktadır. Genel bir anlatımla izleyiciler medyanın kendilerine sunduğu metinleri, kendi sosyal ve kültürel deneyimleri ışığında egemen, karşıt ve tartışmacı bir okuma biçimiyle seçebilir ve açabilir. Mesajı alan bireyler iletiyi yazarın istediği gibi anlayabileceği gibi tamamen farklı olarak da algılayabilir. Dolayısıyla üzerinde durulması gereken asıl konu okuyucunun rolüdür.


İşte bu tartışmaların ardından günümüzde medya okuryazarlığı kavramı gündeme gelmiş ve değişik çevrelerde tartışılmaya başlanmıştır. Medya okuryazarlığı izleyicinin medya karşısında daha da bilinçlendirilmesini amaçlayan bir çalışmadır. Her gün enformasyon bombardımanı altında bunalan bireylerin bilinçli medya okuryazarı olmak suretiyle içinde bulunduğu karmaşıklıktan daha kolay sıyrılabileceği düşünülmektedir.

 


Küresel Dünyanın Küresel/Yerel Televizyonları

Medya ve globalleşme bağlamında üzerinde durulması gereken konular global medya şirketlerinin dünya pazarını ellerine geçirmeleri, dünya çapında dolaşan enformasyonu sınırlı sayıda gücün kontrol etmesi, enformasyonun gelişmiş ülkelerden az gelişmiş ülkelere doğru tek yönlü akması, modern değerlerin evrensel değerler olarak sunulması ve geleneksel değerlerin tehdit altında olması...vb. gibi konulardır.


Küreselleşme konusunda hemen herkesin üzerinde ittifak ettiği konu şirketlerin birleşmesi ve pazarın sınırlı sayıda şirket tarafından kontrol edilmesidir. 1998 rakamlarına göre dünya pazarını elinde bulunduran ilk beş multimedya şirketinden üçü, ilk on iki multimedya şirketinden altısı ABD şirketidir. Sırasıyla bu şirketler Walt Disney, Time Warner, NewsCorp, Viacom, Bertelsmann, Sony, Time Warner Ent, Matra-Hachette, CBS Corp, Seagram, ARD, Cox Enterprises. Bu on iki şirketin elde ettiği ortalama yıllık ciro 1999 rakamlarıyla 118.294 milyar dolar iken altı ABD şirketinin bundan aldığı pay ise 63.419 milyar dolardır.


Sermayenin globalleşmesi ve pazarın global şirketlere açılması uluslararası alanda rekabeti daha da artırmış ve medya alanında yeni imparatorlukların kurulmasına yol açmıştır. Örneğin Avustralya kökenli Rupert Murdoch’un News Corporation isimli şirketi İngiltere, ABD, Kanada ve Avustralya’da olmak üzere 100’ü aşkın televizyon, gazete ve dergiyi denetlemektedir. Avrupa’da küresel medya konusundaki en göze çarpan örneklerden biri ise İtalyan Berlusconi örneğidir. Berlusconi’nin Fininvest grubu İtalya dışında, Fransa, Almanya, İspanya’da ve Kanada’da sahip olduğu şirketlere ek olarak İtalya’da yaygın bir basın ve film ağını da kontrol etmektedir. Berlusconi’nin bu medya imparatorluğu onu başbakan, "Forza İtalia" partisini de iktidar partisi yapmıştır.


Küreselleşme ile birlikte dünya pazarlarına giren global şirketler yerel dirençleri aşabilmek için iyi bir slogan üretmişlerdir. Özellikle HSBC bankasının reklamlarında kullanılan “Küresel dünyanın yerel bankası” sloganı yerel dirençlere karşı global sermayenin bulduğu çözümü göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Medyada da CNNTÜRK, SKYTÜRK, NTVMSNBC kanallarında olduğu gibi benzer uygulamaları görmekteyiz.


Globalleşme açısından en çok tartışılan konulardan biri, yukarıda belirtildiği gibi, kültür emperyalizmi sorunudur. Kâr ve rekabet mantığıyla hareket eden yeni medya şirketlerinin en önemli amacı ürünlerini mümkün olan en geniş tüketici kitlesine ulaştırmaktır. Küresel medya şirketleri böylece, dünya kamuoyunu istedikleri gibi yönlendirmeyi, reklam sektörü için spesifik tüketici kitlesi (bilinç endüstrisi) oluşturmayı ve daha da önemlisi egemen kültürleri ve değerleri bütün dünyada etkin kılmayı amaçlamaktadır. Ayrıca enformasyon kanallarının tekellerin elinde bulunması dünya kamuoylarının hangi konularda ne kadar bilgilendirileceği konusunda da belirleyici olmaktadır. Bu nedenle enformasyonun gelişmiş ülelerden az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere doğru akması küreselleşmenin yol açtığı önemli sorunlardan biridir. Örneğin dünyadaki haber akışının % 80’ini beş uluslararası haber ajansının sağladığı göz önünde bulundurulursa sorunun ne denli önemli olduğu anlaşılır. İletişimdeki tek yönlü akış UNESCO çerçevesinde yapılan konferanslarda tartışılmış ABD ve İngiltere çözüm önerisinde bulunmak üzere ortak çalışma yapılmasına karşı çıkmıştır.


Enformasyon toplumu ve küreselleşme sonucunda karşılaşılan sorunlardan biri de sayısal eşitsizliktir. Belirli ekonomik gelir düzeyine ve teknik imkanlara sahip bireyler internetin nimetlerinden olabildiğince yararlanabilirken, diğer bireyler için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Örneğin, günümüzde bazı gelişmiş ülkelerde hanelerin % 80’e yakınında internet erişim imkanları varken, bu oranın Türkiye’de hala % 10 ile 15 civarında olduğu belirtilmektedir. Ülkemiz açısından değerlendirildiğinde gelişmiş ülkelerle aramızdaki farkın ne derece büyük olduğu görülecektir. Ayrıca her bir ülke insanları arasında da internete erişim ve bilgisayar teknolojisine sahip olup olmama noktasında önemli farklılıkların olduğu da bir gerçektir. Bu dengesizlik varlıklı ve belirli teknik imkana sahip bireyler ile diğerleri arasındaki bilgi açığının daha da artmasına yol açmaktadır.

Son Söz Yerine


Ülkemiz açısından bakıldığında medyada oligopol bir yapının olduğunu söyleyebiliriz. Oligopol pazar yapısı tekelci ve rekabetçi pazar arasında oluşmaktadır. Bu tür pazar yapısında yer alan üç ile altı arasındaki şirket pazarı kontrol etmeye çalışır. Son zamanlarda medyadaki el değiştirmeler mevcut güç dengesini Doğan Grubu lehine değiştirmiştir.

(http://www.turkdirlik.com/Bilgimece/Siyaset/Umumi/YDevran0001.htm)

 

Medya Bağlamında 22 Temmuz Seçimleri

Doç.Dr.Yusuf DEVRAN

 

22 Temmuz 2007 tarihinde gerçekleştirilen genel seçim kampanyalarının medya bağlamında değerlendirildiği bu yazıda gazete ve televizyonların seçim sürecinde nasıl kullanıldığı konusu üzerinde durulacaktır. Siyasal kampanyalarda medya kullanımı denilince akla ilk olarak gelen konular arasında medyada gündeme gelme, siyasal parti ilanları, televizyon ve gazetelerin yayın politikalarını sayabiliriz.  

Siyasal seçim kampanyaları sırasında yararlanılan medyaya ilişkin iki kavram kullanılmaktadır. Birincisi kendisine ödenen ücreti karşılığında yararlanılan medya (paid media), diğeri ise bazı çıkar ilişkileri, ideolojik yakınlık veya başka nedenlerden dolayı desteği elde edilmiş medyadır (earned media). Türkiye’de siyasal partiler, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’a göre seçim kampanyaları süresince televizyonlarda siyasal reklam yayınlayamazken, gazetelere ilan verebilmektedir. Televizyonlarda ücret mukabilinde siyasal reklam filmi yayınlama yasaklandığı için, siyasal partiler, farklı şekillerde televizyonlardan yararlanmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda haberlerde gündeme gelmek, tartışma programlarına katılmak, magazin programlarına konuk olmak vs. parti temsilcilerinin üzerinde en çok durduğu konular arasında yer almaktadır. Oysa gazeteler açısından bu tür yasaklamalar söz konusu değildir. İsteyen gazete siyasi partilerin ilanlarını seçimlerden bir gün öncesine kadar yayınlayabilmektedir.

22 Temmuz 2007 genel seçimleri sürecinde bazı siyasal partiler yasal engellerden dolayı seçim döneminde televizyonlarda reklam filmi yayınlayamazken bazı siyasal partiler ise sahibi oldukları televizyonlarda her gün propaganda yaparak seçmene ulaşmaya çalıştılar. Örneğin İşçi Partisi Ulusal Kanal’ı, BTP Mesaj ile Meltem TV’yi ve Saadet Partisi TV 5’i kullanarak kendi partilerinin liderleri ve yöneticilerinin hemen her gün ekrana çıkmalarını sağlamışlardır. Ayrıca iktidara yakınlığıyla bilinen TV Net ve Kanal 24 gibi kanallar, iktidarın icraatlarını ve mitinglerini detaylı olarak izleyicilerine iletirken, Kanaltürk televizyonu da CHP’nin kampanyasına kapsamlı olarak yer vermiştir. Dolayısıyla RTÜK tarafından uygulanan reklam yasağı geçerliliğini yitirmiş ve haksız rekabetin doğmasına yol açmıştır. Böylece siyasal reklamların yasaklanması, anlamını yitirerek, Nasrettin Hoca’nın kapısında kocaman kilidi olan ama duvarları olmayan Akşehirdeki mezarına benzeyen bir uygulama ortaya çıkmıştır. Artık kapıya böylesi bir kilit takmanın hiçbir anlamı yoktur, çünkü duvarlar yıkılmıştır.

 

Televizyonların Seçimlerde Kullanımına İlişkin Dünyadaki Uygulamalar

Siyasal kampanyaların medyada yer alışına ilişkin yapılan düzenlemeler, yayıncılık geçmişleri farklı olduğu için ABD ve Avrupa kıtası arasında, ciddi farklılıklar göstermektedir. Hatta Türkiye de dahil, her bir Avrupa ülkesi arasında da bu bağlamda önemli farklılıklar söz konusudur.

Liberal demokrasilerde Amerikan tarzı video siyaset giderek yaygınlaşmaktadır. Amerikan tarzı seçim kampanyalarının temel özelliği, seçim kampanyalarında televizyonların aşırı ölçüde kullanımı, sorunlardan daha çok imajların ön plana çıkması ve seçim kampanyalarında belirleyici rolü kampanya profesyonellerinin üstlenmesidir. Oysa Batı Avrupa tarzı siyasal sistemlerde, her geçen gün ağırlıkları azalsa da, siyasal partiler, ideolojiler, sosyo-demografik ve sosyo-kültürel farklılıklar seçim sonuçları bakımından belirleyici olmaktadır. Yine de bazı küresel eğilimlerin Batı tarzı siyaseti ve seçim kampanyalarını giderek daha çok etkilediğini söylemek mümkündür.

ABD’de ticari yayıncılık geleneği çok eskilere dayandığı için partilerin medya kullanımı da ticari yayıncılık prensiplerine göre düzenlenmiştir. Yani ücretini ödeyen bir aday medyadan istediği kadar süre satın alabilmektedir. Oysa Avrupa’da ticari yayıncılık deneyimi, göreceli olarak daha yeni olduğu için, seçimlerde medya kullanımı ağırlıklı olarak kamusal televizyonlar temel alınarak düzenlenmiştir. Örneğin Almanya, İngiltere ve Hollanda’da hem kamu hem de özel televizyonlarda siyasal reklam filmleri yayınlanabilir. Özel televizyonlarda yayınlanacak reklamların ücretini partiler ödemek zorundadır. Fransa, Danimarka ve İtalya gibi ülkelerde ise siyasal reklam filmleri sadece kamu televizyonlarında yayınlanmaktadır. Hatta 1979 yılından 1994 yılına kadar siyasal partilerin reklam filmlerinin özel televizyonlarda yayınlanmasına izin verilen İtalya’da, bu tarihten sonra bu uygulama kaldırılmış sadece kamu televizyonlarında reklam yayınlama kuralı getirilmiştir. 

Siyasal partilerin reklam kullanım süresi Fransa ve Almanya’da partilerin aldıkları oylara göre belirlenirken, Danimarka ve Hollanda da bütün partilere eşit zaman ayrılmaktadır. İngiltere de ise iktidar ve ana muhalefet partisine eşit ancak küçük partilere daha az süre verilmektedir. Avrupa kıtasında sadece Finlandiya’da siyasi partiler, ödedikleri ücret oranında özel radyo ve televizyonlardan süre satın alabilmektedir (Bkz.Kaid&Holtz-Bacha, 1994).

Türkiye’de siyasal seçim kampanyalarında radyo ve televizyonlardan yararlanma konusu 298 sayılı yasanın 52 ila 55. maddeleri ile düzenlemiştir. Buna göre siyasi partiler özel televizyonlarda siyasal reklam yayınlayamazken, kamu televizyonlarından yararlanma konusu da belirli kurallara bağlanmıştır. Bu düzenlemeye göre seçimlere katılan siyasi partiler oy verme gününden önceki 7. günden itibaren, oy verme gününden önceki gün saat 18:00’e kadar radyo ve televizyonda propaganda yapabilirler. Siyasi partilere tanınan propaganda süreleri ise şöyledir: Tüm siyasi partilere ilk ve son gün 10’ar dakika, TBMM’de grubu bulunan siyasi partilerin her birine ilaveten 10’ar dakika, iktidar partisine ayrıca 20 dakika, eğer iktidar koalisyondan oluşuyorsa küçük ortaklara 15’er dakika ve ana muhalefet partisine ilaveten 10 dakikalık propaganda hakkı verilmektedir (298 sayılı Kanun, md. 52-55).

Siyasal reklamlar konusunda bizdeki uygulama kısmen Avrupa’daki bazı ülkelere benzemektedir ancak burada gözden kaçan bir husus vardır; yukarıda sözü edilen ülkelerde kamusal televizyonların izlenme oranları % 45 ile % 50 arasında değişirken TRT kanallarının izlenme oranı ise % 10’un altındadır (Bkz. Avrupa’da televizyon, 2005). Dolayısıyla AB’ye benziyor gibi görünmesine rağmen ülkemizdeki partilerin gerçekte seçmene ulaşabilme imkanı AB ülkelerine oranla beş misli daha güç görünmektedir.

298 sayılı yasa nedeniyle siyasi partilerin seçim sürecinde televizyonlarda siyasi reklam yayınlayamaması ve medyanın küçük partilere yeterince yer vermemesi nedeniyle, başta DP olmak üzere küçük partiler seslerini duyurmakta zorluk çekmiş; AK Parti, CHP veya medya desteği olan diğer partilere oranla önemli ölçüde dezavantajlı bir konuma düşmüşlerdir. Bu durum aslında seçimlere katılan partiler arasında haksız rekabete yol açmıştır. Bu nedenle Demokrat Parti, siyasi parti reklamlarının radyo ve televizyonlarda yayınlanmasını yasaklayan kararın yeniden gözden geçirilmesi için Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) başvurmuştur. Başvuruda siyasi partiler için gazete, dergi, açık hava, internet reklamlarının, broşür ve el ilanı dağıtımının, mitinglerin serbest olduğu bir seçim döneminde, televizyon ve radyo reklamlarının yasak olmasının doğru olmadığı görüşü dile getirilmiştir. Nitekim DP yetkilileri bu başvurudan olumlu bir netice alamayınca,  televizyon programlarına sıkça konuk olmaktan başka çareleri kalmamıştır.

Türkiye’de seçim dönemi dışında siyasal reklamların televizyonlarda yayınlanmasına yasal olarak bir engel konulmayıp, seçim kampanya sürecinde yasaklanmasının mantıklı bir izahı yoktur. Örneğin Genç Parti, seçim yasakları başlamadan önce milli maçların yayınlarında veya reytingi çok yüksek dizilerin aralarında çok sayıda reklam yayınlatarak propaganda yaparken, seçim kampanya sürecinde sadece gazetelere ilan vermekle yetinmek zorunda kalmıştır.

 

Medyada Gündeme Gelme

Televizyonlara getirilen bu kısıtlamalar nedeniyle siyasal partiler kampanya süresince düzenledikleri aktivitelerle televizyonlarda gündeme gelerek hedef kitlelerine ulaşmaya çalışmışlardır. Ancak bir siyasi partinin veya temsilcilerinin medyada gündeme gelmesi o kadar da kolay değildir. Çünkü bir olayın veya çalışmanın medyada yer alabilmesi için bazı kriterlere uyması gerekmektedir.

Siyasal partilerin, aktivitelerinin haber veya başka bir formatta medyada gündeme gelmesini sağlayabilmek için medya açısından geçerli olan bazı önşartlara özen göstermesi gerekmektedir. Bu bağlamda siyasi partilerin seçim kampanya çalışmaları sırasında göz önünde bulundurmaları gereken hususları şöyle sıralayabiliriz: (Alexander, D., 1993, s. 19-32 ve Voss, D. R., 1998, s. 560-561):

1-Görselliği ön plana çıkartma: Devlet Bahçeli’nin Erzurum mitinginde idam urganını dinleyicilere doğru fırlatması medya için iyi bir görsel malzeme olmuştur.

2-Çatışma yaratma: Liderler medyada yer alabilmek için sürekli diğer liderlere saldırmaya, onları eleştirmeye ve meydan okumaya çalışabilirler. 

3-İlginçlik yaratma: Bir adayın deveye binerek seçim bölgesini dolaşması hem seçmenlerin hem de medyanın ilgisini çekebilmektedir.

4-Yenilik sunma ve yeni bilgiler açıklama: Bir liderin her gittiği seçim bölgesinde yeni şeyler söylemesi ve yeni iddialar ortaya atması bütün dikkatleri onun üzerinde toplayabilir. Fındık fiyatını, işçilerin maaş zammını veya tarım destek miktarını açıklama gibi.

5-Sansasyonel haberler yaratma: Deniz Baykal’ın seçimleri kaybetmesi halinde Rodos’a kadar yüzme vaadi, Mehmet Ağar’ın Edirne’den Hakkari’ye kadar yürüme sözü vermesi veya Erdoğan’ın siyaseti bırakma taahhüdü gibi.

6-Haber yorumu yapma: Bazı siyasiler haberleri sürekli takip ederek, ilgili kanalları arayıp, programlara canlı olarak katılıp yorum yapabilmektedir.

7-Gündemi izleme: Gündeme ilişkin çıkışlar yapmak veya aktiviteler düzenlemek.

8-Saldırılara hızlı cevap verme: Liderler kendilerine yapılan saldırılara çok hızlı bir biçimde cevap vererek medyada gündeme gelebilirler.

10-Popüler isimlerle görüşme: Liderlerin ulusal veya uluslararası ünlü kişilerle kampanya sırasında bir araya gelmesi gibi.

11-Dilin kullanımı: Özellikle hazır cevap veya nüktedan adayların medyada yer alması daha büyük bir ihtimaldir.

13-Merak Uyandırma: Cem Uzan’ın, kardeşi Hakan Uzan’la Tayyip Erdoğan’ın başbakanlıkta özel buluşmalarında ne konuştuklarını seçimlerden iki gün önce açıklayacağını kamuoyuna duyurması gibi.

 

 Mitingler Yeterince İlgi Görmeyince TV’ler Daha da Önem Kazandı

Toplumun miting meydanlarına ve diğer seçim aktivitelerine sıcaklar nedeniyle yeterince ilgi göstermemesi, medyaya daha da büyük önem kazandırmıştır. Mitingler ayrıca medyada gündeme gelmenin önemli bir enstrümanı olmaya başlamıştır. Oysa eskiden mitingler sadece belli bir bölge insanı için yapılırken, şimdi hedef kitle yöresel ve bölgesel olmaktan çok ulusal olmuştur. Bu nedenle liderler mitinglerde yaptıkları konuşmaları sadece o bölge ile sınırlandırmayıp, bütün ülkeyi ilgilendiren mesajlar vererek hem medyanın hem de ülkenin gündemine gelmeye çalışmışlardır.

Seçim kampanya çalışmaları süresince bazı televizyonlar destekledikleri siyasi partilere haber, görüşme veya tartışma programlarında daha çok yer verirken, karşıt oldukları siyasi partilere yönelik olumsuz programlar yayınlamışlardır. İktidarı destekleyen TV Net, TV 24 ve Kanal 7 gibi televizyonlar Erdoğan’ın miting konuşmalarını, açılış konuşması olduğu gerekçesiyle yayınlamaya çalışırken, Kanaltürk Deniz Baykal’ın mitinglerinin yanı sıra Necmettin Erbakan’ın da Saadet Partisi’nin toplantılarında yaptığı konuşmaları saatlerce ve tekrar tekrar yayınlayarak özellikle AK Parti’ye gidecek oyların bir kısmını engellemeye çalışmıştır.

Seçim kampanyalarında televizyonlarda yer alma bakımından en avantajlı siyasi partiler, iktidarda olan veya iktidar olma ihtimali yüksek partilerdir. Çünkü ticari kanalların yayın politikalarının şekillenmesinde, medya patronlarının çıkarları ve televizyon kanallarının siyasal partilerle olan, ideolojik yakınlıkları en belirleyici unsurdur. Dolayısıyla yayıncılar haberlerini hazırlarken kurumlarının veya patronlarının söz konusu partilerle olan ilişkilerini gözardı edemezler. 22 Temmuz seçim kampanyaları süresince televizyonların haberlerine bakıldığında iki husus dikkati çekmektedir. Birincisi, olası iktidar alternatifi partileri dikkate alarak yayın yapan medya, diğeri ise ideolojik nedenlerden dolayı çizgisini açıkça ortaya koyan medya. Doğan Medya Grup Başkan Yardımcısı ve Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün ‘Ağar’a oy vermek’, ‘MHP’ye oy verir miyim?’, ‘Erdoğan’a oy verir miyim?’ ve ‘Baykal’a oy verir miyim?’ başlıklı yazıları aslında birinci gruba giren bir anlayışın net bir biçimde ifadesinin bir göstergesi olarak algılanabilir (Hürriyet, 14, 17, 18 ve 19 Temmuz)*. Kanaltürk, TV 5, Kanal 7, STV, Meltem TV, TV Net, Kanal 24 gibi televizyonlar ise ikinci grup medyaya örnek olarak gösterilebilirler.

Televizyonların haberlerinin seçilmesinde de bu tür kriterler önemli olduğu için AK Parti, CHP, MHP ve DP dışındaki siyasi partiler televizyonlarda çok sınırlı ölçüde yer alabilmiştir. Bu arada BTP Meltem TV’yi, SP TV 5’i ve İP Ulusal Kanal gibi kendilerine bağlı televizyonları kullanarak seslerini duyurmaya çalıştmışlardır. Ancak bu kanalların izleyicileri genellikle kendi çevrelerinden oluştuğu için çok daha genel bir hedef kitleye ulaşabilmeleri bakımından yetersiz olmuştur.

Televizyonlar bundan önceki genel seçimlerde olduğundan daha fazla süreyi, seçim kampanyalarına ve kampanya konularına ayırmıştır. Partilerin seçim vaadlerinin ve seçim bildirgelerinin medyada bu denli tartışılmasının en önemli nedeni Cem Uzan’ın ‘Mazot 1 YTL olacak’ vaadi arkasından gelmiştir. Diğer siyasi partilerin de mazot fiyatlarına ilişkin bir dizi vaatte bulunması, medyanın siyasi partilerin iktidara gelmeleri halinde kamuoyuna yapmayı taahhüt ettikleri eğitim, ekonomi, sağlık, çevre, demokratik açılımlar, dış politika ve terör gibi konulardaki projelerini mercek altına almalarını teşvik ettiği söylenebilir. Bu anlamda hazırlanan tartışma programlarına katılan siyasi parti liderleri veya temsilcileri, hazırladıkları projeleri anlatarak hedef kitlelerini ikna etmeye çalışmışlardır.

Televizyonlarda siyasal partilerin programlarına ilişkin ne kadar çok program yapılsa da, bu tür programların seçmenlerin kanaatlerinin belirlenmesinde çok etkili olduğunu söylemek fazla iddialı olabilir. Kaldı ki, 22 Temmuz seçimleri için böyle bir iddiada bulunmak, kamuoyunu iyi okuyamamak anlamına gelebilir. Çünkü bu genel seçimlerde seçmenlerin kararının şekillenmesinde en belirleyici faktörler, Tandoğan ve Çağlayan mitingleriyle başlayan kutuplaşma süreci, Cumhurbaşkanlığı seçimi krizi ve Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan Bildirisi olmuştur. Bu kutuplaşma süreci medyanın da kutuplaşmasına yol açmıştır: Bir yanda özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi evrensel temalarla dikkatleri çeken 2. Cumhuriyetçi diye adlandırabileceğimiz yazar ve yorumculardan oluşan bir kutup; öte yanda ise ulusalcı, statükocu hatta yer yer militer yazar ve yorumculardan oluşan 1. Cumhuriyetçi bir öbeklenme oluşmuştur. Bu bakımdan 22 Temmuz seçimleri ülkenin de medyanın da iki kutba ayrıldığı bir seçim olarak siyasi tarihimizde yerini alacağa benzemektedir.

Televizyonlarda hazırlanan bir diğer program türü ise “seçime doğru” tarzında, özellikle seçmeni yönlendirmeyi amaçlayan programlardır. Çünkü bu tür programlarda röportaj yapılan seçmenlere hangi partiye oy verecekleri sorulmuştur. Televizyonlar haberlerde genellikle kendi destekledikleri partiye oy vereceğini açıklayan konuşmacılara sayısal anlamda daha çok yer verirken, diğer partilere oy vereceğini belirten sadece bir kaç seçmene yer verilmiştir. Böylece adeta seçmenin büyük bir çoğunluğu belli partiye oy verecek şeklinde bir anlam yaratılmaya çalışılmıştır.

                                                                                                                                   

RTÜK Televizyonları Tarafsız Olmaları için Uyardı

 

Seçim Kanunları ve 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’un, 32. maddesine göre seçim dönemlerindeki yayınlara ilişkin usul ve esaslar Yüksek Seçim Kurulu’na kanunla verilen yetkiler çerçevesinde Yüksek Seçim Kurulu tarafından düzenlemektedir. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ise yayın kuruluşlarının seçim dönemlerindeki yayınlarını Yüksek Seçim Kurulu’nun kararları doğrultusunda izlemekte, denetlemekte ve değerlendirmektedir. 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 149/A maddesine göre ise  konuya ilişkin Yüksek Seçim Kurulu kararları RTÜK tarafından uygulamaya konulmaktadır.

2954 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu’nun 5. maddesi ve 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’un 4. maddesi, radyo ve televizyon kuruluşlarının, uymakla yükümlü oldukları yayın ilkelerini ayrıntılı biçimde saptamıştır. Söz konusu yayın ilkeleri, seçim hukukunun temel ilkeleri olan eşitlik, serbestlik ve dürüstlük ilkelerini kapsamaktadır. Bu bağlamda Radyo ve Televizyon Kuruluşları, tek yönlü, taraf tutan yayınlar yapamazlar; yayınlarında demokratik kurallar çerçevesinde, kamunun siyasal beklentilerine cevap verecek şekilde siyasi partiler arasında fırsat eşitliğini sağlamak zorundadırlar. Ayrıca yayınlarında adalet ve tarafsızlığa, yasalara uygun davranmakla yükümlü olan kuruluşlar, ırk, cinsiyet, sosyal sınıf veya dini inançları esas alarak yayın yapamazlar. (Bkz. YSK’nın 224 nolu kararı, 04.05.007; 3984 ve 2954 sayılı yasalar).

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) kendisine yasalarla verilen görev ve sorumluluklar nedeniyle seçim sürecinde radyo ve televizyonların YSK kararlarına uyması ve televizyon ekranlarının siyasi partiler arasında haksızlığa yol açacak şekilde kullanılmasını önlemek amacıyla titiz çalışmalar yürütmüştür. RTÜK seçimlerin henüz başında radyo ve televizyon temsilcileriyle bölge toplantıları düzenleyerek, siyasi yayınlarda yayıncılık etiğine özen göstermeleri konusunda hatırlatma yapmıştır.

Nitekim RTÜK 4 Mayıs'ta başlayan seçim yasaklarına rağmen 5 Mayıs günü Genç Parti reklamını yayınladığı tespit edilen Habertürk'ün durumunu YSK'ya bildirdi.  Ayrıca RTÜK Genç Parti milletvekili adayı İbrahim Tatlıses ile Demokrat Parti’den aday olan sunucu Şebnem Kısaparmak için de YSK’ya başvurarak bu kişilerin programlarına devam edip edemeyeceklerine ilişkin görüş istedi. Yüksek Seçim Kurulu ise Şebnem Kısaparmak ve İbrahim Tatlıses gibi televizyonlarda siyasi içerikli olmayan program sunan, ancak siyasi partilerden aday olan televizyon sunucularının programlarına devam etmesinde bir mahsur olmadığı kararını verdi. Ancak bu kişilerin programlarında ekranı kendi amaçları için kullanmaları ve siyasi parti propagandası söz konusu olursa, diğer televizyonlarda ihlal yapan yayıncılara verilen müeyyidelerin uygulanacağı görüşünü dile getirdi.

RTÜK Başkanı Zahit Akman ayrıca seçim döneminde yapılacak “manipülatif ve tek taraflı” yayınların üzerine gideceklerini dile getirerek, vatandaşlardan Çağrı Merkezi’ne başvurmalarını rica etmesine rağmen görevi ihmal nedeniyle YSK’ya şikayet edildi. RTÜK’ün CHP kontenjanından seçilen üyeleri, Akman’ın, AK Parti lehinde yasalara aykırı olarak yayın yapın TV kanallarına ilişkin şikayetleri ve raporları sümenaltı ettiği gerekçesiyle YSK’ya şikayet ettiler. YSK ise Akman hakkında mahkemeye suç duyurusunda bulundu.

            Gerek RTÜK gerekse YSK’nın yayın yasaklarına özen gösterilmesine ilişkin titizlikle çalışmalarına rağmen, YSK’nın konuya ilişkin aldığı kararların çok da objektif olduğu savunulamaz. Çünkü YSK başta Kanaltürk ve Habertürk televizyonları olmak üzere birçok televizyonun seçim sürecinde açıkça iktidar karşıtı yayın yapmalarına ve yayınlarında seçim yasaklarını ihlal etmelerine rağmen bu kanallara gerekli cezaları vermemiştir. Bu kanalları görmezden gelen YSK Kanal 7 televizyonuna, ana haber bülteninde Genar’ın yaptığı anket sonuçlarına yer verdiği için yayın durdurma cezası vermiştir. Oysa seçim kampanya sürecinde bütün televizyon kanalları sık sık anket sonuçları açıklayarak  izleyicilerini bilgilendirmeye çalışmıştır. YSK ayrıca  Kanal 7 televizyonunda yayınlanan ‘Başkent Kulisi’ adlı programa, AK Parti adaylarına haksız bir biçimde yer verildiği gerekçesiyle, dört kez durdurma cezası verilmiştir (Bkz. YSK kararı, no:704 ve 585). Halbuki seçim sürecinde bütün televizyonlar tartışma programlarında siyasi parti temsilcilerini konuk etmişler ve gündeme ilişkin konuları değerlendirmişlerdir.

 

Liderler Televizyonda Tartışma Programlarına Çıkmadılar

 

Gelişmiş demokrasilerde siyasi parti liderlerinin televizyon ekranlarında bir veya bir kaç kez tartışarak, kamuoyunu aydınlatmaları, gelenekselleşen bir uygulamadır. Türkiye’de de 1983 genel seçimlerinden itibaren liderler seçimler sırasında televizyon ekranlarına çıkarak tartışmaktadırlar.  Ancak bu seçimlerde bu gelenek bozulmuştur. Mehmet Ağar ve Deniz Baykal miting meydanlarında aradıkları kalabalığı bulamayınca, Erdoağan’ı televizyon ekranlarında tartışmaya davet etmelerine rağmen, bu taleplerine olumlu cevap alamamışlardır. Hatta Akşam gazetesinin liderlerin televizyonda tartışmalarına ilişkin yaptığı davete R. Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli olumlu cevap vermezken, Cem Uzan, Deniz Baykal ve Mehmet Ağar tartışmaya memnuniyetle katılacaklarını ifade etmişlerdir.  Çünkü DP ve Genç Parti’nin barajı geçmek, CHP’nin ise iktidara gelebilmek için kullanacağı başka bir kartı kalmamıştır. Hatta Deniz Baykal, gazetelere verdiği ‘Ben burdayım. Sen nerdesin?’ başlıklı ilanlarla, Erdoğan’ı tartışmaya katılmaya zorlamıştır. Muhalefet partisi lideri olarak Devlet Bahçeli’nin tartışmalara çıkmayı kabul etmemesinin nedenleri arasında, yükselen milliyetçi dalga nedeniyle MHP’nin baraj endişesi yaşamaması ve bu avantajlı durumun Bahçeli’nin televizyonu iyi kullanamaması durumunda dezavantaja dönüşmesi ihtimali sayılabilir. Öte yandan Erdoğan’ın, böyle bir tartışma programında Uzan ve Ağar’ı muhatap alması durumunda onların da 22 Temmuz’da barajı aşabilecek parti liderleri olarak algılanmasına yol açabilirdi. Üstelik bu durumda üç dört muhalefet partisinin lideri, Erdoğan’a yükleneceği için Erdoğan bire karşı dört kişiyle tartışmak durumunda kalarak zor duruma düşebilir ve ciddi iletişim kazaları yapabilirdi.

Aslında televizyon ekranlarında liderlerin tartışması, herhangi bir partiye ideolojik olarak bağlı olmayan, rasyonel kriterler ışığında karar vermeye çalışan veya tercihini henüz netleştirmemiş seçmenlerin karar vermek için beklediği son seçim aktivitelerinden biridir.

Seçmenler açısından olduğu kadar siyasal partiler için de bu tür tartışma programları iktidara gelebilmek bakımından son bir şans olabilir. Hatırlanacağı üzere 3 Kasım 2002 seçimlerinde bütün kartlar oynanmış, medya olanca desteğini vermiş ama yine de CHP’nin oyları % 20’leri geçememişti. Tek çare Erdoğan’ın televizyon ekranlarında milyonlarca seçmen önünde bitirilmesiydi. Her iki lider medyanın ve kamuoyunun baskısıyla Kanal D’de Uğur Dündar’ın moderatörlüğünde bir araya gelerek tartışmayı kabul etti. Nihayet beklenen gün geldi. Programın ilk dakikalarında Baykal hitabet yeteneğini de kullanarak tartışmayı önde götürüyordu, ta ki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı döneminde yolsuzlukların olduğuna ilişkin iddialarını dile getirdiği ana kadar. Erdoğan belli ki bu konuda oldukça hazırlıklıydı. Konuyu bütün detaylarıyla ve delilleriyle açıklayan Erdoğan bir adım daha ileri giderek CHP’li Nurettin Sözen dönemindeki İSKİ yolsuzluklarına sözü getirdi. Baykal adeta kendi oyunuyla kündeye gelen bir pehlivan gibi kündeden kurtulmak istedi ama başaramayarak “Ben konunun detaylarına vakıf değilim.  Siz Nurettin Sözen’le bu iddiaları bir televizyonda tartışın” dedi. İşte program bu noktada koptu ve Baykal önde götürdüğü tartışmayı basit bir hatayla kaybetti. Nitekim Baykal bu yenilginin zararını kalan birkaç günlük süre içerisinde onaramayınca, AK Parti’nin önünü kesmek konusunda başarısızlığa uğramıştır.

 

Televizyon Şiddeti ve Magazini Sever

 

Televizyon bir bilgi aracı olduğu kadar eğlence aracıdır da. Televizyon açısından fikirler kadar görüntüler de önemlidir. 22 Temmuz seçim kampanyalarından seçmenin aklında uzun süreli olarak kalacak tek olay, ne seçim vaatleri ne kampanya mesajlarıdır. Başbakan Erdoğan’ın MHP’yi eleştirerek neden Abdullah Öcalan’ı asmadığını dile getirmesi üzerine, Bahçeli’nin Erdoğan’a cevap olarak Erzurum mitinginde meydandaki kalabalığa fırlattığı idam urganı, Türk seçim tarihinin en akılda kalıcı görüntüsü olarak tarihe geçmiştir. Hatta Bahçeli’nin bu çıkışı, seçim kampanyası süresince en çok konuşulan ve üzerinde yazı yazılan bir konu olmuştur. Bu sahneyi kurgulayan MHP yönetimi nedense urganın kendileri açısından çok da olumlu bir sonuç yaratamayacağını hesap edememişlerdi.

Televizyonlarda kullanılan ve akılda kalan görüntülerden biri de şehit cenazelerinde ülkücü gençlerin törene katılan hükümet üyelerini protesto ederek zor duruma sokmalarına ilişkin görüntülerdir. Televizyonlar, haber bültenlerinde bu tür görüntülere dakikalarca yer vermiştir. Birçok gazete yazarı MHP’nin bu tür organizasyonlarını eleştirmiş ve MHP’yi istismarcılıkla itham etmiştir. Nitekim bir anda suçlu duruma düşen MHP yönetimi, şehit cenazelerinde bu tür görüntülere yer vermemeye özen göstermiştir.

Genç Parti’nin ‘Mazot 1 YTL’ olacak vaadinin ardından, CHP ve MHP liderlerinin de mazota ilişkin vaatlerde bulunmasına Erdoğan’ın görsel malzemeleri kullanarak verdiği cevap günlerce gündemden düşmemiştir. Erdoğan’ın 1970’li yıllarda Deniz Baykal’ın Enerji Bakanı olduğu dönemlerde mazotun karneyle verildiğini belgeleyen karne defterini Antalya ve İzmir mitinglerinde seçmenlere göstermesi, medya için de iyi bir malzeme olmuştur. Erdoğan ayrıca 1946 yılında CHP döneminde verilen ekmek karnesini de mitinglerinde kullanarak, muhalefet partilerinin vaatlerine inanılmaması gerektiğini dile getirmiştir. Özellikle AK Parti’yi destekleyen medya kuruluşları, bu görüntüleri tekrar tekrar kullanarak diğer partilerin ikna gücünü yok etmeye çalışmıştır. Bu arada yazılı basın da detaylı olarak bu karne görsellerine yer vermiştir. Taraftar medyanın ‘İşte Baykal’ın karnesi’ başlığıyla verdiği haberi, Hürriyet ‘Erdoğan’ın İzmir mitingi’ şeklinde, Milliyet ise ‘Erdoğan Mazot karnesi çıkardı’ şeklinde haber yaparak okuyucularına duyurmuştur (Bugün, 9 Temmuz; Yeni Şafak, 8 Temmuz; Hürriyet, 9 Temmuz).

Öte yandan partilerin bu tür gerçekçi olmayan vaatlerini alaya alan bazı televizyon yayıncıları Türkiye’de siyaseti ve siyasetçinin düzeyine ilişkin çok ciddi eleştiriler yapmışlardır. Bu tür tartışmaların seçimlerdeki vaatlerin ikna gücüne büyük darbe vurduğu söylenebilir.

 

  Televizyonlarda Gündemi Erdoğan Oluşturdu

 

Medya, liderlerin mitinglerde birbirlerine ilettiği mesajlara aracılık yapma işlevi görmüştür. Liderlerin konuşmalarında medyada yer alan bazı açıklamalar, toplumsal gündem açısından da belirleyici olmuştur. Gündem oluşturma bakımından en başarılı lider Erdoğan’dır. Çünkü Erdoğan katıldığı her mitingin veya televizyon programının ardından ortaya bir konu atarak ertesi günün gündemini belirleyerek, rakiplerini bu gündeme ilişkin cevap vermek zorunda bırakmıştır.

Mitinglerinde, geçen dört buçuk yılda yaptıklarını anlatan Erdoğan, konuşmalarında muhalefet partilerini de eleştirerek, muhalefet liderlerinin kendi yarattığı gündemle meşgul olmasını sağlamıştır. Böylece Erdoğan hem rakiplerinin sürekli kendisine saldırmasını engellemiş ve hem de onları savunma pozisyonuna itmiştir. Örneğin terör tartışmaları, Abdullah Öcalan’ın idamı, siyasetten çekilme resti, Uzan Holding yolsuzluğu, CHP’nin 1970 öncesinde dağıttığı karneler, cumhurbaşkanlığı krizi, CHP’nin muhtıra tellallığı, DP’nin cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında TBMM’ne girmemesi gibi konuları hep Erdoğan ortaya atmış diğer liderler de bu konulara saplanarak Erdoğan’ın belirlediği gündemin sarmalından kurtulamamışlardır.

Tayyip Erdoğan, hemen hemen bütün miting konuşmalarında üç dört konu üzerinde yoğunlaşmıştır. CHP’ye; adındaki “Halk” ve “Cumhuriyet” kavramları üzerinden yüklenerek “Cumhur’a saygısı olmayandan Cumhuriyetçi, Halk’a saygısı olmayandan Halkçı olur mu?” diye yüklenmiştir. MHP’yi de en sağlam görünen yerinin en zayıf noktasından, yani “milliyetçilik”ten vurup; “Millet’e saygısı olmayandan Milliyetçi olur mu? Apo’yu idamdan kurtaran biz değiliz” şeklinde yüklenmiştir. Genç Parti’nin yumuşak karnı ise, “İmarbank-ÇEAŞ-Kepez” olayları olmuştur. Erdoğan, Cem Uzan’a da: “Önce gel şu babanın borcunu bir öde! Sonra gel vaatlerde bulun. Baban ve kardeşin nerede? Kaçak. Bu kadar dürüstsünüz de neden kaçaklar? Gelsinler, yargılansınlar” şeklinde yüklenmiştir. Tabiî, ara sıra Mehmet Ağar’a da göndermede bulunarak: “Bunlar demokrat mı? Sevsinler böyle demokratları. Bunlar, rahmetli Menderes’in, merhum Özal’ın ruhuna azap çektirdiler...” şeklinde saldırılarda bulunmuştur.

Aslında Erdoğan’ın izlediği bu stratejiyi uygulaması gereken muhalefetti. Muhalefet partileri ortaya attıkları yolsuzluk iddialarına ilişkin kanıt sunamamanın ötesinde, kendilerine yapılan eleştirilere de tutarlı cevaplar verememiştir.

 

 

Yazılı Basın

 

Siyasal kampanyalar sürecinde gazetelerin yayın politikaları değerlendirilirken konuya birçok açıdan yaklaşmak mümkündür. Gazetelerin manşetleri, siyasi partilere ayırdığı sütunlar, haberlerde kullanılan söylemler, siyasal partilere veya liderlerine ilişkin kullanılan görsel materyaller, ya da köşe yazıları nitelik veya nicelik açıdan yorumlanabilir.  Bu yazıda daha sınırlı bir değerlendirme yapılarak ağırlıklı olarak gazete manşetleri üzerinde durulacaktır.

Gazeteler destekledikleri partilerin mitinglerini manşete taşıyıp, miting görüntülerine detaylı bir biçimde yer vermişlerdir. Özellikle Türkiye, Yeni Şafak, Star ve Bugün gazetelerinin, AK Parti’nin mitinglerine ilişkin manşetten verdiği haberler açıkça bu partiyi desteklediklerini göstermiştir. Oysa Zaman gazetesi, AK Parti lehinde yayın yapmasına rağmen bu parti ile ilgili hiçbir haberi manşetten vermemiştir. Zaman gazetesi birinci sayfada seçim 2007 başlıklı bir sütun oluşturup partilerin seçim çalışmalarına bu sütun içinde yer vererek, daha objektif bir gazete izlenimi yaratmaya çalışmıştır.

Gazeteler bazı muhabirlerini ve yazarlarını Anadolu’ya göndererek, değişik illerdeki seçim izlenimlerini okuyucularına iletirken, bazı partilerin listelerinden aday gösterilen Fuat Bol ve Esfender Korkmaz gibi köşeyazarları ise seçim kampanyaları süresince, köşelerinden kendi partilerinin lehinde yazılar yazmaya devam etmişlerdir (Bkz. Türkiye ve  Tercüman Gazeteleri).

           

Yazılı Basının Gündemi

 

Yazılı basında en çok gündeme gelen konular, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Erzurum mitinginde kürsüden dinleyicilere “urgan” atması, seçim beyannameleri, liderlerin seçimi kaybetmeleri halinde neler yapacaklarına dair iddialar, CHP-MHP özdeşleştirmeleri, AKP’ye verilecek oyların PKK’ya yarayacağı iddiaları, liderlerin çocukları üzerinde yapılan tartışmalar, liderlerin mal varlıkları, seçim yardımları, mazot fiyatları tartışmaları, Uzan Holding yolsuzlukları, gemi tartışmaları, seçim yardımları vs. gibi konular olmuştur.

 

Doğan Grubu Temkinliydi, Diğerleri ise Kutuplaştı

 

Seçim sürecinde sağ ve solda konumlanan gazeteler, açıkça bir siyasi partiyi desteklerken, Doğan grubu daha ortada bir yayın politikası izlemeye çalışmıştır. Kendi çıkarlarını riske edemeyen bu grubun yayın politikasını Ertuğrul Özkök’ün köşesinde yazdığı yazılar açıkça ortaya koymuştur. Bir taraftan AK Parti’yi tamamen karşısına alamayan Doğan Medya Grubu, diğer taraftan CHP, DP ve MHP’yi de ihmal etmemeye çalışmıştır. Özkök’ün yazılarında kendisinin Erdoğan’a, Baykal’a, Ağar’a ve Bahçeli’ye oy verebileceğini açıkça dile getirmesini, kendini riske atmama stratejisinin bir göstergesi olarak algılamak mümkündür. Her ne kadar kurumsal olarak Grup, böylesi bir strateji izlese de, bazı köşe yazarları saflarını açıkça belli etmede ve oy verecekleri siyasal partinin adını okuyucularına duyurmakta bir sakınca görmemiştir.

TMSF’nin elinde olan Sabah grubu ise iktidara yakın bir yayın politikası izlerken belli bir ölçüde tarafsızlığını korumaya çalışmıştır. Cumhuriyet, Tercüman, Güneş ve Yeni Çağ gibi gazeteler ise iktidara karşı çok sert bir yayın politikası izlemiştir.

Sağda tirajı en yüksek olan Zaman, Yeni Şafak, Star, Türkiye ve Vakit gazeteleri AK Parti’ye kampanya sürecinde destek verirken Yeni Asya gazetesi Demokrat Parti lehinde yayın yapmıştır. AK Parti’yi destekleyen gazeteler, gerek yayınladıkları haberlerle, gerekse köşe yazılarıyla açıkça bu partinin tekrar tek başına iktidara gelmesi yönünde çalışmışlardır. AK Parti’nin mitinglerine ve fotoğraflarına daha çok yer veren bu gazeteler, AK Parti’yi, seçmenin büyük bir bölümünün desteklediğini göstererek ona yönelmelerini sağlamaya çalışmışlardır. CHP ve MHP’nin AK Parti’ye ve Erdoğan’a yönelttiği eleştirileri olumsuz bir söylemle veren bu gazeteler, Erdoğan’ın açıklamalarını ise daha olumlu bir dille iletmişlerdir.

Gazetelerin manşetleri ve manşetlerde kullanılan söylemler, bu gazetelerin hangi siyasal partiyi desteklediklerinin açık bir göstergesi olarak algılanabilir.  Örneğin seçim kampanyası sürecinin hemen başında AK Parti’yi destekleyen gazetelerin AK Parti seçim beyannamesine ilişkin kullandıkları söylem son derece olumlu iken, muhalif gazeteler daha alaycı bir dil kullanarak, beyannamede yer alan vaatlerinin pek de inandırıcı olmadığını dile getirmeye çalışmışlardır. AK Parti’yi destekleyen Türkiye gazetesi “2013 Hedefleri. Erdoğan AK Parti’nin seçim beyannamesini açıkladı: İş, aş ve iyi maaş temel hedefler olarak belirlendi”, Takvim “İş, aş ve maaş vaadi”, Vakit “Önce insan, sonra devlet”, Bugün “Bizim sözümüz senettir”, Yeni Şafak “Köşk yetkilerine demokratik rötuş” gibi manşetler kullanırken iktidara muhalif olan Yeni Çağ “Atma Recep! Başbakan yerine getirilemeyecek vaatlerle dolu AKP beyannamesini açıkladı”, Cumhuriyet “AKP Seçim Bildirgesi: Teröre çözüm yok”, Güneş “Atma Recep Din kardeşiyiz”, Milliyet “AKP beyannamesinde türbanın adı anılmadı”, Vatan “Dokunulmazlık ve türban yok” şeklinde başlıklar kullanmışladır (Bkz. 25 Haziran 2007 tarihli Türkiye, Yeni Çağ, Cumhuriyet, Takvim, Vakit, Güneş, Posta, Milliyet, Hürriyet, Bugün ve Vatan gazeteleri). Oysa entellektüel düzeyi daha yüksek olan Radikal gazetesi, siyasi partilerin seçim beyannamelerini  daha olumlu ve tutarlı manşet haberler yaparak birkaç gün detaylı olarak incelemeye çalışmıştır (Radikal, 6 Temmuz).

            Gazetelerin dili açısından ikinci önemli konu ise gazetelerin söylemlerini inşa ederken birinci veya üçüncü kişi anlatımını tercih etmeleridir. Gazeteler okuyucularına karşı objektif görünmek amacıyla manşet haberlerinin başlığını, ya liderlerin ağzından veya diğer üçüncü kişilerin açıklamalarından aldıkları alıntılarla inşa etmişlerdir. Bu tür bir yayıncılık stratejisi özellikle açıkça iktidarı desteklen Yeni Şafak, Star, Türkiye, Bugün ve Vakit gazeteleri ile iktidar karşıtı olan Tercüman, Cumhuriyet ve Vatan gazeteleri tarafından uygulanmıştır. Örneğin Yeni Şafak “Taksiciye göre CHP ve MHP aynı”, Cumhuriyet “AKP’ye verilen oy intihar olur:Yeşil Sermaye mağduru yurttaş, iktidarın vaatlerini unuttuğunu söyledi”, Tercüman “Al bu ipi, APO’yu sen as”,  Radikal “Bahçeli: Kolaysa sen as”, Bugün “Baykal müfteriden beter: Başbakan Erdoğan Bugün’e çarpıcı açıklamalar yaptı”, Star “Bahçeli’nin meyvesi yok”-Erdoğan’ın Yozgat mitingindeki konuşmasında kullandığı bir cümle- Türkiye “Halka hizmet için varız: Başbakan Niğde ve Aksaray’da konuştu”, Güneş “AKP’ye oy veren cehenneme bilet alır” şeklinde söylemler kullanmıştır (Yeni Şafak, 24 Haziran; Cumhuriyet 24 Haziran; Tercüman, 1 Temmuz; Radikal, 1 Temmuz; Bugün 29 Haziran; Star, 29 Haziran; Türkiye, 27 Haziran; Güneş, 3 Temmuz).

            Bazı durumlarda ise gazeteler doğrudan kendi söylemlerini kullanmayı tercih etmişlerdir. Bu tür tarzı daha çok Cumhuriyet, Vakit ve Tercüman gibi genellikle daha sert söylemleri olan ve kendi duruşunu daha net belli eden gazeteler tercih etmişlerdir. Örneğin  Vakit “CHP fırıldak gibi dönüyor” Tercüman, “Bu nasıl büyüme 5 milyon işsiz 18 milyon fakir, 1 milyon kişi açlık sınırının altında” (Vakit, 29 Haziran; Tercüman, 3 Temmuz).

            Medyanın dili açısından dikkati çeken bir diğer nokta ise kullanılan dilin şiddeti çağrıştırıyor olmasıdır. Bu durum medya etiği açısından önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. 22 Temmuz’da Türkiye savaşa değil, seçime girmiştir. Ancak medyada konuya ilişkin kullanılan söylemlere bakılırsa adeta savaşa giriliyor gibi bir hava yaratılmaya çalışılmıştır. Bu söylemlerin kullanılmasında kuşkusuz 27 Nisan bildirisinden sonra başlayan sürecin de etkili olduğu söylenebilir. Konuyu biraz daha anlaşılır kılabilmek için bazı gazetelerde atılan başlıklara bakmak gerekir. Örneğin gazeteler “Baykal-Erdoğan kapışması”, “Kesici ile Erdoğan İstanbul 1. bölgede kapışacak”, “22 Temmuz’da yıldız savaşları yaşanacak”, “Ağar Erdoğan’a meydan okudu”, “İlk sırada büyükler çarpışacak”, “Mumcu ile Erdoğan seçimlerde fena halde kapışacak” ve “Ağır toplar kıran kırana mücadele etmeye hazırlanıyor” gibi manşetler atarak seçimleri bir yarış değil savaş iklimine sokmaya çalışmışlardır. Medya kullandığı bu söylemlerle bir taraftan toplumu gererken, diğer taraftan da tirajını arttırmaya çalışmıştır. 

 

Gazeteler Yayınladıkları Haberlerle Destekledikleri Liderlerin

Argümanlarını Kuvvetlendirmeye Çalıştı

 

Seçim süresince liderler birbirlerini eleştirip, bir dizi iddialarda bulunurken taraftar medya bu iddialara ilişkin belgeler sunma yarışına girmiştir. Rakip medya ise iddiaları çürütmeye çalışmıştır. Örneğin Abdullah Öcalan’ın idamı tartışmalarında AK Parti’yi destekleyen gazeteler konuya ilişkin bilgi ve röportajlar yayınlayarak Erdoğan’ın iddialarını desteklerken, Bahçeli’yi yalanlamaya çalışmışlardır. Bu bağlamda 2000 yılında Öcalan’ın idamının engellenmesi için hazırlanan karar metninde MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de imzasının bulunduğu belge, bazı gazetelerde altı çizilerek yayınlandı. Vakit’in “Devlet Bahçeli’nin de imzası var” ve Star gazetesinin “İşte APO’yu kurtaran imza” başlıklı manşet haberleri bu konudaki tartışmaları tamamen aydınlatır niteliktedir (Vakit, 2 Temmuz; Star, 5 Temmuz). Ayrıca konuya ilişkin tanıklarla yapılan röportajlar birinci sayfadan okuyuculara duyurulmuştur. Vakit gazetesi “Tanıklar konuşuyor: MHP’li ulaştırma bakanı Öksüz ‘Apo’nun idam kararını (Bahçeli) niye Meclis’e getirmedi?’, DSP’li Adalet Bakanı Türk ‘Sayın Bahçeli 7,5 saat süren zirveyi niçin terk etmedi?” başlıklı haber yayınladı (Vakit 2 Temmuz).

AK Parti karşıtı bazı gazeteler ise adeta Bahçeli’nin imdadına koşar gibi bir izlenim yaratmışlardır. Tercüman gazetesinin “Toskay, Apo’yu asılmaktan siz kurtardınız. Toskay, idamın kaldırılmasını öngören yasa Melis’ten AKP vekillerinin desteğiyle geçti” başlıklı haberi ile Behiç Kılıç’ın Ecevit’le yaptığı ve Ecevit’in “Bahçeli idamı istedi, biz astırmadık” şeklindeki sözlerinin yer aldığı röportaj bu türdendir (Tercüman, 3 ve 14 Temmuz).

AK Parti taraftarı gazeteler MHP’yi eleştirmek için İstanbul Milletvekili adayı Gündüz Aktan’ın verdiği röportajı da manşetlerine çekmişlerdir. “MHP’li Aktan zırvaladı”, şeklinde verilen bir haberde Aktan’ın İslam’da kadere imanın olmadığını söylediği dile getirilmiştir (Vakit, 10 Temmuz). Yeni Şafak gazetesi ise bu olayı daha kışkırtıcı bir başlıkla okuyucularına duyurdu. “Kur’an’ı eleştiren MHP’li Aktan’a büyük tepki” şeklinde başlık atan Yeni Şafak, haberde MHP’liliği vurgulayarak Aktan’dan daha çok MHP’ye zarar vermeye çalışmıştır (Yeni Şafak, 18 Temmuz).

MHP’nin, Erdoğan’ı, Türk topraklarını yabancılara satmakla suçlamasının ardından iktidarı destekleyen gazeteler ise MHP’nin iktidarda olduğu dönemlerde ne kadar toprağın yabancılara satıldığına ilişkin haberler yayınlayarak MHP’nin iddialarını çürütmeye çalışmıştır (Yeni Çağ, 19 Temmuz).

İktidar yanlısı gazeteler, CHP, Genç Parti ve DP için de aynı yayın stratejisini izlemişlerdir. Bu gazeteler Genç Parti’yi olumsuz olarak etkilemek üzere Uzan’ların İsviçre bankalarında açılan gizli hesaplarının belgelerini yayınlarken, Vakit gazetesi Mehmet Ağar’ın 15 Ocak 2003 tarihinde Meclis’e bir dilekçe vererek TBMM’ne giren ziyaretçilerin başlarını açmasına ilişkin iç tüzük değişikliği yapılmasını istediğine ilişkin dilekçesini yayımlayarak, Ağar’ın “Başörtüsü serbest olacak” şeklindeki vaatlerini çürütmeye çalışmıştır (Star, 10 ve 9 Temmuz).  CHP’nin AK Parti’nin Irak’a girmeme karşılığında imzaladığını iddia ettiği 1 milyar dolarlık kredi anlaşmasına ilişkin saldırılarının önü aynı politikayla kesilmeye çalışılmıştır. Star gazetesi ise Baykal’ın Kemal Derviş’ten ABD’nin Irak’ı işgal planına destek karşılığında Türkiye’ye 10 milyar dolarlık bir yardım verilmesi için pazarlık yapmasını istediğine ilişkin haberlere geniş bir biçimde yer vermiştir (Star, 9 Temmuz).

            Muhalefet lehinde yayın yapan gazeteler de diğer partilere yönelik benzer bir strateji izleyerek destekledikleri liderlerin iddialarına ilişkin belge ve bilgilere kapsamlı olarak birinci sayfalarında yer vermişlerdir. Örneğin Baykal’ın ortaya attığı ve Türkiye’nin Kuzey Irak’a operasyon yapmaması karşılığında ABD ile 1 milyar dolarlık bir kredi anlaşması yapıldığına ilişkin haberi Vatan gazetesi “İşte o anlaşma”, Tercüman ise “Bu mu yalan?” başlıklı haberlerle birinci sayfalarından okuyucularına duyurarak Baykal’ın iddialarını desteklemeye çalışmıştır (Vatan, 3 Temmuz; Tercüman 2 Temmuz). Bu gazeteler özellikle AK Parti yöneticilerinin çocuklarının ticari ilişkilerine ve servetlerine ilişkin çok kapsamlı haberler yayınlamıştır. Ayrıca AK Partililerin açıklamalarını çürütecek haberlere de yer vererek muhalefet liderlerinin iddialarının doğru olduğunu okuyucularına açıkça göstermeye çalışmışlardır. Örneğin bu gazeteler Baykal’ın ABD ile AK Parti arasında yapıldığını iddia ettiği 1 milyar dolarlık yardım anlaşmasının, AK Parti tarafından yalanlanmasına rağmen Dışişleri Bakanlığı’nın konuya ilişkin açıklamalarını manşetten vermişlerdir (Tercüman, 5 Temmuz).

 

                        MHP Erdoğan’ın Kişiliğine Saldırınca Cevap Sert Oldu

 

Yeni Çağ gazetesinin Erdoğan’ın New York’taki St. John Üniversitesi’nden aldığı fahri doktoranın töreni sırasında cüppe giyerken çektirdiği fotoğrafa geniş olarak yer vermesi AK Parti’lilerin sinirlerini gerecek niteliktedir. Fotoğrafın altında büyük puntolarla “Haçlı armalı cüppe giydi, kep taktı” yazılmıştır. (Yeni Çağ, 8 Temmuz). Yeni Çağ’ın, Erdoğan’ın kişiliğine yönelik bu saldırıların cevabı seçimlere iki gün kala AK Parti’yi destekleyen gazetelerin manşetlerinde yer almıştır.  Seçimin son üç gününe girince iktidar yanlısı Star, Yeni Şafak, Vakit, Bugün ve Türkiye gazeteleri MHP ve Bahçeli’ye yoğun saldırılarda bulunmuştur. Bu gazeteler MHP eski Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in el yazısıyla yazdığı ve Bahçeli’yi Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ajanı ve güvenilmez birisi olarak tarif ettiği mektubu yayınlaması Devlet Bahçeli’yi zora sokmuştur. MHP ve Bahçeli olay karşısında sessiz kalırken, bu mektup, internet sitelerinde de dolaştırılarak Bahçeli’nin güvenilmez biri olduğu şeklinde propaganda yapılmıştır (Bugün, 20 Temmuz; Star, 20 Temmuz; Yeni Şafak, 20 Temmuz; Türkiye, 20 Temmuz). 20 Temmuz’da bu gazetelerin hepsinde aynı anda manşetten veya birinci sayfada büyük puntolarla yayınlanan bu haber, bu bilgileri belli bir merkezin sadece bu gazetelere ve o gün yayınlanmak üzere servis yaptığını göstermektedir. Nitekim diğer gazeteler bu haberi ancak bir gün sonra yayınlayabilmişlerdir. Akşam gazetesi konuya ilişkin haberi “Son kurşun” ve Vatan gazetesi ise “Son polemikler” başlığını atarak yayınlamıştır (Akşam, 21 Temmuz; Vatan 21 Temmuz).

İktidar yanlısı gazetelerin seçimlerden bir gün önce MHP ile ilgili patlattığı son dikkat çekici haber ise Devlet Bahçeli’nin IMF’ye yazdığı ve devletin dosyasında bulunan teşekkür mektubu ile ilgilidir. “Bahçeli’den IMF’ye Minnet Mektubu” başlıklı haberde “IMF karşıtlığı ile oy arayan MHP lideri Bahçeli 2000’de IMF’ye yazdığı bir mektupta programınızı uyguluyoruz, 10 milyar dolar için minnettarız” şeklinde bir teşekkür mesajı gönderdiği belirtilmiştir (Yeni Şafak, 21 Temmuz). İktidar yanlısı gazetelerin yayınladığı ve ancak devletin dosyalarında bulunan bazı bilgilere ilişkin bu haberler kendilerine devletin imkanlarını kullanan iktidar tarafından özel servis yapıldığını göstermektedir.

  

Köşe Yazarları Seçmeni Kızdırdı 

 

Bu seçimlerde köşeyazarları açısından daha önce pek rastlanmayan bazı olaylara tanık olunmuştur. CHP’nin seçimlerde başarılı çıkması için bazı gazeteciler köşelerinde açıkça ‘Oyum CHP’ye’ ya da ‘Oyum Baskın Hoca’ya’ tarzında açıklamalar yaparak seçmene talimat yağdırma yarışına girmişlerdir.

Kuşkusuz kamuoyu önderleri olmaları nedeniyle gazetecilerin bu tür açıklamaları kimi okuyucular üzerinde etkili olmuştur. Ancak bu tür açıklamaların, diğer taraftan da, sağdaki seçmenin AK Parti’ye oy vermesi konusunda daha da motive ettiği söylenebilir.

Bu konuda ilginç olan şey, sol ideolojiyi destekleyen gazetecilerin bazıları açıkça CHP’ye oylarını vereceklerini açıklamada bir beis görmezken, Ali Bulaç, Ahmet Taşgetiren, Ömer Lütfi Mete gibi bazı muhafazakar gazetecilerin ise seçimlerde sandığa gitmeyeceklerini dile getirerek daha çekingen bir tavır sergilemeleridir (Zaman, 21 Temmuz). Bu arada Reha Muhtar bir adım daha ileri giderek Vatan gazetesinde yazdığı köşe yazısında hangi köşe yazarının hangi partiye oy vereceğini kamuoyuna açıklamıştır (Vatan, 19 Temmuz).

 

Gazeteler Yayınladıkları Anketlerle Seçmeni Manipüle Etmeye Çalıştı

 

Bazı gazeteler seçim süresince destekledikleri siyasi partilerin oylarını olduğundan yüksek gösteren, rakip partilerin oylarını ise daha az gösteren anketler yayınlayarak seçmenleri manipüle etmeye çalışmışlardır. Tercüman, Star, Vakit, Cumhuriyet, Hürriyet, Zaman, Radikal, gibi gazeteler kendi yaptıkları veya araştırma şirketlerinin yaptığı anketleri yayınlayarak seçmenleri bilgilendirmişlerdir.  Tercüman’ın yayınladığı seçim anketi açıkça MHP ve CHP’yi öne çıkarmayı amaçlarken AK Parti’nin oylarını düşük göstermeye çalışmıştır. Bu ankete göre seçim sonuçları şu şekilde olacaktı: MHP: % 26.3, CHP: % 25.9, AKP: % 20.1, SP : % 14.4, GP: % 6.7 ve  DP: % 6.6 (Tercüman, 3 Temmuz). Star gazetesinin anketinde ise MHP baraj altında gösterilerek sağdaki kararsız seçmenlerin bu partiye oy vermesi engellenmeye çalışılmıştır: AKP: % 39.8, MHP: % 9.8, CHP: % 23.6, SP : % 2.7, GP: % 6.7, DP: % 7.8 (Star, 4 Temmuz).

Radikal ve Zaman gibi gazetelerin yayınladığı anketler ise seçim sonuçlarına olabildiğine yakın yüzdeleri vermiştir. En başarılı tahminlerde bulunan Radikal  gazetesi Konda’nın yaptığı anket çalışmasını manşetine de taşıyarak AK Parti’nin % 48’e dayandığını, CHP’nin ise % 20’nin altında olduğunu dile getirmiştir. Yazıda ayrıca AK Parti’nin 310-340, CHP’nin 100-120, MHP’nin 70-90 ve Bağımsızların ise 25-30 milletvekili çıkarabileceği ifade edilmiştir (Radikal, 20 Temmuz). Oysa Hürriyet gazetesi yayınladığı seçim analizinde AK Parti’nin 226-266, CHP’nin 174-208, MHP’nin 76-99, Genç Parti’nin 0-2, DP’nin 7-17 ve bağımsızların 33-36 arasında milletvekili çıkaracağını ileri sürmüştür (Hürriyet, 11 Temmuz). Zaman gazetesinin anketinde de benzer rakamlar verilmiştir. Buna göre AKP’nin  % 48.7, CHP’nin % 17.2, MHP’nin  % 10.3, Genç Parti’nin % 3.9 ve DP’nin % 6.9 oy alacağı tahmin edilmiştir (Zaman, 20 Temmuz).

 

Tartışmalar Liderlerin ve Bakanların Çocuklarına Kaydı

 

Liderlerin çocuklarının mal varlıkları da medyada sıkça ele alınmıştır. AK Parti karşıtı gazeteler Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın oğlu Abdullah Unakıtan’ın % 20 gümrük vergisiyle tavuklarına mısır ithal ettiği, Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe’nin oğlu İsmail Pepe’nin Ankara’da 620 dairesinin olduğu, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın oğlu Burak Erdoğan’ın 3 milyon dolara gemi satın aldığı ve damadı Berat Albayrak’ın devletin gücünü kullanarak çalıştığı Çalık Holding’e ihale aldığı, ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın oğlu Erkan Yıldırım’ın 445 bin Euro’ya feribot kiraladığı gibi siyasetçilerin ticari ilişkileri, servetleri sıkça gündeme getirilerek haksız kazanç sağladıkları ifade edilmiştir (Yeni Çağ, 12 Temmuz; Güneş, 15 Temmuz; Akşam 15 Temmuz; Vatan, 15 Temmuz; Tercüman 15 Temmuz; Güneş 16 Temmuz). Bunun üzerine AK Parti’yi destekleyen medya CHP Genel Başkan yardımcısı Onur Öymen’in oğlunun Dubai şeyhi El Maktum’la, Bodrum’da ortak olarak turizm yatırımı yapmak üzere görüşme yaptığı ve Deniz Baykal’ın oğlu Doktor Ataç Baykal için, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde mecburi hizmet yapmasını engellemek için özel kararname ve yönetmelik çıkarttığına ilişkin iddiaları manşetlerine taşımıştır. Bu tür haberler seçim sürecindeki rekabetin, sanki liderler arasında değil de gazeteler arasında olduğu izlenimini vermiştir. Gazetelerin bu tür yayın politikaları, onların tarafsızlığını zedelediği gibi destekledikleri siyasi partilerin yayın organı olduğu algılanmalarına da neden olmuştur.

Gazetelerin tirajlarını arttırmak ve karşı oldukları siyasi partilere zarar vermek için kaynağını araştırmadan, bu tür haberler yayınlama yarışına girmesi, ciddi hatalar yapmalarına da neden olmuştur. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2300 adet Bilboardunu hazırlamaya ilişkin 5 milyon YTL’lik ihalenin Abdullah Gül’ün babasının Ateksan adlı şirketine verildiğine ilişkin haberlerin asılsız çıkması sonucunda Akşam gazetesinde haberi ortaya atan gazeteci Yavuz Semerci özür dilemek zorunda kalmıştır. Semerci, Abdullah Gül’den özür dilerken, aynı haberi kullanan diğer gazeteler ise herhangi bir özür açıklaması yayınlamamıştır (Yeni Çağ, 13 Temmuz; Sabah; 16 Temmuz).

 

Gazeteler Seçmeni Korkutan Manşetler Attı

 

Gazeteler seçmeni destekledikleri siyasi partiye yönlendirme için seçmeni korkutma amaçlı haberleri manşetten vermiştir. Sol gazeteler “Ya CHP-MHP, ya da kaos” şeklinde manşetler atarak sağ seçmeni MHP’ye, sol seçmeni ise CHP’ye yönlendirmeye çalışmıştır (Tercüman, 13 Temmuz). İktidar yanlısı gazeteler ise manşetlerine “Koalisyon çıkarsa felaket olur”, “CHP-MHP Türkiye’yi Kilitler” şeklinde yer vererek, kararsız sağ seçmeni AK Parti’ye yönlendirmeye çalışmıştır (Yeni Şafak, 13-14 Temmuz).

AK Parti’yi destekleyen gazeteler MHP’ye gidecek oyların CHP’ye gideceğini iddia ederek seçmenin MHP’ye oy vermemesini istemiştir. Bunun üzerine MHP’yi destekleyen Yeni Çağ gazetesi ise AK Parti’ye gidecek oyların PKK’ya gideceğine ilişkin haberler yaparak MHP’yi engellemek için yayınlanan haberlerin etkisini önlemeye çalışmıştır. Bu gazete bir adım daha atarak AK Parti ile DTP koalisyonunda Abdullah Öcalan’ın bakanları atayacağını iddia etti (Yeni Çağ, 15 ve 17 Temmuz).

 

CHP= MHP ya da AKP -PKK Özdeşleştirmesinde AK Parti Baskın Çıktı

 

Seçim kampanyası sürecinde kurgulanan MHP-CHP senaryosu AK Parti tarafından başarılı bir biçimde kullanılarak oya tahvil edilmiştir. Mitinglerinde sürekli MHP=CHP vurgusunu yapan Erdoğan, tabandaki bazı MHP’lileri rahatsız etmiş ve MHP’ye sağdan gidecek olan kararsız oyları engellemeye çalışmıştır.  

Solun duayen kalemlerinden İlhan Selçuk’un ve pek çok aydının destek verdiği “Sağ oylar MHP’ye… Sol oylar CHP’ye…” şeklinde özetlenebilecek bir kampanya AK Parti’nin başarılı saldırılarıyla püskürtülmüştür. AKP Samsun mitingi için hazırlanan seçim kartlarının ve afişlerin bir yüzünde “Oy ver CHP’ye gitsin MHP’ye” yazısı dikkat çekmektedir. Aynı kartın diğer yüzünde ise “Oy ver MHP’ye gitsin CHP’ye” yazmaktadır. Bu tarz bir çalışma muhafazakar ve milliyetçi bir tabana sahip olan MHP seçmenini rahatsız etmiştir. Aynı şekilde sol taban da gelinen bu noktadan hoşnut olmamıştır. Sonuçta MHP seçmeni de CHP seçmeni de kendi partilerinden soğutulmuştur.

 

Seçimi Kaybeden Liderlerin Sözleri

 

Deniz Baykal’ın Vatan gazetesinde verdiği bir mülakatta seçimi kaybederse Rodos’a kadar yüzeceğini söylemesi, diğer liderleri de bu tür vaatlerde bulunmaya teşvik etmiştir (Vatan, 13 Temmuz). Seçim sonrasında ise Baykal’ın bu açıklaması muhalif basında alay konusu olmuştur (Star, 14 Temmuz).

DP lideri Mehmet Ağar seçimleri kaybetmesi halinde Edirne’den Hakkari’ye kadar yürüyeceğini vaat ederken asıl meydan okuma Erdoğan’dan gelmiştir. Erdoğan, rakiplerine hodri meydan diyerek seçimlerden sonra tek başına iktidara gelemezse siyaseti bırakacağını açıklaması diğer liderleri zorda bırakmıştır (Milliyet, 18 Temmuz). Erdoğan’ın bu çıkışı kendisini desteklen basın tarafından büyük rest, muhalif basın tarafından ise kurnazlık olarak yorumlanmıştır (Yeni Şafak, 18 Temmuz; Vakit, 18 Temmuz; Yeni Çağ, 18 Temmuz).

Nitekim 22 Temmuz’da Baykal kaybedince kendisine ilk olarak sorulan soru Rodos’a kadar yüzüp yüzmeyeceğine ilişkin olmuştur. Hazır cevap olan Baykal basının bu açıklamalarını bu kadar ciddiye alacağını tahmin etmediğini, aslında kendisinin şaka yaptığını dile getirmiştir. DP Genel Başkanı Mehmet Ağar ise seçim barajının altında kaldığında istifa ettiği için bu tür sorulara muhatap olmaktan kendini kurtarmıştır.

 

Saat Tartışması Unutulan Saatçileri Gündeme Getirdi

 

Erdoğan’ın koluna taktiği ve 60 bin dolar değerinde olduğu iddia edilen Frank Muller marka saatin Deniz Baykal tarafından gündeme getirilmesi gazetelerin saat tartışmasına odaklanmasına yol açmıştır.  Baykal’ın asıl amacı kendisini mütevazı olarak gösteren Erdoğan’ın çok zengin olduğunu ortaya koymak ve Erdoğan’ın garibanları ve fakirleri temsil etmediğini kanıtlamaktır. Rakiplerine meydan okumayı bir tarz haline getiren Erdoğan bu iddialar üzerine Baykal’a seslenerek ‘10 bin dolar ver saatimi vereyim’ şeklinde bir açıklama yapmıştır (Akşam, 16 Temmuz; Hürriyet, 16 Temmuz).

Erdoğan bu açıklamasıyla hem Baykal’ın iddiasının yanlış olduğunu ortaya koymuş hem de Baykal’a meydan okuyarak kamuoyu nezdinde zora sokmaya çalışmıştır.

Baykal Erdoğan’ın bu açıklamalarına karşı ciddi bir açıklamada bulunmazken, cevap Cumhuriyet gazetesinden gelmiştir. Gazete, birinci sayfasından verdiği bir haberde Erdoğan’a 10 bin doların az mı olduğunu sormuştur (Cumhuriyet 17, Temmuz). Çünkü Cumhuriyet’e göre bir başbakanın bu kadar pahalı bir saati takması, hem kendi imajıyla hem de toplumun gerçekleriyle bağdaşmamaktadır.

Erdoğan’la Baykal saat tartışması yaparken bu konuya en çok sevinenler pahalı saat satan tüccarlar oldu. Çünkü bu tartışmaların ardından saat konusu medyada yoğun bir biçimde gündeme gelmiş ve liderlerin kullandıkları saatlerin önemli bir prestij kaynağı olduğuna ilişkin yorumlar yapılmıştır.

 

Cumhuriyet’in Kutuplaştırıcı Yayınlarına Radikal  Cevap Verdi

 

Seçim kampanyaları sürecinde Cumhuriyet gazetesi “Tehlike’nin farkında mısınız” başlıklı bir kampanya yürütmüştür. Cumhuriyet yayınladığı görsellerde, özellikle muhafazakar ve dindar seçmenleri hedef alarak bu kesimlerin Türkiye için potansiyel bir tehlike olduğu yönünde propaganda yapmaya çalışmıştır.

Cumhuriyet’in yayınladığı iki ilandan ilki ‘Ülkemizi bölünmeye sürükleyenleri bu sandığa gömün. Oylarınızı bağımsız ve bölünmez Türkiye için birleştirin. Cumhuriyet’inize sahip çıkın’ şeklinde bir mesaj taşımakta (Cumhuriyet, 7 Temmuz), ikinci ilan ise ‘Bu sandığın içindeki tehlikeyi görüyor musunuz? Oylarınızı laik ve demokratik Türkiye için birleştirin. Cumhuriyet’inize sahip çıkın.’ cümlelerini içermekteydi. Bu ilanda siyah bir sandığın içinden bakan bir kadının gözleri sandığın renkleriyle birleşince çarşaflı bir kadın görünümü oluşturuyordu. Bu tür ilanların inançlı ama sol veya sosyal demokrat bir partiye oy verme ihtimali olan seçmenleri CHP’den uzaklaştırırken, sağdaki seçmenlerin sandığa gitmelerini daha da tetikleyici bir işlev gördüğü söylenebilir.

Cumhuriyet Gazetesi bu tür bir olumsuz kampanya yürütürken, sol ideolojiye sahip olan Radikal gazetesi ise yayınladığı ilanlarla demokrasiye ve çoğulculuğa vurgu yaparak Cumhuriyet gazetesinin bütün argümanlarını çürütmeye çalışmıştır.  Radikal gazetesi “Orijinal Demokrasi” başlıklı ilanlarında “Radikal orijinal demokrasiyi öneriyor, savunuyor. Taklitlerinden sakının. Israrla izleyin” mesajı veriyordu.  Radikal’deki ilanlar Cumhuriyet’tekinin aksine olumlu ve cıvıl cıvıl denebilecek renklerle tasarlanmıştı(Radikal, 6 Temmuz).

 

Gül  Medyadan Yararlandı

 

Seçim kampanyaları sırasında gündeme en çok gelen konulardan biri de Cumhurbaşkanlığı tartışmaları olmuştur. Çünkü AK Parti seçim kampanyasını ağırlıklı olarak Abdullah Gül’ün mağdur edildiği iddiası üzerine oturtmuştur. Birçok ilde partisinin düzenlediği mitinge katılan Gül, gazetelere de açıklamalarda bulunarak partisinin iddialarını kanıtlamaya ve Anadolu seçmenini arkasına almaya çalışmıştır. Abdullah Gül’ün medyaya yaptığı en can alıcı açıklama ise “Babamın sakalını bile engel gördüler. Ben bir esnaf çocuğuyum. Birileri benim köşke çıkmamı istemedi” şeklindeki açıklamaları olmuştur (Vakit, 6 Temmuz).

Bu konuda bazı köşeyazarları da çok sayıda yazı kaleme alarak Gül’ün sözlerini desteklemiş ve bazı seçmenlerin tercihlerini belirlerken Gül faktörünü dikkate almalarında belirleyici olmuştur. Nitekim günümüzde de devam eden bu tür tartışmalarda bazı seçmenlerin oyunu Gül’e verdiğini açıklaması, bu konudaki görüşleri doğrulamaktadır.

 

Karikatürlerle Seçmeni Neşelendirdi

 

22 Temmuz seçimleri, karikatüristlerin malzeme bulmaları bakımından da oldukça verimli bir seçim olmuştur. Özellikle Devlet Bahçelinin Erzurum mitinginde fırlattığı urgan çok sayıda karikatüriste konu olmuştur. Hatta mazot tartışmalarının gündemde olduğu bir dönemde “Urgan 1 YTL olacak” şeklinde karikatürler de çizilmiştir (Yeni Asya, 3 Temmuz). Akşam gazetesinde yayınlanan bir karikatürde ise “Eskiden bayrak asarlardı” spotu üzerinde idam ipleri yer alıyordu.

Siyasi partiler rakiplerine sadece sözlü değil, karikatür sanatından yararlanarak görsel yöntemlerle de cevap iletmeye çalışmışlardır. Hatta CHP bir adım daha ileri giderek karikatürden poster de tasarlamıştır (Milliyet, 8 Temmuz). CHP’nin bu posterinde Tayyip Erdoğan ve oğlu Bilal “Bilal 1” adlı gemide denizlere açılırken,  “Ülke soyulurken, vatandaş yoksullaşıyor… AKP yandaşları kazanıyor. Oğlu dört yıl önce burslu okuyordu, şimdi 3 milyon dolarlık gemi aldı. Yola devammış. Ülkemizi soydurmayacağız” görüntünün üzerinde mesaj olar yer alıyordu (Milliyet, 8 Temmuz).

AK Partililer de muhalefet liderlerini eleştirmek amacıyla karikatürler hazırlamıştır. AK Parti’lilerin karikatürlerinin birinde Başbakan vahşi Batı’nın yalnız kovboyu Red Kit’e, muhalefet liderleri de Dalton çetesine benzetilmiştir. Diğer bir karikatürde ise MHP lideri Bahçeli CHP ve DSP’ye kovalarla su taşırken idam urganı ise Bahçeli’nin ayaklarına dolaşıyordu.

 

Siyasi Partilerin Billboardlarda Yayınladıkları Afişler

 

CHP’nin Afişleri

 

Siyasi partilerin seçim sürecinde kullandığı enstrümanlardan biri de bilboardlarda ve gazetelerde yayımladıkları afiş ve ilanlardır. Siyasi partiler böylece daha geniş bir seçmen kitlesine ulaşmaya çalışmışlardır.

Bu seçimlerde hazırlanan afişlerin ne estetik, ne de iletişim açısından çok başarılı olduğu söylenebilir. CHP’nin bir afişinde bu partinin seçmen profilini oluşturan ve farklı toplumsal kesimleri temsil eden birer kişi yer almıştır. İlan CHP’nin bu seçimde, öncekilere kıyasla, daha geniş seçmen kitlesinden oy almayı hedeflediğini gösteriyordu. Bu kesimler arasında kadın, erkek, memur, işçi, genç, yaşlı, bıyıklı, bıyıksız, başörtülü veya başı açık vs. yer almaktaydı. İlanda yer alan mesaj ve slogan ise şöyledir: “Halkımızı ezdirmeyeceğiz, Devleti böldürmeyeceğiz, Ülkeyi soydurmayacağız. Şimdi CHP Zamanı”

CHP’nin en çok tartışılan ilanı ise “Yalanı da al git” başlıklı ilanları olmuştur.  Bazı gazetelerde yayınlanan bu ilanda kepenkleri kapanmış dükkanlar, AK Parti’nin “Yeni Dönemde Kobilere Daha Fazla Kredi Tam Destek” sloganın yer aldığı bir bilboard ve “Yalanı da Al Git!” yazısı yer almaktaydı. İlanın alt kısmında ise CHP’nin logosu ve “Şimdi CHP Zamanı” şeklindeki sloganı yer allıyordu. İlanda kullanılan fotoğraf İstanbul Levent'teki Atatürk Oto Sanayi Sitesi'nde dükkanların yer aldığı bir sokağı gösteriyordu. Konuya ilişkin olarak Samanyolu Haber’den Seyit Kılıç’ın hazırladığı bir haberde, dükkan sahibi esnafın, gazetelerde kendi dükkanlarının fotoğrafını CHP reklamında kullanıldığını görünce, adeta şaşkınlık yaşadıkları dile getiriliyordu. Esnaf açıklamalarında, iflas etmediklerini, bu bina satıldığı ve yıkılıp yerine yenisi yapılacağı için karşıdaki binalara taşındıklarını ifade ediyordu. Ancak ilandaki fotoğrafın bir bölümü kesilip çıkarıldığı için bu kişilerin taşındıkları dükkanlar yer almıyordu. Bu arada AK Parti seçmeni olmadığını belirten bir işyeri sahibi işlerinin iyi olduğunu ve geçim sıkıntısı çekmediğini açıklıyordu.

Baykal’ın Erdoğan’ı televizyon ekranında tartışmaya davet etmesi ve Erdoğan’ın olumlu bir cevap vermemesi üzerine, Baykal gazetelere ilan verme yolunu denemiştir. İlanda bir stüdyoda iki koltuğu olan bir masanın kenarında kameraların karşısında bekleyen Baykal’ın görüntüsü ve üst kısımda ise “Ben Buradayım Sen Nerdesin” mesajı yer almaktadır.

CHP’nin hazırladığı ve sinema filmi afişlerine benzer bir ilanı ise “Büyük Vurgun” başlığını taşıyordu. Afişte Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Kemal Unakıtan ve Binali Yıldırım’ın görüntüleri yer alıyordu.  İlanda bu kişilerin yaptıkları yolsuzlukların seçmene hatırlatılması amaçlanmıştı.

Diğer bir ilan ise “Tayyip’in karnesi” adını taşımaktadır. İlanda Erdoğan’ın son beş yıllık icraatlarının bilançosu yer alıyordu.

 

AK Parti’nin Afişleri

 

AK Parti’nin afişleri aslında 3 Kasım 2002 seçimlerinde ANAP’ın kullandığı konsepte benzer biçimde hazırlanmıştır. İkisi arasındaki fark ise birinin muhalefet partisinin seçmenlerinin söylemlerini, ötekinin ise iktidar partisinin söylemlerini dile getirmesidir. Bu tarz afişler seçmenlerin kendilerini ilandaki kişilerle özdeşleştirmeleri bakımından önemlidir. O nedenle partilerin oyuna talip olduğu bütün seçmen kitlesinden birer örneği bu tür afişlerde kullanmasında yarar vardır.

AK Parti’nin afişlerinde en çok dikkati çeken nokta, moda tabirle,  in ve out’ olanlarla ilgilidir. Sözgelimi bu posterlerde gecekondularda oturanlar, yaşlılar, başörtülüler, emekliler, muhafazakarlar, dindarlar vs. out, makyajlı güzel kızlar, yakışıklı gençler, orta sınıf ve üstü insanlar vs. in’di. AK Parti’nin bu tür afişleri sanki bir biçimde bu partinin kendi çekirdek tabanına ve geçmişine nasıl yabancılaştığının açık bir göstergesi gibi de duruyordu. Eğer AK Parti tematik afişler hazırlıyorsa, bu ilanlarda kendisine oy verecek bütün seçmen kitlesinden birer örnek kullanması gerekirdi.

AK Parti gazetelere verdiği ilanlarda ise daha akıllıca bir yol izleyerek somut mesajlar vermiştir. AK Parti’nin kullandığı bu ilanlar “Beş Yılı Kaybetme. Yine Kazan”, “Güçlü iktidar, Güçlü Türkiye” ve   “Siz kime oy veriyorsunuz?” başlıklarını taşıyordu.  Son ilan özellikle CHP’nin hazırladığı “Tayyip’in Karnesi” başlıklı ilana bir cevap niteliğindeydi.

AK Parti açısından dikkati çeken başka bir ilan ise Hukukçular Derneği’nin verdiği “Milletin adamları” başlığını taşıyan ve Menderes, Özal ve Erdoğan’ın yer aldığı ilanlardı.  Milli Görüş çizgisinde olan bir derneğin gazetelerde yayınladığı ilanda, Erdoğan’ın Milli Görüş’le değil Menderes’le ve Özal’la ilişkilendirilmesi dikkat çekiciydi.

 

 DP’nin Afişleri

 

DP’nin afişlerinde AK Parti ve CHP’ninkilere oranla göze çarpan farklı bir özelliği vardı, o da Mehmet Ağar’ın imajı ile ilgili bir vurgunun olmasıydı. DP bir görselinde Mehmet Ağar’ı şöyle tanımlıyordu:

“İşçi, çiftçi, köylü, sanayici, memur, esnaf, emekli, asker, işsiz babası; eğitimci, polis, aile babası; işadamı, devlet adamı, millet adamı, Demokrat Parti Genel Başkanı, Türkiye’nin yeni lideri Mehmet, Mehmet Ağar.” Bu oldukça karmaşık bir ifadedir. Ağar, eğer hayatında bu kadar iş yapmışsa bu onun için olumlu bir şey olmasa gerekir. Ağar’ın işçi - işveren ya da devlet - millet adamı vs. gibi bu kadar tezat kesimlerin babası olması mümkün değildir.

Öte yandan DP gazetelerde yayınladığı ilanları “Biz bu oyunu bozacağız” başlığını taşıyordu. İlanda bir taraftan iktidarın icraatı eleştirilirken diğer taratan da ANAP ile DYP’nin birleşme sürecine ilişkin açıklamalar yer alıyordu.

 

MHP’nin Afişleri

 

MHP’nin afiş ve ilanları ise iki türden oluşuyordu; birincisi Devlet Bahçeli’nin fotoğraflarının, ikincisi ise sadece sloganların ve mesajların yer aldığı ilanlar. İlanlarda Bahçeli çok soğuk gösteriliyordu; mesajlar da diğer partilerin mesajlarına oranla daha sertti.  Oysa hem CHP hem de AK Parti’nin ilanlarında  kullanılan seçmen görselleri son derece pozitifti.

Öte yandan MHP kampanya stratejisini ağırlıklı olarak terör üzerine kurguladığı için posterlerinde de terör ve bölücülüğe vurgu yapılmıştır.

 

Genç Parti’nin İlanları

 

Cem Uzan’ın Posta, Akşam, Sabah ve Vatan gibi gazetelerde verdiği ilanlar sade ve akılda kalıcıydı. Bu ilanlar şu mesajları içeriyordu:  “Şehitlerimizin hesabı sorulacak. Artık analar ağlamayacak.”, “Barajı aştık. Mazot 1 YTL olacak”, “Her işsize 350 YTL maaş. Ezilenler iktidar olacak”, “Mazot 1 YTL olacak. Ezilenler iktidar olacak”, “Fındık 8 YTL olacak. Ezilenler iktidar olacak”, “ÖSS ve harçlar kalkacak. Ezilenler iktidar olacak”.

Bu spotlardan da anlaşılacağı üzere Genç Parti ilanlarında daha çok somut ve günlük ihtiyaçlara vurgu yaparak hedef kitlesini ikna etmeye çalışmıştır.

 

Son Söz Yerine

 

Medya, kendi kurumsal çıkarları nedeniyle iktidara en yakın partilere ve ana muhalefet partisine göreceli olarak daha çok yer verirken, seçim barajının altında kalma ihtimali yüksek olan siyasi partilerin çalışmaları görmezden gelinmektedir. Bu politikalar siyasal partiler açısından haksız ve eşit olmayan bir rekabete yol açmaktadır.

22 Temmuz seçimleri sürecinde gerçekleştirilen kampanyalarda medyayı en iyi ve başarılı bir biçimde kullanan parti, AK Parti olmuştur. İktidar olmanın sağladığı avantajları başarıyla kullanan AK Parti medya gündemini istediği şekilde etkilemeyi başarmıştır. Rakip siyasi partiler ve liderlerine ilişkin bir dizi özel belgeyi medyaya sızdıran AK Parti, kendisini destekleyen gazetelerin yardımıyla, rakiplerini hep savunma pozisyonuna kalmaya mahkum etmiştir. 

Medya haberlerde kullandığı söylemle seçim süreci öncesinde yaratılan kutuplaşma ve çatışma siyasetini daha da tırmandırmıştır. Oysa medyanın toplumu aydınlatarak, seçimleri savaş olarak değil demokratik bir yarış olarak algılamalarına vesile olabilir. Bu nedenle bundan böyle medya, kendi çalışmalarını gözden geçirerek ilerideki seçimlerde kullanacağı söylemlerin medya etiğine daha uygun olmasını garanti altına almalıdır.

Siyasi parti liderlerinin televizyon ekranlarına çıkarak tartışmamaları, Türk seçim kültürü açısından önemli bir eksiklik olarak değerlendirilebilir.  Liderlerin televizyonlarda bir değil, en az iki kez tartışmaları, seçmenlerin liderlere ve politikalarına ilişkin karşılaştırma yapmalarına imkan sağlayacak ve onların karar verme sürecini daha da kolaylaştıracaktır.

Seçimlerde siyasi partiler arasındaki rekabetin eşit bir hale getirilebilmesi için siyasi parti reklamlarının radyo ve televizyonlarda yayınlanması konusunda yeni yasal düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.

 

Referanslar

1- Alexander, D. (1993). How You Can Manipulate The Media. Colorado: Paladin Pres.

2-Voss, D. R. (2002). “Right Sound Bites”, R. Faucheux (ed.), Road To Victory. Iowa: Kendall/Hunt Publishing.

3-Kaid, L. L. ve Holtz-Bacha, C. ( Eds). (1994). Political Advertising in Western Democracies. Sage: London.

4-Open Society Institute, (2005). Avrupa’da Televizyon: Düzenleme, politikalar ve bağımsızlık. Ankara: EUMAP Türkiye Koordinatörü İstanbul Politikalar Merkezi.

 

 



* Bu çalışmada adı geçen tüm gazeteler 2007 tarihlidir. Alıntılarda sadece gün ve ay belirtilmiştir.

En Son Haberler YENİ

Referandum Kampanyaları, Cumartesi Günü…

Referandum Kampanyaları, Cumartesi Günü Başkanlık Referandumu Paneli’nde Tartışılacak

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü tarafın

Devamını Oku...

CALL FOR CHAPTERS: CONTEMPORARY APPROAC…

Description   For a sound and working…

Devamını Oku...

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İs…

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İstanbul’da Tartışılacak

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü tarafın

Devamını Oku...

TASAM’dan 8 Yeni Kitap…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasis…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasisinin Stratejik Rolü

Doç. Dr. Abdullah ÖZKAN tanbul Ünive

Devamını Oku...

TASAM Yeni Adresine Taşındı…

TASAM Yeni Adresine Taşındı

TASAM, İstanbul Merkez Ofisi Tarihî Yar

Devamını Oku...

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:…

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:Efsaneler,Gerçekler...

Prof. Dr. Ferruh Uztuğ Türkiye’de siya…

Devamını Oku...

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen…

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen Fikri: Medeniyet Kavramına Giriş

  Doç. Dr. İbrahim Kalın “…

Devamını Oku...

Liberalizmin Soy Kütüğü…

Liberalizmin Soy Kütüğü

  Yıldız Teknik Ünv. Sosyoloji B…

Devamını Oku...

“Stratejik Vizyon” Ödülleri Sahiplerini…

“Stratejik Vizyon” Ödülleri Sahiplerini Buldu

 Ülkemizin önde gelen düşünce kuruluşlar

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4

Çok Okunan Makaleler

İngilizce Makaleler…

Seçim Sistemleri…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Sertifikalı Siyasal Eğitim Pro…

Sertifikalı Siyasal Eğitim Programı

“SİYASET OKULU” PROJESİsp; 

Devamını Oku...

“Kamuoyu Oluşturma” ve “Gündem…

Türkiye’de gündem belirleme konusunda ça…

Devamını Oku...

Türkiye'de Seçimler…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Kamuoyu…

KAMUOYU Kamuoyu kavramı, siyaset b…

Devamını Oku...

Kadromuz…

Siyasal Kültür…

Her siyasal sistemde, toplum üyelerinin…

Devamını Oku...

Siyasal Partiler…

<!-- /* Font Definitions */ @font-fa…

Devamını Oku...

Çalışma Konularımız…

 - Küresel süreçte Türk siyasetindeki ge…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3