1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer
Giriş Kayıt

GİRİŞ YAP

Username
Şifre *
Beni hatırla

YENİ HESAP EKLE

(*) ile işaretli alanlar zorunludur .
Name
Username
Şifre *
Şifre Doğrula *
Email *
Email Doğrulal *
Captcha *

Brüksel Uçaklarının Yolcuları

BRÜKSEL - Türk Hava Yolları İstanbul ile Brüksel arasındaki uçuş sayısını artırıyor. Haftada 17’den 21’e çıkarıyor. Her gün Avrupa başkenti ile eski imparatorluklar başkenti arasında üç uçuş olacak bundan böyle. Bir süredir Ankara’dan da doğrudan uçuşlar başladı fakat henüz seyrekler. Ulaşım hatlarında Ankara-Brüksel ekseni esas olarak İstanbul’dan geçiyor. Belki simgesel bir anlamı da vardır bu durumun.
Daha çok uçuşu gerekli kılan ticari nedenlere paralel olarak, 2009 yılının başından itibaren Brüksel’de Türkiye bağlantılı etkinlikler artışta. Halbuki bu dönemde AB gündeminde öncelikli olarak Türkiye yok. Küresel ekonomik kriz, iklim değişikliği ve enerji politikaları, yaklaşan Avrupa Parlamentosu seçimleri, Lizbon Antlaşması’nın İrlanda’da tekrar referanduma sunulması gibi konular ön planda.
Özel olarak AB’nin genişleme dosyasında da, her dönem açılan iki müzakere başlığı dışında Türkiye sıcak bir konu değil. Yalnızca Nabucco doğalgaz hattı görüşmelerinin üyelik sürecine stratejik etkisi söz konusu olabilir. Biraz da Davos-Gazze ekseninden olumluluk ve olumsuzluğu yumağı yansımalar. Türkiye ancak yıl sonuna doğru, Kıbrıs bağlamında genişleme gündeminde birinci madde olacak.
Bu arada Hırvatistan ile müzakerelerde son aşamalar yaklaşıyor. Fakat AB üyesi Slovenya, eski Yugoslavya federasyonu ortağına zorluk çıkarmakta. Sınır anlaşmazlıkları yüzünden bazı müzakere başlıklarını veto ediyor. Diğer bir genişleme dosyası Balkanlar. Sırbistan, Makedonya ve Bosna için bir yol haritası çizme çabaları sürmekte. Yeni bir konu ise İzlanda. Çöken bankacılık sisteminin enkazı altında kalan bu ülke en sol şeritten hızla AB üyeliği yoluna girebilir.

Türkiye’de derin Avrupa
Türkiye Brüksel gündeminde bu nedenlerden dolayı ön sıralarda değil. Fakat siyaset, ekonomi, teknoloji gibi farklı alanlarda Brüksel Türk etkinliği kaynıyor. Bu durum simetrik olarak Türkiye için de geçerli. Gündem yerel seçimler, yolsuzluklar, kriz, IMF, Ergenekon, Davos ve değişmez madde futbol ile dolu. Diğer yandan, toplumun farklı katmanlarında AB bağlantılı çalışmalar yayılmakta. Sivil toplum platformları akademik dünya, yerel yönetimler, özel sektör ve bürokrasi gibi her kesimde dikkat çeken bir değişim var. AB konusu olması gereken niteliğe doğru bir evrim içinde: kendi başına bir alan değil, çalışma ortamının ve toplumsal yaşamın her alanda içselleştirdiği bir boyut. Bir mucize veya tuzak arayışı değil, küresel ve yerel gerçekler ışığında bir kalkınma projesi.
Bu çerçevede örneğin Kagider kadın girişimcilik projelerini Avrupa ufkuna taşıyor. Türkcell yayınladığı yeni AB bülteni ile de bilgi toplumuna önemli bir hizmet veriyor. Veteriner Hekim Platformu internette önemli bir AB bilgi akışını başarıyor. Her ilde belediyelerde, vilayetlerde, güvenlik, ulaştırma, sağlık, sanayi, turizm ve tarım ile ilgili kurumlarda AB çalışmaları çoğalıyor. Üniversiteler AB’nin eğitim ve öğrenci değişim programlarıyla dünyaya açılıyor. Teknoloji projeleri, altyapı yatırımları, kadın hakları, kültürel miras, doğa veya kamu sağlığını koruma amaçlı girişimler AB sürecinde destek buluyor. Odalar, AB bilgi büroları, dernekler çalışıyor. Toplum çalışıyor, somut işlerle uğraşıyor, ilerliyor. Bu hareketlilik yavaş yavaş Brüksel’e yansıyor.
AB başkentindeki Türkiye trafiğinin siyasal çerçevesi 2009 başından itibaren daha iyi belirginleşti. Geçen yılı hükümet AB’ye uyum için Ulusal Program’ı meclisten geçirerek, ana muhalefet de AB’ye tam üyeliğe daha ayrıntılı destek veren yeni bir program ve Brüksel’de etkin bir temsilcilik açarak kapatmıştı. Ocak başında AB için ayrı bir devlet bakanlığı tesis edildi. Yeni başmüzakereci ve AB Genel Sekreterliği yenilenmiş bir siyasal irade desteği ile dosyalar üzerinde çalışmaya başladı. Başbakan Brüksel’e dört yıl aradan sonra geldi. Uluslararası iletişimin çağdaş gerekleri açısından eksikleri olan bir ziyaret de olsa, sonuçta mevcut duruma göre ilerleme kaydedildi. Bu arada CHP’ye AB çevrelerinden tazelenmiş açılımlar, davetler ve ziyaretler çoğaldı. AB hedefinin siyasal partiler arası bir rekabet alanı olarak daha nitelikli politikalara kavuşması fırsatı doğmakta.
Siyasetin kendi mantığına dayalı geniş gri tonlar paletinin ötesinde, son dönemde her boyutta etkinlikler artmaya başladı. İstanbul-Brüksel uçakları, kalabalıklaştı. AB başkentinde Türk yüzler çeşitlendi. Halihazırda Brüksel’de yerleşik Türk temsil mevcudiyeti iyi bir seviyede: AB, NATO ve Belçika nezdinde büyükelçilikler, Başkonsolosluk, medya, CHP, İKV, TR+, İstanbul Merkezi, Yalova Belediyesi, Tösed, Arı, Tuskon, Kagider, ABHaber.net, Tur&Bo, Eurochambres nezdinde TOBB, ETUC nezdinde Türk-İş, DİSK ve Hak-İş, Euratex’de İTKİB, YES’de TÜGİAD ve BUSINESSEUROPE nezdinde TÜSİAD ve TİSK temsilcilikleri...

Brüksel’de Türk trafiği
Yalnızca yılın ilk aylarında birçok etkinlik, bazen aynı zaman ve mekanda gerçekleşti. Örneğin geçen hafta Avrupa Parlamentosu’nda BOSMIP kokteyli vardı. Bu AB fonları destekli bir iş dünyası eğitim programı. Katılanlar yeni AB ülkeleri Bulgaristan ve Romanya ile müstakbel üyeler Hırvatistan ve Türkiye’nin özel sektör temsil kurumları uzmanları. Rekabet mevzuatı, enerji ve ulaştırma ve enerji politikaları ve iş yerinde sağlık ve güvenlik standartları gibi konuları kapsıyor. Katılımcılar o gün Brüksel’de AB Komisyonu üyeleri ve BUSINESSEUROPE dahil birçok ziyarette bulunmuşlardı. Doğal olarak da sık sık Türkiye konuşulmuştu, genelde yapıcı tonlarda. Zaten BUSINESSEUROPE, Avrupa Özel Sektör Konfederasyonu olarak AB karar alma süreci içinde çok önemli bir etki alanı oluşturmakta. Haftada birçok kez gerçekleşen toplantılarından TÜSİAD ve TİSK uzman ve temsilcileri eksik olmuyor. Hatırlatmak gerekir ki, Türkiye’nin AB üyeliği sürecine en kilit desteği veren Avrupa özel sektörü ve sendikalardır.
Aynı gün Avrupa Parlamentosu’na gelenler girişte iki farklı toplantı duyurusu ile karşılaşmaktaydılar. Biri Kürt Konferansı olarak bilinen ve bazı yönleriyle terörden kendini ayıramamakla eleştirilen girişim. Diğeri ise Tur&Bo ve Avrupa Parlamentosu tarafından düzenlenen ‘Türk Ar-Ge’ günü. Etkinliğe çok sayıda bilimsel araştırmacı, Devlet Bakanı Prof. Mehmet Aydın, Avrupa Komisyonu üyesi Janez Potocnik, TÜBİTAK Başkanı Prof. Nükhet Yetiş, AB yetkilileri ve iş dünyası katıldı. AB projelerine Türk katkısı, ortak girişimler ve gelecek yönelimleri konuşuldu. Aynı hafta değişik AB platformlarında Türkiye üzerine birçok konferans vardı. Birinde konu ESI tarafından hazırlanan “İstanbul: gerçekler, korkular ve umutlar” başlıklı film ve sonrasındaki paneldi. Diğer ikisi ise ana teması laiklik olan konferanslar. Bu vesilelerle Türkiye’den Ural Aküzüm, Gülsün Bilgehan, Nigar Göksel, Soli Özel ve Prof. Hakan Yılmaz gibi değerli konuşmacılar AB çevreleriyle analizlerini paylaştılar. Tabii konu bazen de kültür oluyor. Yazar Elif Şafak’ın İstanbul Merkezi’nde okurlarıyla buluşması gibi.
Ocak başında Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin Muhafazakâr Dostları grubu kuruluşunu kutlamıştı. Şubatta ise, İngiliz İşçi Partisi önderliğindeki Türkiye Dostları grubunun Avrupa Parlamentosu’nda CHP’nin de katkısıyla açılışına sıra geldi. Parlamento’nun diğer iki önemli grubu Liberaller ve Yeşiller de Türkiye konusunda yapıcı bir etkinlik içindeler her zaman. Örneğin Liberaller Ar-Ge gününden sonra mart ayında Kagider ve TÜSİAD ile ortak olarak Türkiye’de kadın hakları ve AB süreci üzerine bir konferansa destek oluyor. Aynı günlerde TÜSİAD’ın girişimiyle kurulmuş olan UBCCE (Karadeniz ve Hazar Özel Sektör Konfederasyonu) temsilcileri Brüksel’e gelerek AB Komisyonu üyeleri ve diğer yetkililerle görüşecek. CHP Başkanı Deniz Baykal da önde gelen düşünce kuruluşlarında konferans ve AB Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu ile görüşmeler için davetli. Başmüzakereci Egemen Bağış ise Ankara-Brüksel hattında en çok uçuş mili toplamaya aday yolcu.

Anadolu semalarında Avrupa
Tüm bu trafikle eşzamanlı olarak Brüksel’deki olağan etkinliklerde de Türkiye kaçınılmaz bir konu. AB dönem başkanı Çek büyükelçiyle bir öğlen yemeği, genişlemeden sorumlu Komisyon üyesi Olli Rehn ile kahvaltı, ABD Başkanı Obama’nın yeni yönetiminin Brüksel gezisi dahilindeki toplantılar, Çin temsilciliklerinin Öküz Yılı’na girişi kutlama törenleri veya uluslararası medya mensupları ile bilgi toplumu tartışması gibi farklı etkinliklere bir Türk temsilci olarak katılınca, konunun arada bir Türkiye’ye gelmesi doğal. Yeter ki akılcı, somut verilere dayalı, ulusal, Avrupalı ve küresel boyutları dikkate alan yaklaşımlara özen gösterilsin.
Kuşkusuz, bu etkinlik yoğunluğunun asgari artı değeri yeni tanışıklıklar, daha çok bilgi ve daha geniş görüş açısı olmakta. Bazen bu yönde en ilginç katkı hiç beklenmedik bir şekilde beliriveriyor. Adana Edirne, Gaziantep ve Antalya’dan lise öğrencileri çıkıveriyor karşınıza, Brüksel’de. İzlenimlerini paylaşıyorlar ilk AB gezilerinin:
- ‘Daha soğuk bekliyorduk, halbuki herkes sıcak yaklaştı bize’.
- ‘Kentler düzenli, temiz, uygar’
- ‘Çocuk az sokaklarda’.
- ‘Önyargılar var fakat tartışmaya ve öğrenmeye açıklar’.
- ‘AB üyesi olmak için çok çalışmalıyız’.
- ‘Genciz, başarırız’...
Bu değerlendirmelerin sahipleri Milli Eğitim Bakanlığı, Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği ve AB Bilgi Büroları Ağı işbirliğinde düzenlenen öykü yarışmasında ödül alan öğrenciler: Dilan Yaman, Yunus Emre Yıldız, Sonay Tepe, Merve Sağ ve Gülçin Koç. Savaşta çocuklar, Türk ve Yunan balıkçının dostluğu, Balkanlar’da çatışmalar, I. Dünya Savaşı, kadın-erkek eşitliği ve genç kızların eğitimi gibi konulardan aldıkları ilhamla yazmışlar öykülerini. Öğretmenleri ve AB bilgi bürosu yöneticileriyle Brüksel’de başarılı bir gezi sonunda konuştuk gözlemleri hakkında.
Anadolu gezilerinin her zaman ufuk açıcı deneyimleriyle Brüksel’de karşılaşmak daha da etkileyici. Bir kere daha anladık ki, İstanbul aktarmalı Ankara-Brüksel uçuşlarının çok ötesinde bir Avrupalı Türkiye var.

2010 yılbaşı için erken yazı

BRÜKSEL - Türkiye ve dünya için 2008 yılı pek de iyi geçmemişti. O dönemi anımsayınca, 2010’a yönelik iyimserliğin anahatları belirginleşiyor. 2008 parlak bir yıl değildi. Kötü şeyler yaşanmıştı 2008’de:
Uluslararası ekonomik sistem neredeyse çöküyordu.
ABD’den başlayan mali sarsıntılar küresel bir depreme dönüşmüştü. Krizin sismik dalgaları kısa sürede tüm ülkelere ulaştı. Bunun sonucunda Washington’dan Paris’e kalkınmış dünya başkentlerinde gerektiğinde piyasalara mali destek veren ve daha iyi düzenlemeye çalışan sosyal demokrat/liberal senteze dayalı politikalar genelleşti. Japonya uzun süren durgunluktan tam çıkıyor, Çin yılların ekonomik büyümesi ve döviz birikimini küresel güce dönüştürme aşamasına yaklaşıyor, Rusya zayıflayan süper güç konumunu enerji kaynaklarıyla tazelemeye çabalıyorken bozuldu işler. Uluslararası ticaret ve sermaye hareketleri aniden yavaşlayınca Brezilya, Hindistan, Malezya, Türkiye ve Polonya gibi hızla büyüyen ülkeler de büyük darbe aldılar. Zaten buzdağı da Titanik’e yalnızca bir ucundan çarpmış, geri kalan bölümleri ‘teğet’ geçmişti.
Uluslararası siyasal sistem çatırdıyordu.
Sekiz yıllık W.Bush dönemi ABD’nin dünyadaki etkisini zayıflatmıştı. Terörle mücadele için 11 Eylül saldırıları ertesinde geniş bir uluslararası destek ile yola çıkan W. Bush yönetimi, 2008 yılını dünya kamuoyunun ayakkabı saldırısı altında tamamlamıştı. Aslında mutlak bir Irak fiyaskosu yoktu ortada. Başarısızlığın esas formülü yüzeysel dünya görüşü, dinsel dogmalar, tek taraflı diplomasi, kısa vadeli ekonomik çıkarcılık ve uluslararası iletişim zafiyeti etkenlerine dayalıydı. ABD’nin bu durumu tüm dünya siyasal ortamını bulandırmıştı. Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, küresel iklim değişikliğine karşı Kyoto anlaşması ve enerji piyasaları da bu olumsuzluğun etkisine maruz kalmıştı. Bu ortamda Rusya’nın Gürcistan çatışması da rahat bir hareket alanı buldu. Ayrıca, kalkınmakta olan dünyada ve İslam aleminde, ABD’ye karşı oluşan kamuoyu tepkileri genel bir Batı karşıtlığına dönüşmüştü. Bu ülkelerin dünyaya açık, demokratik ve eğitim seviyesi yüksek toplumlar olmasından kaygı duyan kesimler, W. Bush yönetiminin hatalarından beslendiler.
Avrupa Birliği için de 2008 verimsizdi.
Bir Birlik ki elli yıldır sürekli genişliyor ve derinleşiyor. Önce altı, şimdi yirmiyedi, yakında otuz küsur ülke. İlk başlarda ortak pazar, ortak tarım politikası, ulaştırma, rekabet vesaire derken, dünya düzeninde kuralları, mevzuatı, ve dış politikalarıyla somut bir ekonomik ve siyasal birlik. Aynı zamanda kendi içinde birçok ayrıntı, istisna ve çatışmaya dayalı karmaşık bir kurumsal yapı. Lizbon Antlaşması ile AB daha etkin işleyen bir karar sistemine kavuşmak üzereydi. Ne var ki antlaşmayı tüm üye ülkeler onaylamalıydı ve İrlanda’da buna yönelik referandum ‘hayır’ demişti. AB işte bu hüsranla ekonomik krizi, yeni genişleme dosyalarını, her ülkenin iç siyasetinin AB düzeyinde yansıyan etkilerini, dış ilişikiler dosyalarını 2008 yılında yönetmeye çabalamıştı.
Türkiye ise özgün kriz üretme rekorunu kırmıştı.
Türk siyasetinin olumsuzluk üretme yeteneği 2008 yılında evrensel bir kabul gördü. Parti kapatma davaları, devlet içi çeteleşme tutuklamaları, basın özgürlüğüne müdahale vakaları, ekonomik yönetim zaafları, muhalefet yalpalamaları, yolsuzluk salgınları, etnik kimlik saplantıları, mahalle baskıları, ... AB ile ilişkilerde ise daha 2008 yılının ilk aylarında ufuk kararmıştı: “Bu yıl AB yılı olacak”. Şubat ayının ortasında, içinde bulunulan yıl için gelecek zaman fiil çekimli cümle kurmak bir yönetim zafiyetiydi. Çağdaş demokrasilerde seçmen bu işe çok bozulur. Özel sektörde olsa, böyle zaman aşımına uğramış bir söylem şirketin değerini veya işi kaybettirir. Sonuçta Türkiye’nin AB süreci ivmesini, yoğunluğunu ve gücünü kaybetti. Aslında kaybedilen Türkiye için ekonomik çekim, toplumsal özgüven ve uluslararası saygınlık gücüydü.
İyi eğilimler de vardı.
2008’de ABD’de yeni bir başkan için seçmenler cüretkâr davrandılar, umuttan yana oy verdiler. Ekonomik kriz dalgaları karşısında Batı dünyası göreceli bir eşgüdümü başardı. AB’de dönem başkanı Sarkozy, Berlin dışında hemen hemen tüm önemli başkentlerin takdirini toplayan bir atılganlık sergiledi. Türkiye dış ilişkilerde Kafkasya ve Ortadoğuda başarılı bir bölgesel güç ve arabulucu rolü üstlendi. Ekonomik dalgalanma ortamına rağmen Yatırım Ajansı (
www.invest.gov.tr) başarılarını sürdürdü. İç siyasette kazan fokurdarken, toplum çok daha çoğulcu ve rahat bir tartışma ortamına doğru evrim içine girdi.
2009 çok daha iyi geçti
Bu olumsuzluklar ve kaygılarla başlayan 2009 yılında hiçbir şey hemen düzelmedi doğal olarak. Yıl içinde önce ekonomik kriz dünyayı iyice sardı, sıktı, neredeyse boğacaktı. Fakat 2008’den itibaren alınan ekonomik önlemler ve yenilenen siyasetler sayesinde 2010 yılı daha rahat başlıyor. İşte 2009 yılının olumlu gelişmelerinden bir demet:
Ekonomi toparlandı.
Yıl ortasına doğru küresel ekonomik gidişat dibe vurdu. Aylık büyüme, dış ticaret ve yatırım verileri düşme rekorları kırdılar. İşsizlik her toplumda kanayan sosyal yaralar, ekonomik kısır döngüler ve siyasal aşırılıkların yeşerdiği bir zemin oldu. Fakat, eşzamanlı olarak somut düzelme eğilimleri toplumların yakın geleceğe umutla bakabilmelerini sağladı. En karanlık nokta geçilmişti.
Tünelin ucundaki ışık görülmeye başlandı. Ekonomik aktörlerin girişimciliği, teknolojik yenilikçiliği ve sosyal sorumluluğu bu süreçte anahtar rol oynadı. Hükümetler içine kapanmacı eğilimlere direnerek ekonomik büyümenin geri dönüşünü desteklediler.
Yeni bir küresel düzenin ilk adımları atıldı.
G-20 girişimi baharda Londra zirvesinde iyice şekillendi. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu dünyanın önde gelen ekonomilerini bir araya getiren bu girişim küresel ortama berraklık getirdi. Birleşmiş Milletler, IMF ve Dünya Bankası yeniden yapılanmaya, Dünya Ticaret Örgütü’nde tıkanıklar aşılmaya, uluslararası mali kurallar daha saydam ve etkin olarak tanımlanmaya başlandı. AB’nin 2008 sonunda aldığı iklim değişikliği ve temiz enerji kaynaklarına yönelik kararlar ABD’nin de desteğiyle tüm dünyayı etkisine aldı. Böylece uluslararası gündem sonunda gerçek acil önceliğine kavuştu.
Avrupa gerçekçiliğe geri döndü.
AB 2008 yılını başarılı bir zirve ile bitirmenin verdiği hızla 2009’u toparlanma yılına dönüştürdü. Kurumsal reformunu Lizbon Antlaşması’nın İrlanda dahil tüm üye ülkelerce onaylanması ile tamamladı. Haziran ayındaki Avrupa Parlamentosu seçimleri sonrasında AB Komisyonu, iki buçuk yıllığına seçilen bir AB Başkanı ve Dışişleri bakanıyla çok daha belirgin bir küresel siyasal aktör kimliğine kavuştu. Avrupa özel sektörünün de talep ettiği yönde, Balkanlar ve Türkiye’ye doğru genişleme hedefine önem verildi. Genişlemenin AB’nin küresel ekonomik rekabet gücüne sağlayacağı katkılar Avrupa halkları
tarafından daha iyi anlaşmaya başlandı.
ABD küresel önderliğe geri döndü
Tüm bu gelişmelerin esas tetikleyici gücü Başkan Obama yönetimi oldu. Ülkenin her alanda en iyileri arasından seçtiği muazzam bir insan sermayesini bir araya getiren yeni ABD yönetimi ilk yılına zor koşullarda başladı. Önce iyimserlik, sonra kısa bir hayal kırıklığı korkusu dönemlerini atlatarak, dünyada birçok alanda değişime yön verdi. ABD ekonomisi yıl sonuna doğru büyümeye dönerken, sağlık ve emeklilik sistemleri yeniden yapılanmaya başladı. Diğer yandan, karbondioksit yayılımı ve iklim değişikliğine karşı yenilenebilir enerji kaynakları, yeni üretim ve tüketim eğilimleri ve yepyeni teknolojik ilerlemelerin ufukta göründüğü 2010’lu yıllara geçildi. Uluslararası arenada Obama kendine açılan krediyi iyi kullandı. Washington DC’den bakıldığında Pekin, Brasilia, Yeni Delhi, Ankara, Kahire, Nairobi gibi başkentler artık çok daha yakın. AB ile ise, yeni bir Transatlantik Ekonomik Alan projesi arşivden masaüstüne geri döndü.
Türkiye de yükselen yıldızlığa geri döndü
Yerel seçimler sonrasında siyaset nispeten olağanlaştı. Bir sonraki hedef olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri yavaş ve derinden kendini hissettirmeye başladı. Türkiye için 2009 bilançosu olumlu:
* Ekonomi daha iyi: odaklanmış bir IMF programı, etkin ekonomi yönetimi, kayıt
dışına karşı somut uygulamalar, özel sektöre açık, sendikalar, meslek örgütleri ve sivil toplumla iç içe bir çağdaş siyaset anlayışı ...
* AB’ye uyum sürecinin tekrardan ciddi bir siyasal liderlikle işlemeye başlaması ekonomi için de çok önemli bir oksijen kaynağı oldu. Paralel olarak, kapsamlı bir iç iletişim kampanyası ile Türk halkına AB konusunda bazı gerçekler iyi anlatıldı: “AB ne bir tuzak, ne de bir mucizedir. Yalnızca küresel düzende ulusal çıkarları daha etkin koruma ve bir uygarlık sistemidir. AB’ye uyum ise bir taviz paketi değil, Türk halkının yaşam standartlarını layık olduğu seviyelere yükseltme programıdır”.
* Kıbrıs sorununda Ankara gelişmelere maruz kalan değil yön veren taraf konumuna geçti. Hava ve deniz limanlarını tekrardan Güney’e açma manevrasını iyi bir zamanlama ve takvime dayalı koşullarla gerçekleştirdi. Böylece AB ile müzakere sürecinin önü bir anda artık karşıt güçlerin tıkamakta çok zorlanacakları bir şekilde açarken, Kıbrıs görüşmelerinde de Türk tarafına güç kazandırdı.
* Ermenistan konusunda da Türkiye’nin açılım politikası verimli oldu. Karabağ sorununda çözüm yakın. Sınırları tanıma meselesi halloldu. Ticaret ve toplumsal ilişkiler sayesinde tarihle barışma süreci her iki
halk için de geri dönülmez bir yola girdi. Bu arada, 2008 yılında yaşanan etnik saplantılı ve farklı düşünceleri ötekileştirme sapmalı toplumsal tutumlar zamanla eridi. Türkiye uluslararası siyasette güç kazandı.
* Enerji alanında en önemli gelişme Nabucco doğalgaz boru hattı projesinin tüm katılımcı ülkelerce imzalanması oldu. Türkiye ayrıca temiz enerji kaynaklarına geçiş için hedef belirledi, kaynak ayırdı ve harekete geçti.
2010’a son derece farklı bir Türkiye gündemi ile giriyoruz: devlet reformu, eğitim, iş piyasası, temiz enerji, bilgi teknolojileri, bölgesel kakınma, PKK terörünün tasfiyesi ve AB süreci. İktidar ile muhalefet arasında müthiş bir rekabet var. Sivil toplum, akademi ve medya da aynı gündeme odaklı. Her kesim en somut hedeflere, hangi kaynaklar, takvim, insan sermayesi ve teknolojiyle ulaşılacağını tartışıyor, projeler geliştiriyor, uyguluyor.
Artık yeni bir umudumuz var. Bu gündemin 2011’de şaşırtıcı olmaması.

Not: Bu yazı 2009 yılı sonunda yazılması temenni edilen bir yılbaşı yazısıdır.
Gerçek olaylar ve kişilerle ilgisi maalesef olamayabilir.

 

Küresel uygarlık krizi…

BRÜKSEL - ‘Şimdiki zamana yoğunlaşmak.’ Güncel sorunlara odaklanmak. Kısa vadede çözüm yollarını saptamak ve gereğini yapmak.

Şirket, devlet, dernek yönetirken, meslek veya aile yaşamında bu zihinsel ve eylemsel yoğunlaşma önemli. Diğer yandan, her şimdiki zaman dilimi geçmiş ve gelecek zamanların sonsuzluğunda seyretmekte. Küresel ve stratejik çerçevenin bilincinde olmanın birçok artı değeri var.

Bugünü anlamak ve güncel sorunları aşmak için başka bir boyutta da düşünebilmeli; geniş zaman önemli.

Dünyanın zamanı

Yaşam yolumuzun ortasında,
Karanlık bir ormanda buldum kendimi.
Doğru yol kayıptı.

Dante 1300’lerin başında tamamladığı (İlahi) Komedya başlıklı eserinde Cennet’ten Cehennem’e inişi bu mısralarla tanımlıyor. Cahit Sıtkı Tarancı’nın ‘Otuzbeş Yaş’  şiirinde olduğu gibi, Dünya gezegeni de yolun yarısında, 4,6 milyar yaşında. Bir o kadar daha yaşayacak, sonra Güneş soğuyacak, patlayacak.
Bir metre küp hacminde bir kutu düşünün. İçindeki kum tanelerinin toplamı evrende hesaplanabilen yıldız sayısına eşit: 10.000.000.000.000.000.000.000. Daha okunaklı bir şekilde şöyle ifade edilebilinir: evrende 100 milyar galaksi var. Her birinde de 100 milyar yıldız. Güneşimiz bunlardan biri. Bir kum tanesi. Gezegenimiz ise, bir kum tanesi bile değil.
Evrenin sonsuzluğunda bu kadar küçük kalan Dünya’nın üzerinde bu kadar zengin bir doğa ve karmaşık bir insanlık uygarlığı olması çok etkileyici. Nice olaylar, icatlar, savaşlar, ihtişamlar, yıkımlar, yaratıcılıklar ve de milyarlarca yaşamlar geldi, geçmekte. Birçok canlı türü var oldu ve kayboldu 4,6 milyar boyunca. Küresel ısınma, buzullaşma, volkanik patlama gibi nedenlerle doğanın dengesi birçok kere değişti. Yaşam yenilendi, devam etti. Milyonlarca yıl yalnızca denizlerin içindeki yaşam türleri ikamet etti yeryüzünde. Daha sonra milyonlarca yıl dinozorlar hüküm sürdü; ta ki uzaydan büyük asteroitin yeryüzüne çarpması sonucunda soyları tükenene kadar. Memeliler bu sayede gelişebildi daha sonraki milyon yıllarda.
İnsan cinslerinin ortaya çıkması 4,6 milyar yıllık gezegen tarihinin yalnızca yüzde 0.15’lik bir bölümünü kapsıyor. Homo Sapiens ise 230 bin yıllık bir geçmişe sahip. Son buzul çağının bitmesi 10 bin yıl önce, yazının gelişmesiyle başlayan tarih 6 bin yıllık. Elektrik 150, otomobil 110, televizyon 60, internet yirmi yıllık zaman dilimlerinde gelişti. Belki de insanlar daha önce de uygarlık kurdular ve yok oldular. Belki de batan uygarlıklar Atlantis ve Mû efsanelerinin dayandığı gerçek bir geçmiş zaman var.

‘Enerjiobur’ uygarlık (*)
İnsanlar binlerce yıl teknik bir ilerleme içinde olmadılar. İlk yontma taş aletlerle mikroçip arasında birkaç yüzbin yıl var. Uzun çağlar boyunca teknolojik ilerlemenin doğa üzerindeki etkileri yerel ve sınırlı kaldı. Sonra 19. yüzyılda Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da sanayi devrimi ile değişim olağanüsütü hızlandı. Dünyanın ekonomik ve ekolojik dengeleri kökten değişti.
Tarihin derinliklerinden 1850’lere kadar olan dönemde insanlığın enerji kaynakları tüketimindeki artış eğrisi çok düşük seviyelerde. İkinci Dünya Savaşı’na kadar uzanan yıllarda ise önce kömür, sonra petrol yükseliyor. Asıl dönüm noktası 1950. Savaş sonrası Batı’da tüketim toplumuna geçiş, bağımsızlaşan eski sömürgelerde patlayan kente göç ve kısmi ekonomik kalkınma ve de teknolojinin küreselleşmesi. Altmış yıl içinde kömür, petrol, doğal gaz, hidrolik ve nükleer enerji tüketiminde muazzam bir patlama kaydedildi. Yıllık miktarlar üçe, beşe, onbeşe katlandı. Son yüz yıl içinde dünya nüfusu beş kat, enerji tüketimi onsekiz kat arttı. İlerleyen uygarlık etobur olduğu kadar aynı zamanda enerjiobur.
İnsanlık tarihinde ilk defa 1950’li yıllarda doğanlar, yaşamları sona ermeden dünya nüfusunun ikiye katladığını gördüler. Yirminci yüzyılın başında dünyalıların yüzde 10’u kentlerde yaşamaktaydı. Nüfusu 1 milyonu geçen kent sayısı 1950’de 83, 2007’de 435 oldu. Dünya tarihinde ilk defa nüfusun yarıdan fazlası kırsal alanda değil. Aslında kent yaşamı enerji tasarrufu açısından verimli olabilir. Fakat düzensiz kentleşme her yerde farklı derecelerde bir sorun. Mumbai, Kahire, Sao Paulo, Pekin, İstanbul veya Paris gibi farklı kentlerin karmaşık sorun yumakları var. Kaldı ki, 1 milyardan fazla insan gecekondu ile çöplük arasında tanımlanabilecek alanlarda yaşıyor. Ayrıca iki milyar insan elektriksiz. Evlerinde priz yok. Elektrik faturası ödemiyorlar.

H2O
Eski zamanlarda olduğu gibi, hala elektriğin sağladığı kolaylıklardan ve refahtan yoksun yaşanabiliyor. Fakat 4,6 milyar yıllık Dünya tarihinde susuz yaşam mümkün olmamış. Bugün ne yazık ki 1,3 milyar insan günlük temiz su tedariki güvencesine sahip değil. Her yıl çoğu çocuk beş milyon insan suya dayalı hastalıklardan ölüyor. Büyük olasılıkla 4,4 milyar yıl önce uzaydan düşen meteoritlerle gelen yaşam iksiri su aslında yeryüzünde çok az bulunan bir madde. Uzaydan bakınca yeryüzüne hâkim olan mavilik yalnızca yüzeyde. Gezegenin toplam kütlesinin yüzde 0,2’si su. Bunun da ancak yüzde 0,3’ü insan tarafından kullanılabilinir bir kaynak. Tüketimin çoğu içme suyu değil. Yüzde 70’i tarıma, yüzde 20’si sanayiye gidiyor. Bir kilo buğday için bin litre, bir bilgisayar çipi için otuz litre tatlı su gerekmekte. Kişi başına tüketim her ülkede farklı: ABD’de 2 bin 500 m3, Fransa’da 1.900, Çin’de 700. Bu artık günümüzde dünyayı anlamak ve yeni siyasetler üretmek için gerekli bir gösterge: ‘su izi’.
Mars’ta suyun belirtilerini ararken, Dünya’daki kaynakları temiz korumak kaygısı giderek artmakta. Birleşmiş Milletler araştırmalarına göre 2050 yılında dünya nüfusunun yarısının su sorunu olacak. Ortada toplumsal, ekonomik, teknolojik ve siyasal bir kriz var. Su yüzünden 1950’den beri 507 silahlı çatışma çıktı. En önemlisi, su ile birlikte dünyanın canlı türleri de yok oluyor, ormanlar seyrekleşiyor, arılar azalıyor, doğa kuruyor.
Doğal kaynaklarına ve yağış miktarına bakıldığında Türkiye su yoksulu bir ülke ve durum daha da kötüleşmekte. Temiz içme suyu, sanayinin suyu arıtması, yenilenebilir su teknolojilerine yatırım gibi konularda Türkiye de önemli atılımlar yapmak zorunda. Avrupa Birliği süreci bu yönde olumlu etkide bulunur. Yeter ki siyasetçiler geniş zamanda düşünebilen, şimdiki zamanda çözüm getirebilen bilgelikte olsunlar.

Karbon izi
Dünya bir alışveriş merkezi. İnsanlar daha çeşitli yiyor, içiyor, tüketiyor, geziyor. Son yıllarda UNDP gibi uluslararası kuruluşların da katkısıyla açlık ve kıtlık sorunlarının çözümünde ilerleme var. Fakat yiyecek üretimi, tarlaları ve hayvancılığı ile doğayı yıpratmakta. Çünkü dünya tüketirken karbondioksit harcıyor, iklim ısınıyor, doğanın dengesi bozuluyor. Son yirmi yılda dünyanın gelir seviyesi yüzde 50, uluslararası ulaştırma trafiği ise yüzde 170 arttı. Taşıtların enerji kaynağı yüzde 98 petrol. Günlük ürünlerin maliyetinde ulaştırmanın payı en fazla yüzde iki. Dolayısıyla, ekonomik değil ekolojik bir maliyet ön planda.
Bir kap yoğurttan, cep telefonuna her ürünün yapısında birçok ülkeden katkı bulunuyor. Binlerce kilometre ve tonlarca karbondioksit söz konusu. Bir hevenk muzdan, kot pantolona her ürünün atmosferde bıraktığı bir “karbon izi” var. İnsanlar ise zaten evlerinde, kentlerinde, seyahatlerinde ve tüketimlerinde gelecek kuşaklara kirli hava borcu devretmekteler. Sorunlar iç içe. Bir taraftan zengin ülkeler kendi tarım ve hayvancılık sektörlerine verdikleri maddi destekle daha pahalı ürünler tüketiyor. Bu yüzden, kalkınmakta olan ülkeler çok daha ucuz olan ürünlerini ihraçta zorlanıyor. Diğer taraftan, dünya ticareti artınca, atmosferin ısısı yükseliyor. Zaten uçak kargosunda son elli yılda 75 kat artış var. Havayolu taşımacılığı denizyoluna göre 60 kere daha fazla karbondioksit yaymakta.
Sera etkisi yaratan gaz yayımında uluslararası trafiğin payı yüzde 25. Kentlerdeki otomobillilerin de katkısı aynı oranda. Ciğerler zehirleniyor her gün. 2020 yılına kadar dünyadaki otomobil sayısı 10 milyarı aşacak. Petrol ise hızla tükenmekte. İnsanlığın beslenme biçiminde önemli bir yeri olan hayvancılık sera etkisini tetikleyen metan gazı, pirinç ise önemli bir karbondioksit kaynağı. Dünya ekonomisinin 2009 sonbaharında içine düştüğü kriz girdabında, başta ABD, AB ve Japonya ve hızla kalkınan ve kirleten Çin, Hindistan Rusya, Brezilya ve Meksika gibi ülkelerin gündeminde şimdiki zamandan geniş zamana yayılan asıl önemli konu da bu: küresel iklim değişikliği.

Çözüm zamanı
Bilinen insanlık uygarlığı çok yeni. Çok çabuk da yok olabilir. Bugün hep kalıcı varsayılan insanlığın izleri de kısa sürede silinir gider. Örneğin insanlık yaşamı aniden son bulsa, New York metrosu iki günde sular altında kalır, Panama Kanalı yirmi yılda toprakla dolar, birkaç yüzyılda kentler yeni bir doğa örtüsünün altında kalır. Birkaç on bin yıl gibi kısa bir sürede ise ancak ileri teknolojiye sahip arkeologların alanına dönüşüverir şimdiki insanlığın kentleri, fabrikaları, fiber optik ağları. Belki yeni bir uygarlığın, belki de başka bir gezegenden arkeologların ve antroplogların. Tabii insanlığın gelecek yüzbin yıllara bırakacağı kalıcı bir miras var: plastik, kimyasal ve zehirli atıklar, çöpler. Bir de halen evrende sonsuz bir yolculuk içinde olan şimdiye kadar ki tüm radyo ve televizyon yayınlarının dalgaları; uygarlığımızın uzayda seyir halindeki sesleri ve görüntüleri...
Yüz milyarlarca yıldız sisteminden neden şimdiye kadar başka bir uygarlıkla temas gerçekleşmedi? Belki de başka gezegenliler Dünya’yı gözetliyor, farkında değiliz. Bir teoriye göre ise, uygarlıkların galaktik seyahat teknolojisi üretmeye ömürleri yetmiyor. Yükseliyorlar ve bir süre içinde kendilerini yok etme eğilimleri baskın çıkıyor. Dünya gezegeninde de insanlık için durum kötü fakat çözüm yolları var. Cehenneme inmeye gerek yok. Her şeyden önce sorunların teşhisi, toplumsal bilinç, sivil toplumsal hareketlilik ve siyasal sorumluluk boyutlarında son yıllarda büyük atılımlar gerçekleşti. Küresel sorunlar karşısında uluslararası ortak çözüm yolları gelişmekte. Daha temiz ve etkin enerji teknolojileri insanlık uygarlığını bekleyen yeni devrim evresi olacak. Bireylerin tüketim davranışlarının değişmesi ise belirleyici bir etken. Suyu, havayı, ormanları ve tüm canlıları koruyan insanlar, seçmenler ve vergi mükellefleri. Yeşil üretim, yeşil tüketim, yeşil devlet. Mavi gezegen, beyaz kutuplar, yıldızlı geceler.

(*) Dünya’nın ekolojik geleceğini bilim ve sanatla etkileşim içinde anlatan etkileyici bir sergi Nisan 2009 sonuna kadar Brüksel’de: www.expo-terra.be

 

Demokrasi Ve Özel Sektör

BRÜKSEL - AB Komisyonu Başkanı Josè-Manuel Barroso konuşuyor. Sözler veriyor, mesajlar iletiyor: “Krizden şirketlerimizin girişimciliği ve yaratıcılığı ile çıkacağız. Finans sistemi yeniden yapılanacak, bürokrasi azalacak, kurallar daha saydam olacak, daha etkin uygulanacak. Korumacılık değil küresel yaklaşımlar baskın çıkacak. Avrupa teknolojik ilerleme, sosyal sorumluluk ve doğayı koruma önceliklerinden taviz vermeyecek. Obama ile konuştum; ABD ile AB, G8 ve G20 grubu ülkelerle birlikte dayatma değil işbirliği ve dayanışma içinde olacak”.
Aralık 2008. Paris’te barok bir salon. Duvarlardaki tablo ve heykellerden Avrupa’nın geçmiş ihtişamı, dev ekrandaki grafiklerden gelecek ihtirasları yansıyor. Tepedeki vitraylı kubbeden içeri süzülen gün ışığında iyimser ve kötümser düşüncelerin renkleri birbirine karışmakta. Basına kapalı bu üst düzey toplantıda Barroso Avrupa iş dünyasının temsilcileriyle derin bir görüş alışverişi gerçekleştiriyor. Protokol kasvetinden, şarklı siyasetçi kasıntılığından ve ekonomik güç gösterisinden uzak, akılcı ve samimi bir devlet-özel sektör istişaresi.

Özel sektörünün sesi
Aynı Avrupa iş dünyası heyeti Elysèe Sarayı’nda Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile de toplantıdaydı. Her altı ayda bir AB dönem başkanı ülkede benzer etkinlikler gerçekleşiyor. Berlin, Madrid, Roma, Londra, Stockholm... Her AB başkentinde en üst düzey siyasi görüşmeler; Avrupa siyaset gündeminin ele alındığı toplantılar; Versailles, Buckingham, Alcazres, Belvedere sarayları gibi mekânlarda ekonomi ve siyaset dünyasını bir araya getiren sosyal etkinlikler...
Söz konusu olan Avrupa özel sektör camiasının kurduğu BusinessEurope isimli kuruluş(*). Avrupa Özel Sektör Konfederasyonu. Merkezi Brüksel’de. Ellinci yılını 2008’de doldurdu. Avrupa bütünleşme süreciyle yaşıt. AB kurumları ve hükümetleri tarafından resmen Avrupa özel sektörünün temsilcisi olarak tanınıyor. Kendisi ise resmi değil, gönüllü üyeliğe tabi bir sivil toplum kuruluşu. BusinessEurope bir çatı örgüt. Üyeleri ulusal özel sektör temsil kuruluşları. Arkalarında yirmi milyon civarında Avrupalı şirket ve 107 milyonu aşkın çalışan var. Üye kuruluşların ülkeleri AB’nin 27 üyesi artı Norveç, İsviçre, İzlanda ve Türkiye.
Üyelik koşulları arasında Avrupa standartlarında sivil toplum nitelikleri öncelik oluşturmakta: gönüllü üyelik ilkesi, siyasi partilerden bağımsız konum, ulusal ekonomide yüzde otuz seviyesi üstünde bir artıdeğer temsili, gelişmiş kurumsal yapı, etik duyarlılık ve uluslararası saygınlık. Türkiye’den iki kuruluş, TÜSİAD ve TİSK 1987’den beri Avrupa iş dünyasının tam üyesi.

Devlet sivil toplumun hizmetinde
Özel sektör Avrupa’da demokrasinin gelişmesiyle eşzamanlı bir olgu. Magna Carta’dan Fransız Devrimi’ne ve AB projesine uzanan evrimde ekonomik büyüme, sosyal kalkınma ve demokratik gelişim arasındaki karşılıklı etkileşim önemli. Bazen çelişkiler ve çöküntüler üretebilen bu süreç, insanlık tarihinde şimdilik en iyi işleyen rejim olarak Batı demokrasisini 21. yüzyıla taşıdı. Gelişmiş demokrasilerde, arkasındaki insan, sermaye ve teknolojik yenilik gücü ile özel sektör toplumsal yaşamın özüne ait. Buna şirketlerin ve çalışanlarının ödediği vergilerle işleyen devlet sistemi de dâhil. 
Çağdaş demokrasilerde devlet hizmetkârı olduğu toplumu karar sürecine katarak kendisi için en güvenli yolu seçiyor. Alınacak kararlardan etkilenecek olan kesimlere danışılıyor. Kararlar onlardan gelen katkılarla oluşuyor. Her zaman toplumun farklı kesimleri arasında tam bir denge veya uzlaşma bulunamasa bile, çoğu zaman sorunlar daha saydam bir ortamda tartışılabiliniyor hiç olmazsa. Böylece bürokrat ve siyasetçi daha başarılı oluyor. “Ben devletim, siyasi güç bende” benzeri yaşamın faniliğinden kopuk siyasal hastalıklar giderek istisnalaşıyor.
Bu noktada siyaset ve bürokrasiye çok önemli bir sorumluluk düşmekte. Konusuna göre paydaşları belirleme ve onlardan yararlanma görevi. Hangi dernek, sendika, konfederasyon, federasyon, oda, birlik,  kulüp, akademik kurum, lobi, uzman veya vatandaş? Temsil yapısına, bilgi, gücüne, deneyim birikimine ve toplumsal etkisine göre karar vermek gerek. Yasalarla belirlenen bir düzen sivil toplumun doğasına aykırı. Siyasetçi veya bürokrat sivil toplumla iletişim ve işbirliğinde en dengeli ve verimli tutumu takınmak zorunda. Kolay bir sorumluk değil bu. Başaramayacak olan ne siyaset yapsın, ne de gözü üst düzey kamu görevinde olsun.

Lobicilik ötesi
BusinessEurope AB karar alma sürecini gözetliyor, yönlendiriyor, denetliyor. Lobi olmanın ötesinde bir konuma sahip. AB siyasal yapısında resmi olmayan bir temel direk rolü oynuyor. AB Komisyonu mevzuat ve politika önerilerini hazırlar; Avrupa Parlamentosu ve AB Bakanlar Konseyi ortak bir karar mekanizması ile yasama erkini üstlenir. Bu sistem içinde BusinessEurope bir süzgeç işlevine sahip. AB kurumlarıyla iletişim içinde çalışan altmış çalışma grubu var. Bunlara üyelerden gelen 1200 kadar uzman katılıyor. Vergi, çevre, ABD, Çin, Rusya, eğitim, yeni teknolojiler, enerji gibi farklı alanlarda Avrupa özel sektörünün ortak görüşü belirleniyor. Ayrıca Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ve BusinessEurope sosyal politika alanında bir ortak mevzuat önerisi üzerinde uzlaşırsa, AB Bakanlar Konseyi Maastricht Antlaşması uyarınca bunu onaylayarak yasaya dönüştürüyor. Tabii Avrupa iş dünyası içinde ülkeler veya sektörler arasında bir konuda ortak görüş oluşamıyorsa, BusinessEurope da sessiz kalıyor doğal olarak.
Avrupa özel sektörü en teknik seviyeden en geniş kapsamlı siyasetlere uzanan bir yelpazede etkili olabilmekte. Örneğin AB’nin bu yüzyıldaki temel hedeflerini belirleyen Lizbon Stratejisi BusinessEurope’un bir başarısı olarak görülmekte. Küresel ekonomik kriz karşısında AB politikaları da bu yönde özel sektörün katkısıyla oluşuyor.
BusinessEurope Avrupa özel sektörünün bir nevi NATO’su veya AB Bakanlar Konseyi. Çalışmaları Brüksel’deki genel merkezi ve üyelerinin AB nezdindeki temsilcilikleri tarafından yönetilmekte. Stratejik kararlar altı ayda bir toplanan Başkanlar Konseyi’nde ve genel sekreterlerin katıldığı icra komitesinde alınıyor. Son yirmi yıl içinde bu platformlarda Ömer Dinçkök, Cem Boyner, Bülent Eczacıbaşı, Halis Komili, Güler Sabancı, Aldo Kaslowski, Muharrem Kayhan, Erkut Yücaoğlu, Tuncay Özilhan, Mustafa V. Koç, Pekin Baran, Tuğrul Kutadgobilik, Ömer Sabancı ve Arzuhan Doğan Yalçındağ gibi birçok önde gelen Türk özel sektör temsilcisi etkinlik içinde oldu, Türkiye için çalıştı. Ayrıca az sayıda ülkeden katılımla oluşan bir icra kurulu önemli kararları hazırlıyor. Bu üst düzey gruba seçilenler arasında Türkiye’den Haluk Tükel yer almakta.

Türkiye’ye destek
Türk özel sektörünün BusinessEurope içinde tam üye olarak yer almasının sağladığı birçok artıdeğer var:
1. Türkiye’nin AB sürecinde BusinessEurope üyeliği öncü bir kazanım. Bu kuruluş AB politikalarının kısa ve orta vadedeki yönelimlerinin oluştuğu sisteme dâhil. Türk iş dünyası da bu sisteme tam üye olarak katılıyor.
2. AB içindeki herhangi bir şirketi ilgilendiren mevzuat ve politikaların yüzde 80’i ulusal değil AB düzeyinde kararlaştırılıyor. Gümrük birliği ve müzakere süreci ile birlikte Türk ekonomik yaşamı için de bu orana doğru bir evrim söz konusu. BusinessEurope üyeliği bu çerçevede önemli ulusal çıkarlar içeren bir konum.
3. BusinessEurope çalışma gruplarında Türk uzmanlar ayrıcalıklı bir bilgi ve etki ağına ulaşıyor. Bu sayede AB kurumlarına iletilen Avrupa özel sektörü görüşleri Türkiye açısından da olumlu talepler içeriyor. Örneğin Güney Kore gibi ülkelerle dış ticaret müzakerelerine yönelik AB Komisyonu-özel sektör istişare toplantılarında Türkiye’nin de öncelikleri savunuluyor.
4. Türkiye’nin küresel düzende daha güçlü bir ülke olması için önerilen politikalarda Brüksel’de erişilen ayrıcalıklı bilgilerin katkısı sağlanıyor. Özel sektörün devlete aktardığı bilgi ve görüşlerin değeri pekişiyor.
5. Avrupa iş dünyası çalışmalarına katılım Türkiye’ye olumlu yansıyor. Türkiye’de özel sektörün üretim kalitesi, çalışma koşulları, tüketici hakları ve çevreyi koruma gibi alanlarda Avrupa standartlarına uyumu destekleniyor.
6. Avrupa içinde devlet başkanları, başbakanlar, bakanlar, medya ve kamuoyu karşısına çıkan Avrupa özel sektör heyetlerinde Türk temsilciler de yer alıyor. Hem içerik açısından, hem de simgesel olarak Türkiye’nin girişimci ve hızla kalkınan bir toplum olarak AB sürecindeki güçlü özellikleri vurgulanıyor böylece.
7. ABD, Çin, Rusya gibi ülkelerle olan dış ilişkilerde Avrupa özel sektör heyetlerinde Türk temsilciler de yer alıyor. Bu ülkeler AB sürecinde ilerleyen bir Türkiye’ye daha fazla önem veriyor (Bu ülkelerle ilişkilerimiz geliştikçe de, AB nezdinde değerimiz artıyor).
8. Türk özel sektörünün Avrupa iş dünyası ailesinin bir üyesi olması birçok alana olumlu etkiler yayıyor: uluslararası sermaye hareketlerinden alınan pay, dış ticaret, turizm, ülke markası, teknoloji transferi, sivil toplum kuruluşlarının uluslararası açılımları, teknolojik işbirliği, akademik çalışmalar ve kültürel etkinlikler...
9. BusinessEurope’un üyesi olan kuruluşlar Türkiye adına kendi hükümetlerini olumlu etkiliyor, Türkiye’den gelen heyetlere evsahipliği yapıyor ve kendi toplumlarına karşı Türkiye ile ortak ekonomik çıkarları vurguluyor.
10. Tüm bu etkenlerin bileşkesi olarak Avrupa özel sektörü Türkiye’nin AB üyeliği sürecini destekliyor. Bu destek 1995’te gümrük birliği, 1999’da adaylık statüsü ve 2004’de müzakerelerin açılması kararları yönünde somutlaştı. Son olarak küresel kriz karşısında yenilenen Avrupa özel sektörü önceliklerine de yansıdı. BusinessEurope AB’nin Türkiye ve Balkanlar’a başarılı bir şekilde genişlemesinin Avrupa’nın küresel rekabet gücü açısından gerekli olduğunu savunuyor.
Batı demokrasilerinde özel sektör-devlet ilişkisi bazı sorunlara rağmen genelde saydam, akılcı ve verimli bir zeminde gelişmekte. Türk özel sektörü BusinessEurope üyesi olarak AB sürecinde ayrıcalıklı bir konuma sahip. Bunu Türkiye için artı değere dönüştürme çabası içinde.
Geriye önemli bir soru kalıyor: Türkiye’de devlet-sivil toplum ve devlet-özel sektör ilişkisi hangi hızda gelişiyor?
Eşzamanlı olarak buna bir soru daha ekleniyor: Türkiye’nin AB süreci ve küresel rekabet ortamında yükselişi hangi hızda ilerliyor?

(*) Kuruluşunda Unice olarak tanınan bu kuruluşun ismi birleşik yazılan “iş dünyası” ve “Avrupa” sözcüklerinden oluşuyor: www.businesseurope.eu

 

Dünya yeniden şekillenirken Türkiye ne yapmalı?

BRÜKSEL - Tarihte önemli küresel etki artışı dönemleri yaşandı. Çoğu ekonomik hedeflere askeri araçlarla ulaşmanın bir sonucuydu. İskender’den Roma ve Osmanlı’ya, Napolyon’dan sömürgelere imparatorluklar tarihine bu açıdan yaklaşmak olası. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında savaşlar nispeten azaldı, dünya ticareti gelişti. Sanayi, devrimi, tren, buharlı gemiler, telgraf ve elektrik ile desteklenen bir küresel hareketlilik dönemi yaşandı.
20. yüzyılla birlikte, iç siyasal ve toplumsal koşullar sertleşti, uluslararası ortam gerginleşti. Dünya üzerinde ekonomik pasta paylaşımında da zorlayıcı bir dönem başlamıştı. Ülkeler arası ticaret anlaşmaları yerleri, Savaşı doğurdu. Arkasından toparlanmakta zorlanan uluslararası ortam önce bir küresel ekonomik kriz, sonra bir dünya savaşı daha, ve de bir adet de soğuk savaş üretti. Yerel ile küreselin etkileşimi negatif enerjiye dönüşmüştü.
Küresel hareketlilik son yirmi yılda olumlulukların baskın çıktığı, fakat olumsuzluklar da üretebilen diyalektik bir evrim içinde. Türkiye açısından da, birer seçmen, vergi mükellefi ve tüketici olarak vatandaşların ve ayrıca şirketlerin, sivil toplum kuruluşlarının, hükümetin ve muhalefetin gelecek perspektiflerini ilgilendiren yeni bir dünya şekillenmekte:

1. Ülkeler ve insanlar arası ilişkiler siyasal ve fiziksel sınırları aşıyor.
Son on yılda ülkeler arasındaki ticaret hacmi ikiye katlandı. Sadece elbise, demir, televizyon, ilaç, oyuncak gibi ürünlerde değil. Aynı zamanda bilgisayar yazılımı, muhasebe yönetimi, bankacılık hizmetleri gibi ürünlerde de. Uluslararası sermaye yılda 1,5 trilyon dolara ulaşan bir hacimle dolaşıyor dünyayı. Turistler, akademisyenler, gazeteciler, girişimciler, şirket yöneticileri, sivil toplum temsilcileri, mevsimlik işçiler, bürokratlar, sporcular ve çeşitli nitelikteki göçmenlerin gezegen üzerindeki hareketliliğinde de muazzam bir artış var.

2. Bilgi çağı sürekli bir devrim içinde.
Dünyada en hızlı, yaygın ve serbest dolaşan ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal etkenin bilgi olduğu çağdayız. Bilgi internet ve medya ile insanlara ulaşıyor; ABD demokrasisinden, Çin otoriter rejimine her siyasal ortamda yepyeni değişimleri tetikliyor; ülkeler, şirketler ve insanlar arasındaki rekabet ortamını nispeten eşitliyor. Bilgi teknolojileri günlük yaşamın her boyutuna nüfuz etmiş durumda: ticaret, güvenlik, eğitim, sağlık, eğlence, arkadaşlık...

3. Küreselleşme aynı zamanda olumsuzluklar üretiyor.
Dünyada daha hızlı ve serbest dolaşan yalnızca üretim etkenleri ve bilgi değil. Yanlış veya çarpıtıcı bilgilendirme de hızla yayılabilmekte. Küresel hareketlilik aynı zamanda suç örgütlerinin, uyuşturucunun, terörün, kaçak silahın, insan tacirlerinin, kara paranın, karbondioksitin ve batık finansal ürünlerin de uluslararası etki alanını genişletmekte. Virüsler için de küresel hareket alanı genişledi. Biyolojik virüslerin Avrupa’da bile geniş çapta salgınlara neden olması tehlikesine karşı stratejiler tartışılmakta. Geçmiş çağların tarihin akışını değiştiren veba salgınlarına dair toplumsal bellek tazelenmekte. Diğer yandan, bilgisayar virüslerinin interneti ve dolayısıyla ekonomi ve günlük yaşamı sekteye uğratabilmesi riski ise, yalnızca bir kurgu-bilim senaryosu olarak algılanmamakta artık.

4. Yeni bir devrime doğru: Temiz enerji teknolojileri.
Dünya enerji coğrafyası uluslararası politikanın en önemli belirleyici etkeni olmaya devam etmekte. Batı dünyasının Rusya, İran, Irak, Venezüela gibi ülkelerle ilişkilerinde bu durum son derece berrak. Ekonomi için, askeri güç için, seçmenlerin refahı için hep daha çok enerji gerekli. Petrol ve doğalgaz fiyatları, uranyum kaynakları ve yenilenebilir enerji teknolojileri ülkelerin uluslararası ilişkiler stratejileri açısından çok önemli konular. Fakat bunların da ötesinde, küreselleşmenin en önemli etkenlerinden biri ve ne yazık ki olumsuz bir göstergesi iklim değişikliği sorunu. Hava kirliliğinin, karbondioksit yayımının ve küresel ısınmanın olumsuz etkileri sınırlarda pasaport göstermeksizin ve gümrük vergisi ödemeden tüm gezegeni sarmakta. Ekonomik kalkınma ekolojik dengeleri zorlar hale geldi. İnsanlık yepyeni teknolojiler üretmeden aşamayacağı bir uygarlık sınırına dayandı.

5. Küreselleşme aynı zamanda yerelleşiyor.
Toplumların uluslararası açılımlarıyla yerel toplumsal bilinç de ilerliyor. Demokrasi olsun olmasın, dünyanın her köşesinde insanlar yerel ölçekteki sorunları, hakları ve gelecek projeleriyle daha fazla ilgililer. Küreselleşme yerelliği zayıflatmıyor. Aksine bölgesel, ulusal ve uluslararası boyutlarda karşılıklı etkileşim kanallarıyla güçlendiriyor. Bu etkileşim daha çok ekonomik açılım, coğrafi hareketlilik, teknoloji ve bilgiyle şekilleniyor. Bugün Besni’de, Pleasant Hill’de, Xian’da veya Ushuaia’da, dünyanın farklı köşelerinde yaşayan insanlar, çocuklar, çalışanlar arasında birçok ortak ilgi alanı, ortak ürün, ortak algılama var. Dünyanın her yerinden insanların, kurumların, şirketlerin birbiriyle alışveriş, iş ortaklığı, e-posta, iletişim sitesi, sanal âlem oyunları, bilgi, müzik, görüntü paylaşımı içinde olduğu yeni bir dünya coğrafyası belirdi son on yıl içinde.

6. Küresel ekonomik kriz, uluslar ötesi bir siyaset gerektirmekte.
Ateşin düştüğünde yaktığı yer artık gezegenin bütünü. Son yüzyılın en önemli ekonomik krizi ile bu gerçek iyi anlaşıldı. Ekonomik karşılıklı bağımlılık hatları tüm dünyayı birlikte kazandırıyor veya batırıyor. Herkes birbirinin müşterisi, tedarikçisi, finansörü, işvereni, çalışanı, borçlusu ve alacaklısı. ABD gibi dünya ekonomisinin
en önemli gücü hastalanınca, geri kalan ülkeler de kapıyor aynı virüsü. Salgın önlenemiyor. Tedavi küresel bir yaklaşım gerektiriyor. Bu durumun belki de tek olumlu yanı, ekonomik krizlerin artık ülkelerarası çıkar çatışması ve savaş üretmesi olasılığının azalmış olması. Avrupa Birliği’nin varoluş gerekçeleri arasında, sınırlar ötesi ortak sorunlar ve çıkarlara yönelik ortak politikalar ve uygulamalar var. Aynı federal görüş açısında olmasa da, dünya ölçeğinde de esnek bir yaklaşımla Küresel yönetimin düşünülmesi aşamasına gelindi. Ortak sorun ve çıkar alanları çeşitli: iklim değişikliği, uluslararası mali sistem, dünya ticareti, yoksullukla mücadele, teröre karşı işbirliği, kamu sağlığı, enerji, ulaştırma ve iletişim ağları...

7. Ulus devlet yok olmuyor, küreselleşiyor.
Özellikle kalkınmış ülkelerde son yirmi yılda siyaset dünyasında ön plana çıkan bir başarı ölçütü var: küresel rekabet gücü. Uluslararası hareketlilik ve artan karşılıklı bağımlılık ortamında ülkeler arasında rekabet arttı. Ekonomik, siyasal, kültürel, her alanda demokratik toplumlar hükümetlerinden dünyada daha güçlü olmalarını sağlayacak hizmetleri talep etmekte. Bu nedenle insan sermayesine yatırım, doğal kaynakları iyi değerlendirmek, ülkenin marka değeri gibi konular siyaset dünyası için önemli. Ulusal ile uluslararası boyutların yoğun karşılıklı etkileşim içinde olduğu bir demokratik dünya anlayışı pekişmekte.

8. Obama ile ABD’ye değişim geldi; Dünya’ya da.
ABD başkanlarının ekonomi ve dış siyasette hareket alanlarının belli sınırları vardır. Fakat bir süredir değişim dalgalarına karşı çatırdayan Washington’un siyasal duvarları, önce Irak savaşı, sonra da ekonomik krizin açtığı gediklerle çöktü. Kaçınılmaz ve sürekli olan değişim ABD’ye birkaç yıllık gecikmenin tetiklediği basınçla, daha beklenmedik bir şekilde geldi. Dünyada yarattığı olumlu psikolojik atmosfer de aynı oran da daha heyecan ve umut yüklü. Son ABD seçimleri dünya halklarının küreselleşmenin içselleşmesini en güçlü hissettikleri bir dönüm noktası oldu.

9. ABD ve AB arasında ‘Transatlantik Ortaklık’ dönemi başlıyor.
AB ve ABD arasındaki ekonomik ilişkiler hâlihazırda küresel düzenin temel direğini oluşturmakta. Her gün Atlantik Okyanusu’nun iki yakası arasında iki milyar euroluk mal ve hizmet gidip gelmekte. AB ve ABD birbirlerinin dünyadaki en önemli ticaret, yabancı yatırım, teknoloji, askeri işbirliği ve dış politika ortağı konumunda. Bir süredir Washington-Brüksel hattında Transatlantik Ortaklık mekanizması işlemekte. Şimdilik düzenli siyasal görüşmeler ve ekonomik mevzuatların birbirine yakınlaştırılması söz konusu. Önümüzdeki dönemde bir Transatlantik ortak pazar hedefine doğru kurumsal atılımlar olası. Eşzamanlı olarak, başta Japonya olmak üzere Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya, Türkiye gibi ülkeleri de kapsayan G20 girişiminin etkinliği de, yeni dönemin Avrupa-Amerika eksenindeki
başarısına bağlı.

10. Türkiye zaman kaybına son vermeli, küresel düzende yükselmeli.
AB Komisyonu’nun son Türkiye raporunun yansıttığı yalın bir gerçek var. Geçtiğimiz dönemde Türkiye’de demokrasi, ekonomi ve AB’ye mevzuat uyumu alanlarında önemli gelişmeler oldu, fakat yetersiz. Türkiye göreceli olarak zaman kaybetti, geriledi. Çünkü küresel değişim, Avrupa’daki gelişmeler ve Türk toplumunun dinamizmi, Türk siyasetini aşmış durumda. AB hedefine doğru çok daha hızla ilerlemek olası. Bu zaman kaybının nedenleri AB süreci dışında. Ülkede somut hedefler, kaynaklar ve takvime dayalı siyasal rekabet eksiği var. Toplumsal ve uluslararası iletişim zayıf. Siyasete ülkenin engin insan sermayesi yerine dar kadroculuk ve dogmatik kalıplar egemen. Üstelik kadın-erkek eşitliği konusuna aşağılık kompleksleriyle yaklaşan anlayışlar hâlâ siyasal kültürü zehirlemekte. Türkiye son yirmibeş yılda çok değişti, ilerledi. Fakat siyaset dünyası zamanaşımına uğramış özelliklerinden kurtulamadıkça, demokrasi ve bilgi toplumu devrimi ile değişim Türkiye’ye gelmedikçe, küresel yükseliş fırsatları kaçar.

İki soru kurcalıyor son günlerde zihnimi ve özlemlerimi:
a. “neden AB Komisyonu raporu Türkiye için daha olumlu bir tablo çizmiyor?”

b. “neden Türkiye’de Obama ve McCain’e benzer üstün demokratik niteliklere ve somut siyaset önerilerine sahip bilge, vakur ve uzak görüşlü siyasetçiler yok?”

Galiba her iki sorunun da yanıtı birbirinde saklı.

 

En Son Haberler YENİ

CALL FOR CHAPTERS: DEADLINE EXTENDED TO…

CALL FOR CHAPTERS: DEADLINE EXTENDED TO JUNE 9TH, 2017   CONTEMPORARY APPROACHES TO POLITICAL PARTICIPATION

Description For a sound and working de…

Devamını Oku...

Referandum Kampanyaları, Cumartesi Günü…

Referandum Kampanyaları, Cumartesi Günü Başkanlık Referandumu Paneli’nde Tartışılacak

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü tarafın

Devamını Oku...

CALL FOR CHAPTERS: CONTEMPORARY APPROAC…

Description   For a sound and working…

Devamını Oku...

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İs…

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İstanbul’da Tartışılacak

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü tarafın

Devamını Oku...

TASAM’dan 8 Yeni Kitap…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasis…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasisinin Stratejik Rolü

Doç. Dr. Abdullah ÖZKAN tanbul Ünive

Devamını Oku...

TASAM Yeni Adresine Taşındı…

TASAM Yeni Adresine Taşındı

TASAM, İstanbul Merkez Ofisi Tarihî Yar

Devamını Oku...

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:…

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:Efsaneler,Gerçekler...

Prof. Dr. Ferruh Uztuğ Türkiye’de siya…

Devamını Oku...

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen…

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen Fikri: Medeniyet Kavramına Giriş

  Doç. Dr. İbrahim Kalın “…

Devamını Oku...

Liberalizmin Soy Kütüğü…

Liberalizmin Soy Kütüğü

  Yıldız Teknik Ünv. Sosyoloji B…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4

Çok Okunan Makaleler

İngilizce Makaleler…

Seçim Sistemleri…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Sertifikalı Siyasal Eğitim Pro…

Sertifikalı Siyasal Eğitim Programı

“SİYASET OKULU” PROJESİsp; 

Devamını Oku...

“Kamuoyu Oluşturma” ve “Gündem…

Türkiye’de gündem belirleme konusunda ça…

Devamını Oku...

Türkiye'de Seçimler…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Kamuoyu…

KAMUOYU Kamuoyu kavramı, siyaset b…

Devamını Oku...

Siyasal Kültür…

Her siyasal sistemde, toplum üyelerinin…

Devamını Oku...

Kadromuz…

Siyasal Partiler…

<!-- /* Font Definitions */ @font-fa…

Devamını Oku...

Çalışma Konularımız…

 - Küresel süreçte Türk siyasetindeki ge…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3