1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer
Giriş Kayıt

GİRİŞ YAP

Username
Şifre *
Beni hatırla

YENİ HESAP EKLE

(*) ile işaretli alanlar zorunludur .
Name
Username
Şifre *
Şifre Doğrula *
Email *
Email Doğrulal *
Captcha *

İfade Özgürlüğü Bağlamında Medya ve Terör Olgusu

Düşüncelerin ifadesi ile bunların “eyleme” dönüşmeleri arasında fark olduğu herkes tarafından kabul edilen bir gerçektir. Unutulmaması gerekir ki, insanoğlu doğadaki tüm canlıların ötesinde düşünme ve bu düşüncesini gerçekleştirme yetenek ve azmine sahiptir, kısaca belirtmek gerekirse önceden tasarlayarak bir düşünceyi “kuvveden fiile çıkarma” özelliği insana mahsustur.

Dünya üzerindeki medeniyetlerin tarih ve gelişme çizgileri incelendiğinde, bunların her birinin, kendinden sonra gelen uygarlık için bir basamak taşı olduğu rahatlıkla görülür. Tarihsel olarak, batı düşünce sisteminin gelişme çizgisine bakıldığında denilebilir ki bu, tez-antitez-sentez ilişkisi içinde ifade edilebilecek bir süreçtir. Dolayısıyla bir fikrin karşıtını savunmak ve ona antitez olacak bir düşünceyi ifade etmek genel olarak gelişmenin ya da bunun ötesinde statu quo’yu değiştirmenin demokratik bir yolu olarak da algılanmalıdır.

Diğer yandan konumuz açısından bakıldığında, medyamızda ortaya konulan bazı fikirlerin, toplumda önemli sıkıntılara neden olabilecek türden olduğu gerçeğini de gözden kaçırmamak gerekmektedir. Bir yazısında konuyla ilgili olarak Prof. Dr. Ahmet Arslan, şu görüşe yer veriyor:

 “Düşünce özgürlüğünün sınırsız olma talebi, sorumsuz olması talebini içermez. Düşüncelerin özgür olması demek, onların bizim irademiz, aklımız, sağduyumuzdan bağımsız olması demek değildir. Eyleme dönüşmek isteyen düşünce, eyleme dönüşme imkanına ve hakkına sahip düşünce olmalıdır.” (Arslan 1995: 18)        
 
Medya açısından bakıldığında, “düşünceyi ifade özgürlüğü”nün sınırı ne olmalıdır tartışmasının temellerinin, iletişim araçlarının tarihi kadar eski olduğu açıkça görülür. Nitekim, insanlık tarihi açısından önemli bir kırılma noktası olan Büyük Fransız Devrimi de, fikir özgürlüğü kavramına değer vermiş ve bununla ilişkili olarak 1789 tarihli “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”nin 11. maddesinde şu hükümler yer almıştır:
“Düşünce ve kanaatlerin özgürce iletilmesi insanın en değerli haklarından biridir: Her yurttaş özgürce konuşup yazabilir ve basım yapabilir, yalnız yasada öngörülen hallerde bu özgürlüğün kötüye kullanımından sorumludur.” (İnceoğlu 1994b: 97-98)     

Burada görülmektedir ki, bir özgürlük ve devrim hareketi sonucunda meydana getirilmiş olan önemli bir bildirgede “düşünceyi ifade özgürlüğü”nün serbestisi kadar sınırları da belirlenmeye çalışılmıştır. Nitekim, 1789’da İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 11. maddesinde belirtilen bu “kötüye kullanma” kavramı çok daha açık ve belirgin hale getirilmek amacıyla, 1881’de Fransız Basın Kanunu’nda tanımlanmış olup, söz konusu edilen bu yasa üzerinde çeşitli değişiklikler yapılmasına karşın halen yürürlüktedir. (İnceoğlu 1994b: 98)     

Düşünceyi ifade özgürlüğü ve bunun sınırlarıyla ilgili bir başka örnek ise, İtalya’dan verilebilir. “1 Ocak 1948’de yürürlüğe giren İtalyan Anayasası’nın 21. maddesi ifade özgürlüğünü garanti altına alırken, diğer yandan da şüphesiz bu özgürlüğün sınırlarını da koymuştur. 1948 Yılının Basın Yasası, gazetecilik mesleği ile ilgili normları belirtir: Gizlilik hakkını düzenler, manevi standartları korur, cevap verme, iftira ve onur kırıcı yayın hakkını ve editörlerin cezai sorumluluğunu düzenler.” (İnceoğlu 1994b: 147)     

Batıdan verilebilecek diğer bir örnek ise, ABD kaynaklıdır. Burada yapılacak tanımlama aynı zamanda, medyada “düşünceyi ifade özgürlüğü”nün sınırlı mı yoksa sınırsız mı olacağı, ayrıca bunun ne şekilde çerçevesinin çizilebileceğine ve hangi koşullarda nasıl kullanılacağı sorusuna bir açılım getirecek nitelikte olması bakımından da önem taşımaktadır.

“1804’de New York ile başlayarak eyaletler, ayrı ayrı federal iftira yasaları çıkarmaya başlamışlardır ... iftira yasaları, Anayasa’nın en önemli mimarlarından biri olan James Wilson tarafından şu şekilde hazırlanmıştır: Basın özgürlüğünden kastedilen şey, buna ... bir baskının olmaması gereğidir, fakat her yazar hükümetin güvenliği ya da yararına, ya da kişinin güvenliği, karakteri ve malına saldırıldığında sorumludur.” (İnceoğlu 1994b: 11-12)              

ABD’deki uygulamanın detayına inildiğinde görülecektir ki, Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin çeşitli tarihlerde aldığı kararlar, basın özgürlüğünün kısıtlanması yönünde de işletilmiştir. 1791 tarihli ABD Anayasası ilk değişiklik maddesinde yer alan “kongre ... söz ve basın özgürlüğüne aykırı yasa yapamaz” hükmüne karşın, Amerikan Yüksek Mahkemesi çeşitli tarihlerde sonuçlanan davalarda, açık ve halen var olan (clear and present danger) bir tehlike karşısında basın özgürlüğünün askıya alınmasının ABD Anayasa’sına aykırı olmadığı yönündeki bazı kararları yürürlüğe sokmuştur (Schenck vs. US, 249 US 471, 1919) (Note vs. US 290, 1961).  (İnceoğlu 1994a: 52)     

Buradaki örneklerden de anlaşılacağı gibi, demokrasi ve fikir özgürlüğünün sağlam temellere oturduğu varsayılan batı ülkelerinde “düşünceyi ifade özgürlüğü” açısından bazı kısıtlamalar bulunmaktadır. Bu tür kamusal alanla ilişkili her yetkide olduğu gibi, bunun sınırları çizilerek yetkiye sorumluluk öğesi eklenmiştir. Doğal olarak, sorumluluk olmadan yetki olmaz ve olmamalıdır.

Ülkemizde basın özgürlüğü, 1982 Anayasası’nın 28. maddesinde belirlenen esaslar çerçevesinde anayasal bir koruma şemsiyesi altına alınmıştır. Buna göre Anayasa’mızın 28. maddesinin başlangıç cümlesi şu şekilde düzenlenmiştir:

“Basın hürdür, sansür edilemez.” Anayasa’ nın 26. maddesi ise “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” ile ilgilidir. Buna göre:

“Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir ...” Ancak yine aynı maddede batıdaki örneklerinde olduğu gibi, bir düzenlemeye gidilerek bazı sınırlamalar konması gereği duyulmuştur. Bu sınırlamalarla ilgili olarak, 26. maddenin ikinci paragrafında şu hükümlere yer verilmiştir:

“Bu hürriyetlerin kullanılması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğince uygun olarak yerine getirilmesi amaçları ile sınırlanabilir.” 

Diğer yandan basın özgürlüğünü düzenleyen Anayasa’nın 28. maddesinin ilerleyen hükümlerinde de bu özgürlüğün hangi koşullar altında kısıtlanabileceği konusu ele alınmıştır.

Açıkça görülmektedir ki, gerek batı demokrasilerinde gerekse ülkemizde, düşünceyi ifade özgürlüğü kavramı anayasal güvenceyle donatılmıştır. Böylece, özgürlükler korunurken aynı zamanda da kamu vicdanının rahatsız edilmesi önlenmeye çalışılarak, gerek kişilik ve gerekse kamusal haklar belli bir koruma şemsiyesi altında toplanırken, bu özgürlüklerin kamusal alanda ne şekilde kullanılacağı ise, o ülkenin geçerli olan koşullarına göre şekil kazanmaktadır. 

Ne var ki, zaman zaman dünyada ve ülkemizde terörizm karşısında medya anlaşılmaz bir nedenle edilgen bir rol üstlenebilmektedir. Günümüzde medya, bu konuda üzerine düşen sorumluluğun bilincine vararak, önceliklerini ve sorumluluklarını yeniden gözden geçirmek zorundadır. Kamunun gerekli gereksiz her şeyi bilmesi zorunlu mudur? Bu sorunun cevabını zaman içinde ortaya çıkan sorunlar ve çözümsüzlükler bağlamında değerlendirmek en akılcı yoldur.

Sözgelimi, güvenlik güçlerinin almış oldukları önlemlerin ve yaptıkları çalışmaların basın ve yayın organlarında, en ince detayına kadar seyirciye gösterilmesi gibi yanlış tutum ve davranışlar güvenlik önlemlerinin boşa çıkması sonucunu verecektir. Böyle bir habercilik anlayışı, hiçbir zaman kamu hizmeti olmayıp kamusal önem taşıyan bir sırrın açığa vurulması ve kamu yararının zedelenmesi anlamına gelecektir. Diğer yandan terörizm hareketlerinin basın yayın organlarında aşırı dikkat çekici biçimde verilmesinde de medya organlarının zaman zaman hatalı davranışları görülmektedir.

Sonuçta aklı başında pek çok kişi, -özellikle gençler- kendi varlıklarını tehlikeye atan terörist tehdidin gerçek yapısını anlayamamaktadırlar. Böylesi bir durumda siyasi liderlerin ve güvenlik güçleri yöneticilerinin terör karşısında, etkinliği olan kalıcı bir düşünsel ortam geliştirmeleri de güçleşmekte; bundan dolayı da sürekli olarak özgürlükle güvenlik arasında bir dengenin kurulması zorunlu olmaktadır. Önemli bir gereksinimi karşılamaları dolayısıyla, gerek basın organları gerekse diğer kitle iletişim araçları uluslararası terörizm ile yıkıcılık karşısındaki tutumlarını yeniden değerlendirip gözden geçirmelidirler. (Chalfont 1979: 11)

Burada anlaşılması gereken, terörizmin doğrudan doğruya sebebi teröristler ise, dolaylı sebebinin de terörizmi destekleyen ve hoşgörü ile karşılayan ülke ve rejimler olduğudur. Bu nedenle kitle iletişim araçları, teröristler için daha az faydalı hale getirilmek zorundadır.

Doğal olarak burada kamusal bir alanı kullanan medya yöneticilerine de önemli görevler düşmektedir. Son tahlilde belirtmek gerekirse, “düşünceyi ifade özgürlüğü” beraberinde sorumluluk boyutunu da getirir. Bunun, belirli çerçeveler dahilinde, medyanın kendi kendini kontrol etme mekanizmalarıyla sağlanması ise en sağlıklı ve akılcı yoldur. Ancak buradan medyanın zorunlu bir takım yasal uygulamalardan muaf tutulması anlamı da çıkarılmamalıdır. Medya, “dördüncü güç” olarak “denetleme” yetkisini üzerinde toplarken kamusal bir görevi yerine getirdiği gerçeğini de gözden kaçırmamak durumundadır. 

 

KAYNAKÇA

Arslan, Ahmet (1995). “Düşünce Özgürlüğünün Sınırı Nereden Geçer?”, Milliyet, 17.Mayıs.

Chalfont, Lord (1979). “The Climate of Opinion”, Terrorism and the Media, The Jonathan Institute.

İnceoğlu, Yasemin Giritli (1994a). ABD’de Medya, Der Yayınları:152, İstanbul.

İnceoğlu, Yasemin Giritli (1994b). Çeşitli Ülkelerde Medya, Der Yayınları:132, İstanbul.

 

 

1980 Sonrası Türk Medyasında Gelişmeler ve Magazinleşme Olgusu

 MURAT ÖZGEN, Ph.D.

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Istanbul University

(Turkey)

 

Abstract

 

In September 1980, military intervention had taken place and that event affected and

changed not only many social institutions but also the media and its structure in Turkey.

It’s obvious that many of clues about magazination of media in Turkey can be found on

those days. After 1980 during the military and Turgut Ozal’s governments great pressure

was made on the press, especially on political news and comment. When Ozal became

Prime Minister in 1983 he followed a neo-liberal political and economical policy in Turkey

and that was not a trend different from the USA and UK. Not only Ozal but Thatcher and

Reagan also applied neo-liberal economy policy in their own countries. Because of the neoliberal

Friedmanist social and economical policies beginning from the early ’80s the media,

especially the press differed from its “social responsibility concept”. In 1990s de facto

private radio and television broadcasting was begun in Turkey. In 1994 legal frame of

radio and television broadcasting was approved and came into force in Turkey. Beginning

from 1994 some well-known and distinguished newspapers have established their own

radio and television stations and internet service providers. That caused horizontal

monopolisation in media sector in Turkey and that also caused magazination. Nowadays,

despite, high technological development in Turkish media sector, it is not in a better

situation than the past from the point of view of ethical, personnel rights, quality of news,

magazination, and syndical rights.

 

Özet

 

12 Eylül 1980 ihtilali Türkiye’de pek çok kurumu etkilediği gibi basın ve basının ekonomik

yapısının da değişmesine yol açmıştır. Bugün Türk medyasında yaşanan “magazinleşme”

olgusunun ip uçlarını o günlerde aramak yanlış bir yaklaşım olmayacaktır. Askeri

hükümetlerle o dönemin devamı niteliğini sürdüren Özal hükümetleri döneminde basına

siyasi haberlerle ilgili olarak yapılan baskı ve yönlendirmeler bu sonucun ortaya çıkmasında

çok önemli bir etken olmuştur. Radyo ve televizyon yayınları açısından bakıldığında ise,

1990’a kadar ülkede yayıncılık yaşamında TRT tekelinin bulunması, 1990’lı yılların hemen

başında çok ani biçimde ortaya çıkan özel radyo ve televizyon yayıncılığı sürecinin de

olgunlaşmamış bir ortamda başlamasına yol açmıştır. Nitekim 1990 ile 1994 yılları arasında

ülkemizde radyo ve televizyon yayıncılığının yasal çerçevesi oluşturulmaksızın yayıncılık

faaliyetleri sürdürülmüştür. 1990’lı yılları Türk basınının “medyalaşma” yılları olarak da

adlandırmak yanlış bir tanımlama olmayacaktır. Bunun sebebi ise, artık gazetelerin yanında

onlarla birlikte hareket eden ve aynı kuruluş çatısında bulunan radyo, televizyon ve internet

servis sağlayıcıları ile dağıtım şirketlerinin yer almaya başlamış olmasıdır. Bugün Türkiye’de

medyanın geldiği nokta ise, eskiyi aratacak niteliktedir.

466

 

1980 SONRASI TÜRK MEDYASINDA GELİŞMELER VE MAGAZİNLEŞME OLGUSU

Giriş

 

1980 sonrası Türk medyasında gelişmelerle magazinleşme olgusunun incelenmesi konusunda

takip edilen yöntem yazılı kaynakların taranması şeklinde gerçekleştirilmiştir. Konu çok yönlü

bir algılamayı gerektirmekte ve ayrıca çevre etkenlerin de gözden geçirilmesini ve dikkate

alınmasını zorunlu kılar niteliktedir. Bu nedene bağlı olarak, 1980 öncesi gerek dünyada

gerekse ülkemizde ortaya çıkan gelişmeler ve bunların sonuçlarına da, konunun incelenmesi

aşamasında bakılması gereği ortaya çıkmaktadır. Özetlemek gerekirse, Türkiye’de medyanın

konumu ve yapısı ülke ve dünya gerçeklerinden bağımsız olmaması dolayısıyla bağımsız

değişkenlerin belirlemiş olduğu bir nitelik arz etmektedir. Tüm bu nedenler dolayısıyla,

Türk medyasındaki magazinleşme olgusu ile ilgili bildirimizin giriş bölümünde genel olarak

1980 öncesi dünyadaki gelişmeler ele alınacak daha sonra bu gelişmelerin Türkiye’deki

yansımaları ve etkileri irdelenerek bunların medya ile magazinleşme olgusunun ortaya

çıkışındaki etkileri değerlendirilecektir. Bu arada medya olgusu denildiği zaman, ülkemiz

açısından en etkin medyanın gazete, televizyon ve radyo olduğu açıktır. Bu nedenle konuya

bakışımız bu 3 kitle iletişim aracı bağlamında ve 1980 sonrası gelişme sürecinde

gerçekleşmiştir. Bildirimizde yer alan dönem başlıkları ise, Türkiye’deki politik gelişmeler

değerlendirilerek şekillendirilmiştir.

1970’lerin sonu ve 1980’li yılların başlangıcı dünyada kaydedilen gelişmeler açısından

olduğu kadar ülkemizde ortaya çıkanlar bakımından da dikkat çekici niteliktedir. 1968

Mayıs’ında Paris’teki öğrenci olayları ve hemen ardından Batı Avrupa’da ve ABD’nde

görülen sistem karşıtı özgürleşme ve yeni bir dünya düzeni kurma yönündeki talepler batı

tarzı geleneksel kapitalist düşünce, algılama ve yaşam görüşünün dünyada yeniden

sorgulanması olgusunu da ortaya çıkarmıştır. O dönemde tüm hızıyla devam eden “Soğuk

Savaş” yanında 2 kutuplu dünyanın keskin ve kesin çizgilerle birbirinden ayrılışı da söz

konusudur. Batılı liberal-kapitalist düşüncenin lideri durumundaki ABD söz konusu

dönemde meydana gelen gelişmeler açısından askeri ve politik anlamda tüm dünyada

sıkıntılı bir dönemin içinde yer almaktaydı.

Dönem itibariyle kısaca özetlemek gerekirse, batı kulübü diyebileceğimiz sisteme bağlı

ittifak açsından bir yanda sosyalist düşüncenin dünyada önlemeyen çıkışı ve tırmanışı –ki

bu çıkışın en önemli dönüm noktalarından birisi 1 Ocak 1959’da gerçekleşen Küba

devrimidir- diğer yandan bu düşünce ve yaşam algılamasının lideri konumundaki ABD

karşıtı oluşumlar o dönemde dikkat çekici bir meydan okuyuş niteliğinde

gerçekleşmekteydi. 1960 ile 1980 yılları arasında dünyadaki gelişmelere bakıldığında,

ABD’deki zenci hareketleri, 1968 öğrenci olayları, Filistin’deki İsrail ve ABD karşıtı direniş,

1975 Nisan’ında sonuçlanan Vietnam Savaşı’nda ABD’nin aldığı yenilgi, ağırlıklı olarak batı

emperyalizmi ve ABD karşıtı biçiminde dünyaya yayılmış olan “Bağlantısızlar Hareketi”,

1979’da Nikaragua’da yönetime gelen sosyalist Sandinist yönetim ve son olarak İran devrimi

ile ABD’nin Orta Doğu ve ön Asya’da en güvenilir müttefiki olan Şah rejiminin devrilmesi

şeklinde özetleyebileceğimiz olaylar batı ittifakının yeni bir atılım, değişim ve dönüşüm

hareketini zorunlu kılan etmenler olarak ağırlığını hissettirmekteydi.

Bu gelişmeler karşısında Türkiye’nin etkilenmemesi, doğal olarak düşünülemezdi. Nitekim,

özellikle Soğuk Savaş’ın hız kazandığı 1970’li yıllarda ülkemizde tırmanan terörizm olgusu,

467

70’lerin sonunda gelindiğinde her gün 10larla ifade edilen kişinin yaşamını yitirmesine

neden olmaktaydı. Bu gelişme kuşkusuz biçimde, soğuk savaşın etkilerinin ülkemize

yansımasıydı ve ülkede aşırı “politize” bir ortamın ortaya çıkması sonucunu doğurmaktaydı.

Dönem itibariyle Türkiye, uzun yıllardan beri sürdürmüş olduğu ekonomik, politik, sosyoekonomik

ve sosyo-politik algılama ve sistematiğini yeniden gözden geçirme gereksinimini

duyuyor, diğer yandan böylesi bir gidişattan olumluya doğru evrilebilme ve dönüşebilme

yetenek ve dinamizmini gösteremiyordu. Dünyada ise, batı ittifakı olarak adlandırılan,

piyasa ekonomisi ile liberal-kapitalist sistemi uygulayan ülkelerin, yukarıda ortaya konulan

gelişmeler bağlamında bir değişim ve dönüşümü gerçekleştirmeleri zorunluluğu açıkça

kendini hissettirmekteydi. Kısacası dünya kapitalist sistemi kendisine yeni bir mecra

arıyordu. Böylesi bir konumda bu gelişme, neo-liberal ve kapitalist bir sistem arayışında

batının, özellikle de ABD’nin 1945 sonrasında en önemli müttefiklerinden biri konumunda

olan Türkiye’nin de üzerine düşeni gerçekleştirmesi anlamına gelmekteydi.

Nitekim, dönemin Demirel hükümetinin Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarı Turgut Özal

marifetiyle planlayıp uygulamaya koyduğu 24 Ocak 1980 kararlarının da böylesi bir değişim

ve dönüşüme yol açar nitelikte olduğu dikkatten kaçırılmamalıdır. Özellikle yıllardan beri

sürdürülen gümrük duvarlarını yükselten korumacı ve ithal ikameci ekonomi anlayışı, 24

Ocak kararları ile terk edilmiş, yerine kapitalist batı dünyası ile tam entegrasyonun başlangıç

adımı olan ve neo-liberal bir yaklaşım modelini öneren önlemler gündeme gelmiştir. Bu

açıdan bakıldığında 24 Ocak 1980 kararları, Türkiye’de yalnızca ekonomik algılama ve

sistematikte değil aynı zamanda toplumsal ve dolayısıyla diğer alanlarda da önemli değişim

ve dönüşümlerin ortaya çıkışını sağlayan önlemler olarak anlaşılmalı ve görülmelidir. Bu

dönemin en karakteristik özelliği ve dünyadaki kapitalist sistemle tam entegrasyonun

sağlanması yönündeki en önemli adım, yabancı bankaların mali sisteme katılmalarına

kısıtlama getiren engellerin azaltılması ile Türk vatandaşlarına döviz bulundurması

serbestisinin sağlanması olmuştur. Bu ekonomik gelişmelerle birlikte, neo-liberal Friedmancı

politikalara Türkiye’de işlerlik kazandırılması yönünde önemli adımlar atılmıştır.

Daha sonraki yıllarda Özal’ın başbakanlığı döneminde Türk lirasının konvertibil hale

gelmesi, sosyal devletin sınırlarının olabildiğince geri çekilerek, 1982 Anayasası’nda sosyal

devlet olduğu belirtilen Türkiye Cumhuriyeti devletinin yerine getirmesi gereken en temel

hizmetlerde dahi –ki bunların içinde eğitim, sağlık ve güvenlik en önemlileridir- özel sektöre

kısmen ya da tamamen yönelinmesi, bir anlamda 24 Ocak kararlarının ve hemen sonrasında

ülkede bir dönemi bitiren 12 Eylül 1980 askeri darbesinin sağladığı, uygun iklim sayesinde

gerçekleşmiştir.

“On ay süren … Demirel hükümetinin en önemli işi, üçüncü ayında (24 Ocak 1980) aldığı

ekonomik istikrar kararlarıdır. O zamana kadar, ülkede izlenen ithal-ikameci ekonomi

politikası, bundan böyle bırakılacak ve Batı kapitalizmiyle bütünleşmeyi amaçlayan katı bir

liberalizme geçilecekti. Buysa sermaye birikimini hızlandırmak için ücretli işçi-memur

kesimlerinin payının azaltılmasını, köylüye tarımsal ürünler için yapılan destekleme

yardımlarının kesilmesini, dışa karşı himayecilik duvarlarının yıkılmasını gerektiriyordu.

Az çok demokratik bir düzen içinde kamuoyunu kollamak zorunda olan siyasal partilerle,

bunlar gerçekleştirilemezdi. 12 Eylül darbesi geldi.”(Tunçay 2003; 6)

Doğaldır ki bu ortam, dünyadaki oluşumlardan bağımsız bir şekilde gelişemezdi ve

gelişmemiştir. Nitekim, Türkiye’nin çeşitli anlaşmalar ve özellikle de batı ittifakının kalesi

468

NATO içinde bağlaşığı olan ABD ve İngiltere gibi ülkelerde de, bu dönem göz önüne

alındığında, sağ eğilimli sosyo-ekonomik politikaları öneren ve sosyal devletin serbest

piyasa ortamından çekilmesini savunan politikacıların iktidara geldiği görülür.

“Özellikle pek çok değişimin tarihi olarak gösterilen 1980 sonrası dönem, Amerika’da

Reaganizm’in, İngiltere’de Thatcherizm’in ve Türkiye’de ise ‘Özalizm’in belirleyici olduğu

bir dönem olarak adlandırılmaktadır.”(Ergül 2000; 178)

Bu yeni dönemde öne çıkan anlayış yukarıda da belirtildiği gibi, Amerikalı iktisat Profesörü

Milton Friedman’ın görüşleri doğrultusunda neo-liberal sosyal politikaların hakim olduğu

bir ortamda, kökleri Adam Smith’e kadar giden ve serbest pazar ortamının bağımsız

biçimde işleyişinin, kişisel dolayısıyla da kolektif çıkarları en iyi şekilde gerçekleştireceği

görüşünü içermektedir. Friedman’a göre yüksek gelir risk almanın bir ödülüdür. Bu nedenle

gelir dağılımı piyasa tarafından belirlenmeli, herkes gücü oranında gelir elde etmelidir.

(Oktar ; 31)

Bu yaklaşım modeli, yalnızca ekonominin belirli alanlarını değil aynı zamanda toplumsal ve

kurumsal düzlemde her alanı zaman içinde etkisi altına alacaktır. Bu kurumlar içinde medya

sektörü de yerini almıştır. 1980 sonrası, batıda olduğu gibi Türkiye’de de bir “deregulasyon”

döneminin yaşandığı görülmektedir. Deregulasyon ile burada anlatılmaya çalışılan, devletin

piyasa koşullarından çekilmesi, sosyal devletin düzenleyici olarak üstlendiği görev ve

sorumluluğunu daha ağırlıklı olarak serbest piyasa koşullarına devrettiği bir konuma

geçmesidir. Dolayısıyla burada ortaya çıkan durum, 1945’ten o güne kadar piyasanın devlet

tarafından düzenlenmesi ve kurumların topluma karşı sorumluluklarının olduğunu

savunan “Toplumsal Sorumluluk Kuramı” yerine neo-liberal ve serbest pazarcı bir dünya

görüşünün hakim kılınmış olmasıdır.

Basın ya da daha genel anlamda belirtmek gerekirse medya da bu gelişmeden doğrudan

etkilenmiş sonuçta, 1980 sonrasında medya, toplumsal sorumluluklarından arınmış ve neoliberal

pazar ekonomisinin gereklerine uygun biçimde sadece satış rakamlarını düşünen ve

tıpkı plastik eşya üretimi yapan ya da konfeksiyon giyim eşyası üreten sıradan bir ticari

kuruluş haline gelmiştir.

Türkiye’de böylesi bir gelişmenin kaydedilmesinde dünyada gelişen ve değişen konjonktürel

durum kadar, 12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri müdahalenin de büyük rolü

bulunmaktadır. 12 Eylül askeri darbesinin medyada ortaya çıkardığı en önemli sonuçlardan

biri, magazinleşme olgusudur. Askeri darbeyi takip eden süreçte siyasi nitelikli haber ya da

eleştiriler yerine, basında daha çok asparagas yönü ağır basan magazin haberciliği ön plana

çıkmıştır. Bu gelişme, giderek tüm medyayı az ya da çok ancak bütünüyle etkisi altına almış,

1990’lı yıllarda ise magazinleşmiş bir medya olgusunun ortaya çıkışı giderek artan bir hızda

gerçekleşmiştir.

 

1980-1983 Yılları Arasında Türkiye’de Medyanın Durumu ve Gelişim Süreci

 

12 Eylül 1980 askeri müdahalesi, ihtilalin liderinin deyişiyle, “kendi kendini kontrol

edemeyen demokrasinin kontrol edilmesi” için gerçekleştirilmişti. Bu tarihten önce, ülke

gerek toplumsal gerekse ekonomik ve politik bir çıkmazın içindeydi. 12 Eylül müdahalesi

işte bu karanlıktan ülkeyi çıkarma ve Türkiye’yi yeni bir dünya düzeni içinde yer alacak

469

biçimde şekillendirme iddiası ile gerçekleştirilmiştir. 1980 öncesinde ülkede yaşanan aşırı

politizyon basın alanına da yansımış, fikir gazetelerinin gerek sayı gerekse içerik

bakımından çeşitliliği bu dönemde, özellikle 1970 ile 1980 arasında önemli ölçüde artış

göstermiştir. 1980 öncesi, fikir ve kitle gazeteciliğinde görülen gelişme eğilimi, 80 sonrasında

yerini magazin ya da bulvar gazeteciliğine terk etmek durumunda kalmıştır. 12 Eylül 1980

askeri müdahalesinin ardından basın üzerinde yoğunlaşan baskılar dolayısıyla gazeteler

siyasi haber yapmak yerine magazin haberciliğine yönelmiş ve böylece darbe sonrası gerek

toplum gerekse basın, 1980 öncesindeki aşırı politizasyona bir tepki olarak apolitik konuma

getirilmiştir.

Burada ülkemiz açısından kitle iletişim araçlarının en etkinlerinden olan radyo ve

televizyondan söz edilecek olursa, her iki kitle iletişim aracının da, o dönemde TRT (Türkiye

Radyo ve Televizyon) Kurumu’nun tekelinde bulunduğunu belirtmemiz gerekmektedir.

Türkiye’de TRT Kurumu’nun kuruluşuyla birlikte, ülkemizde ulusal çapta yayın

yapılmasına yönelik olarak televizyon yayıncılığının da temeli atılmış ve Ankara radyosu,

İstanbul radyosu gibi birbirinden bağımsız çeşitli bölgesel radyo yayını yapan kuruluşların

bir başlık altında toplanması sağlanmıştır. TRT Kurumu’nun ülkemizde kuruluşunun ilk

adımı ise, 1961 Anayasası ile gerçekleşmiştir.

“1961 Anayasası, hazırlanışı itibariyle ve askeri bürokrasiye yüklediği görevler açısından

olmasa da, getirdiği hak ve özgürlükler bakımından Türkiyeʹnin en demokratik anayasası

olarak kabul edilmektedir. Bu Anayasanın bizim konumuz için önemi, radyo ve

televizyonun örgütlenmesine ilişkin 121. maddesinden kaynaklanmaktadır. Bu madde

uyarınca, radyo (ve sonra televizyon), artık tarafsız ve özerk bir kamu kuruluşu statüsünde

yönetilecekti. Nitekim, yürürlüğe giren 359 sayılı yasayla, 1 Mayıs 1964ʹte Türkiye Radyo ve

Televizyon Kurumu (TRT) kuruldu.” (Kejanlıoğlu, 2004; 6)

Ancak 12 Mart 1971 askeri muhtırası sonrasında kurumun kuruluş aşamasındaki zihniyet

yasal bir düzenlemeyle değişime uğramıştır. 20 Eylül 1971ʹde Anayasaʹnın 121. maddesi

değiştirilerek, TRTʹnin özerkliğine son verilmiş ve TRT artık “tarafsız” bir kamu tüzel kişiliği

konumuna getirilmiştir. (Kejanlıoğlu, 2004; 7)

Sonuçta, TRT 1980’lere gelindiğinde devletin radyo ve televizyon kurumu olarak görev

yapmanın yanı sıra resmi görüş ve söylemin dışında herhangi bir farklı ses ya da görüntüye

yer vermemekteydi. Durum böyle olunca toplumsal muhalefetin o dönemde en etkin aracı

olarak gazetelerin dışında herhangi bir oluşum bulunmamaktaydı. Ancak dönem itibariyle

basının içinde bulunduğu durum özellikle 1980’lerin ilk yarısında bir açmaz içindeydi. 12

Eylül hareketi ülkedeki tüm muhalif sesleri susturmuş, özellikle basın kuruluşları

sıkıyönetim esasları çerçevesinde görev yapar hale gelmişti. Anılan dönemde yapılan

baskılar nedeniyle, basının siyasi nitelikli haberlerden uzaklaşarak, tirajı belli bir seviyede

tutmak ve ekonomik olarak ayakta durmak adına magazin habere ve ayrıca insanoğlunun

en temel içgüdüsü olan cinsel ağırlıklı konulara yönelmesi söz konusu olmuştur.

12 Eylül müdahalesi, toplumun tamamıyla değiştirilmesi adeta yeniden formatlanması

iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bunun için de toplumsal hafızanın yeniden ve apolitize edilecek

biçimde yeniden düzenlenmesi gerekmekteydi. Nitekim yapılan yasal düzenlemeler de bu

yönde gerçekleşmiştir. Bu dönemde sınıf çatışmasından arındırılmış, ortak değerlerin

yeniden oluşturulduğu ve paylaşıldığı bir toplumsal yapıya giden yolda farklı fikirlerin

470

ortadan kaldırılması ve ortak bir oluşumun sağlanması gerekmekteydi. Bunun gerçekleşmesinin

en emin ve önemli yollarından biri de kuşkusuz, ülkede 12 Eylül öncesi aşırı politize olmuş

basının, sanat ve fikir ikliminin denetim altına alınması fikir gazeteciliğine gem

vurulmasıydı. Nitekim bu olgu askeri müdahalenin hemen ardından, takip eden günlerde

gerçekleşmiştir.

“12 Eylül günü dört gazete (Demokrat, Aydınlık, Politika ve Hergün) tümüyle

kapatılmıştır…. Birçok gazetenin yayını değişik sürelerle durdurulmuştur (örneğin Milli

Gazete 4 kez 72 gün, Cumhuriyet 4 kez 41 gün, Tercüman 2 kez 29 gün, Günaydın 2 kez 17

gün süreyle kapatılmıştır.)” (Kabacalı, 1994; 335)

Burada basının ülkedeki fikir ve toplumsal yaşam üzerindeki etkinliğini de vurgulamak

yerinde olacaktır. Nedeni ise, Türkiye’de Temmuz 1993’e kadar radyo ve televizyon

yayıncılığı devlet tekelinde bulunmuştur ancak o tarihten sonra 1982 Anayasası’nın 133.

maddesinde yapılan değişiklikle özel yayın kuruluşlarına da yayın yapabilme özgürlüğü

verilmiştir. Dolayısıyla TRT Kurumu’nun bir devlet kuruluşu olması nedeniyle herhangi bir

“muhalif” fikir ya da söyleme yer vermesi o dönemde mümkün olamamıştır. Yukarıda da

belirtildiği gibi, TRT Kurumu Eylül 1971’de gerçekleşen yasal değişikliklerle “özerk” olma

konumundan çıkarak bir “kamu tüzel kişiliği” haline getirilmiştir. İşte bu nedenden dolayı,

basının denetim altına alınması dönemsel gerçekleri ortaya koyması adına derin ve önemli

bir anlama sahiptir.

 

1983 Seçimleri Sonrası Türkiye’de Medyanın Durumu ve Gelişim Süreci

 

Türkiye, yaklaşık 3 yıllık bir kesintinin ardından, 6 Kasım 1983 tarihinde yapılan seçimlerle

Parlamenter demokrasiye yeniden geçiş yapmıştır. Ancak bu süreç öncesi yaşanan seçim

yasakları ile bazı adayların seçime katılmasının engellenmesi bu seçimlerin tam bir özgürlük

havası içinde yapılmadığı tartışmasını yaratmıştı. Seçim sonucunda Turgut Özal Anavatan

Partisi genel başkanı olarak başbakanlık koltuğuna oturmuş ve böylece Türkiye’de 17 Nisan

1993’e, yani Özal’ın Cumhurbaşkanı olarak vefat ettiği tarihe kadar sürecek olan Özal devri

başlamıştır. Turgut Özal her ne kadar sivil bir görünümde olsa da, ülkede 12 Eylül sürecinin

yaratmış olduğu sonsuz sükunet ortamını devam ettirmek ve başbakanlığı döneminde kendi

açısından muhalefetsiz bir iktidarın başı olmak amacındaydı. Nitekim, basın üzerinde çeşitli

hesaplar yapan Özal, başbakanlığı döneminde “Türkiye’de iki buçuk gazeteden fazlasına

gerek yok.” (Nebiler, 1994; 48) sözleriyle de adeta dikensiz bir gül bahçesinde başbakanlık

yapma özlemini, açıkça ifade etmiştir.

Özal döneminin önemli gelişmelerinden biri de telekomünikasyon ve televizyon yayıncılığı

alanında gerçekleşmiştir. Türkiye’de televizyon yayınlarının ilk kez Ankara’da TRT

tarafından 31 Ocak 1968’de başlatılmasından sonra, TRT yine ilk kez renkli televizyon

yayıncılığını 1 Temmuz 1984’de devreye sokmuştur. Bu gelişmeyi TRT’nin 2. kanal yayınını

6 Ekim 1986’da başlatması takip etmiş ve böylece TRT’nin televizyon yayınları Ekim 1986

yılı itibariyle, tek kanal ve siyah beyaz olma gibi bir tekdüzelikten kurtularak izleyiciye

kısıtlı da olsa seçme şansı veren bir nitelik kazanmıştır.

Diğer yandan, basın alanında ise, 1985 yılı, ortaya çıkan gelişmeler açısından önemli bir yıl

olmuştur. O sene, basında 2 gelişme dikkat çekiciydi ve bunlardan ilki, renkli bir bulvar

gazetesi olarak ortaya çıkan Tan gazetesi, diğer yanda bir bölgesel gazete olan ve Ege

471

bölgesinde çıkan Yeni Asır’ın sahibi Dinç Bilgin tarafından İstanbul’da çıkartılmaya

başlanan Sabah gazetesidir. Tan gazetesi masa başında ürettiği asparagas haberlerle okurun

ilgisini çekmeye çalışırken 1 milyon satış rakamına ulaşmıştır, diğer yandan Sabah ise,

gazetenin hazırlanma aşamasında pikaj ve montaj işlemlerine gereksinim duymaksızın

bilgisayarlı sistemle gazetenin hazırlanması ve basılması konusunda ülkemizde ilk

uygulamayı başlatarak bu alanda önemli bir atılımın da liderliğini yapmıştır.

Türkiye’de 80’li yılların başından itibaren ve özellikle de 1980’lerin 2. yarısında basında

ortaya çıkan gelişme ve yenilikler dikkat çekicidir. 1980’e kadar Türk basınındaki gazeteler

aile işletmeleri konumunda olup, belli gazetelerin adları belirli aile adlarını çağrıştırır

durumdaydı. Milliyet gazetesinin, genel yayın yönetmeni Abdi İpekçi’nin 1979’da

öldürülmesinin hemen ardından, basın dışından bir isim olan ve farklı bir alandan gelen

günümüzün medya patronu Aydın Doğan’a satışıyla başlayan süreç 80’lerin 2. yarısında

Asil Nadir’in Türk basın yaşamına büyük bir kapitalle girişi sonucunda büyük bir ivme

kazanmıştır. Kıbrıslı işadamı Asil Nadir’in yurtdışından Türkiye’ye gelişi ve bazı basın

kuruluşlarını satış alması o güne kadar ülkede görülmemiş bir gelişmeydi. Bu, aynı

zamanda, basın dışı sermayenin basın alanına girişinin simgesi olması dolayısıyla da önemli

bir dönüm noktasıydı.

“Asil Nadir önce 1988 Haziran’ında Günaydın Gazetesi ile Veb Ofset grubunu satın aldı.

Günaydın, Tan ile birlikte Ulus, Sakarya ve Yeni Meram gazeteleri onun oldu. Ardından,

aynı yıl, Güneş Gazetesini yayınlayan Güçlü Gazetecilik, Yayıncılık ve Matbaacılık A.Ş.’nin

bağlı olduğu Gün Holding’i satın aldı… Asil Nadir, 1989, yılının başlarında önemli bir adım

daha atacak, Gelişim Yayınlarını Ercan Arıklı’dan satın almış ve böylece Asil Nadir’in sahibi

olduğu yayınlar önemli ölçüde artmıştır: Nokta, Ekonomik Panorama, Gelişim Spor, Bando,

Ev Kadını, Kadınca, Erkekçe, Marie-Claire, Mimarlık, Turist-Pasaport, Beyaz Dizi, Hıbır.”

(Topuz, 1989; 76)

1979’da Aydın Doğan’ın Milliyet gazetesini satın almasıyla başlayan ve 1988’de Asil

Nadir’in Türkiye’de bazı basın ve yayım kuruluşlarını almasıyla ivme kazanan basın dışı

sermayenin Türk basınında yer alması ile ilgili oluşum ve aile tipi basın işletmesinden,

finans-kapitali dışarıdan sağlanan basın kuruluşlarına geçiş modeli, döneme damgasını

vuran en önemli olaylardı. 1980’li yılların sonuna gelindiğinde artık basın kuruluşları,

“tüketici” ya da “müşteri” odaklı çalışmaya başlamışlar, kitle gazeteciliği anlayışı ön plana

çıkmış ve gazetelerde haber merkezlerinin yanı sıra reklam ve pazarlama departmanları da

önemli ölçüde yönetimde ağırlıklarını hissettirir hale gelmişlerdi. Böylesi bir oluşumda

elbette ve kaçınılmaz biçimde, dünya konjonktüründeki gelişmelerin yanında, 12 Eylül

olgusunun ve Turgut Özal’ın uygulamaya koyduğu sosyo-ekonomik politikaların da

tartışmasız katkısı bulunmaktaydı.

“12 Eylül’ün basını büyük sermayeye devredecek ortamı yaratma girişiminin bir parçası

olarak toplumun depolitize edilmesinin ardından Turgut Özal’ın iktidara gelmesiyle devletbasın

ilişkilerinde yeni bir uygulama dönemi başladı… 1960-70’lerde haber ajansı gibi daha

çok mesleki yan kuruluşlara doğru yayılma eğilimi gösteren, basın kurumları, 1980’lerden

itibaren ticari nitelikli yapıların yan kuruluşları haline dönüştüler.”(Koloğlu, 1999; 75)

472

 

1990 Sonrası Türkiye’de Medyanın Gelişimi ve Ticari Yayın Faaliyetinin Başlaması

 

1990’lara gelindiğinde artık Türkiye’de radyo ve televizyon yayıncılığında tekel olan TRT

Kurumu’nun işlevi ve konumu tartışılır durumdaydı. Özellikle Turgut Özal, radyo ve

televizyon yayıncılığı konusunda böylesi bir tekelin artık günün koşullarına ve gerçeklerine

uygun olmadığını, kamu hizmeti yayıncılığının yanı sıra özel ya da ticari yayıncılık

faaliyetine de geçilmesi gereğini, fırsat buldukça vurgulamakta ve tekrarlamaktaydı. Özal’ın

niyeti yasal boşluklardan da faydalanmak suretiyle özel radyo ve televizyon yayıncılığına

zaman kaybetmeksizin geçilebilmesiydi.

“1990 yılı başında Cumhurbaşkanı Turgut Özal, ABD gezisinde yaptığı bir açıklamada,

yurtdışından Türkçe yayın yapılmasını engelleyen bir kural olmadığını, bir kanal

kiralayanın Türkiyeʹye yayın yapabileceğini belirterek, tecimsel kuruluşların önünü açtı.

Aynı dönemde, Rumeli Holdingʹin sahibi Uzan ailesinin, İsviçreʹde kurdukları Magic Box

(MBI) şirketi aracılığıyla Almanyaʹdan Türkiyeʹye yayın yapmak üzere Eutelsat uydusundan

2 kanal kiraladığı ortaya çıktı. Böylece, ‘Türkiyeʹnin ilk özel televizyonu’ Star-1, 1 Mart 1990

tarihinde deneme yayınlarına başladı. 1990 yılının sonunda Cumhurbaşkanının oğlu Ahmet

Özalʹın da MBIʹya ortak olduğu sonradan anlaşıldı (1 yıl sonra, bu ortaklık kavgalı bir

şekilde bozulacaktı).” (Kejanlıoğlu, 2004; 10)

1990’lı yılların hemen başında ortaya çıkan bu gelişme elbette devletin en üst makamını

temsil eden Turgut Özal’ın katkı ve yönlendirmesiyle gerçekleşmiş fiili bir durumdur.

Kasım 1989’da Cumhurbaşkanlığı’na seçilen Özal’ın seçilmesinin üzerinden kısa bir süre

geçmesine karşın böylesi bir oldu bittiye göz yumması elbette yasalar açısından uygun

değildi. Ancak burada Özal’ın bu durumun ortaya çıkışındaki katkılarını da gözden

kaçırmamak gerekmektedir. Star-1 televizyonu Mayıs 1990 itibariyle ülke çapındaki

yayınmalarının alanını genişletmiş ve Ocak 1991’de başlayan 1. Körfez Savaşı’nda da

etkinliğini arttırarak izleyicinin aradığı bir televizyon kanalı durumuna gelmiştir. O

dönemde, körfez savaşından TRT’nin yapmış olduğu kısmen de olsa sansürlü yayına

karşılık, anında ve sansürsüz gerçekleştirdiği yayınlarla Star-1 televizyonu izler kitle

tarafından aranır hale gelmiştir. Dünyada yakından izlenen bir sıcak gelişme olan Körfez

Savaşı’nın yayınında, TRT’nin izlemiş olduğu yayın politikasını yıllar sonra Can Dündar

anılarında şöyle aktarır:

“O karlı Ankara gecesinde, üzerimde kalın bir kazakla TRT’nin Kavaklıdere’deki binasına

giderken benden ne beklediklerini bilmiyordum. Kurumda bir süredir Bülent Çaplı ve

Gülfem Aslan’la birlikte ‘CNN Dünya Raporu’ programına haber hazırlıyor, CNN’le

ilişkileri yürütüyorduk. Haber Dairesi katına çıktığımda derhal stüdyoya girmemi

söylediler. CNN yayını ekrana verilecek, ben de anında tercüme edecektim.

İyi de koca yayın kuruluşu, aylardır beklenen bir savaşa neden hazırlıksız yakalanmış ve bir

simültane tercümanın yapabileceği bu işi bana yıkmıştı? Bunun nedenini, stüdyoya girerken

yapılan tembihlemeden anladım. CNN, ilk yayınında Bağdat bombardımanına İncirlik’ten

kalkan uçakların da katıldığını bildiriyordu. Oysa Dışişleri henüz bu bilgiyi doğrulamamıştı.

O yüzden her söyleneni bire bir tercüme etmeyecek, savaşa Türkiye’nin dahlini çağrıştıran

ifadeleri ayıklayarak yayına verecektim.”(Dündar; 2003)

Böylece, 1991 yılının 16 Ocak’ını 17 Ocak’a bağlayan gece 1. Körfez Savaşı’nın başlangıcı

olarak hafızalarda yer ederken, Türkiye’de de televizyon yayıncılığı açısından önemli bir

473

dönemeç dönülmüş oluyordu. Bu aynı zamanda radyo ve televizyon yayıncılığı açısından

da 1994 Nisan’ına kadar devam edecek denetimsiz dönemin başlangıcıydı. Bu denetimsiz

dönemde radyo ve televizyonlar, birbiri ardına açılmış ve yayın yaşamına başlamışlardır.

Ortaya çıkan böylesi bir gelişmede, hiç kuşkusuz, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın çok

önemli ve etkin rolü vardı. Nitekim tarihsel gelişme süreci dikkatle incelendiğinde bunun

ipuçlarına da kolaylıkla ulaşılmaktadır. Turgut Özal’ın 17 Nisan 1993’te ölümünün hemen

ardından yasal dayanakları olmaksızın fiili biçimde yayın yaşamlarını sürdüren tüm özel

radyo ve televizyonlar kapatılmış ancak kamuoyunun baskısı ve bazı siyasilerin bu gelişmeyi

kendi lehlerine kullanma çabasının yarattığı ortamda bu kez de 1982 Anayasası’nda

gerçekleştirilen değişiklikle özel radyo ve televizyon kanallarının kurulmasına dayanak teşkil

edecek olan yasal çerçevenin temeli atılmıştır.

“8 Temmuz 1993ʹte Anayasaʹnın 133. maddesinde yapılan değişiklikle, ‘...radyo ve

televizyon istasyonları kurmak ve işletmek kanunla düzenlenecek şartlar çerçevesinde

serbest’ bırakıldı… Bu anayasal düzenlemenin ardından yeni yasa beklentisine girildi ve

medya savaşları kızıştı.”(Kejanlıoğlu, 2004; 11)

Böylece TRT Kurumu’nun radyo ve televizyon yayıncılığında elinde bulundurduğu tekel

ortadan kalkmış oluyordu. Bu gelişmeyi ülkedeki radyo ve televizyon yayıncılığının yasal

çerçevesi olan ve 20 Nisan 1994’de resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 3984 sayılı

“Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun” başlıklı yasa takip

etmiştir. Bu oluşum, özel yayıncılığın yasal çerçevesinin çizilmesinin yanı sıra aynı zamanda

1980’den o güne kadar uzanan gelişmenin de tamamlayıcısı olması bakımından önemlidir.

Sosyal devletin zamanla serbest pazar ortamından çekilişi ve ortamın tam rekabet

koşullarına açılması yukarıda da belirtildiği gibi, neo-liberal politikalar gereğiydi ve bu

yaklaşım modeli Özal’dan sonra da sürdürülmüştür. Bu politikanın istikrarlı biçimde

sürdürülmesinde ise en büyük pay, dünyadaki küreselleşme eğilimi ile konjonktürel

gelişmelerdi.

Türk basınında ise, 1990’ların özellikle ilk yarısı, gazetelerin promosyon savaşlarıyla geçmiştir.

1980 sonrası bilinçli okur potansiyelini yitiren ve kitle gazeteciliğine yönelen basın

kuruluşlarının, çıkardıkları gazetelerin yanı sıra radyosu, televizyonu, internet sitesi ile ticari

girişimleri olan ve holdingler bünyesinde yer alan şirketler haline dönüştükleri görülür. Bu

dönemde gazeteler, portföylerinde bulundurdukları –ki bu deyim dönemin moda olan

söylemidir- tüketici kitleyi çeşitli promosyonlarla elde tutma çabaları içine giren ticari

kuruluşlar halini almış ve bu da, içerik bakımından belirgin bir yozlaşmanın ortaya çıkışına

ve bilinçli okur kitlesinin basından uzaklaşmasına neden olmuştur.

“92 yılından sonra tıraş bıçağı, diş macunu, masa örtüsü, balon, uçurtma, buzdolabı torbası,

omo, halk ekmek, sabun, çöp torbası, margarin gibi … hediyeleri okuyucularına iletmeye

başladı gazeteler. Neydi bundan amaç? Gazetelerin satışını sağlamak, gazetenin tirajını

yükseltmek … 60’lı yılların başında da toplam tiraj 3 milyondu… Bugün de 3 milyon

civarında, ama o zaman Türkiye’nin nüfusu bugünkünün üçte biriydi … Oransal olarak

baktığımız zaman tiraj sabit kalıyor fakat fert başına gazete kullanımı ise … düşüyor.”

(Vuran, 1996; 80)

1990’lı yıllarda artık gazetelerin içerikleri ve haberlerinden çok, satış sırasında verdikleri

hediyeler ön plana çıkmış okumayan ancak bakan bir izler kitlenin varlığı ise, verilen

promosyonlara göre yüzer-gezer bir kitlenin oluşumuna neden olmuştu. Basında kendi

474

sorunlarına yabancılaşmış, magazin içerikli haberleri gören halkın gazetelere olan talebi ise,

yozlaşma ve magazinleşmeyle ters orantılı olarak giderek alt seviyelere düşmekteydi. Bu

dönemde yozlaşma ve magazinleşme ne oranda arttıysa toplumun gazeteye olan ilgi ve

eğilimi de o ölçüde azalmıştır.

Türkiye’de 1975 yılında okur-yazar nüfus 16,5 milyon, toplam tiraj ise 1 milyon 940 bin

civarında seyrederken bin okur-yazara 117 gazete düşmekteydi. 1975 yılında ise, okur-yazar

sayısı 21,3 milyona çıkmış tiraj, 2 milyon 100 bine yükselmişti. Oranlandığında ise, bin okuryazara

99 gazeteye inildiği görülmektedir. 1980 yılında bu oran, bine 78’e, 1990’da bine 83

olmuş, 1995’te ise bine 60 oranına gelmiş dayanmıştır. (Nebiler, 1995; 109)

Burada aktarılan verilerden de açıkça görülmektedir ki, gerek nüfusun gerekse okur-yazar

sayısının ülkede artması gazete okunma oranına aynı şekilde yansımamış ve dolayısıyla

gazete okuma alışkanlığının oransal olarak bir düşüş içine girdiği belirgindir. Böylesi bir

düşüşün ortaya çıkışında doğal olarak pek çok etken rol oynamıştır. Ancak burada basın

kuruluşlarına ve gazetelere duyulan güvensizliğin de önemli bir rol oynadığı çok açıktır.

Basın özellikle 1990’lı yıllarda amaç dışı kullanılmasıyla mecrasından sapmış işbaşındaki

hükümetlerle ve kapital sahipleriyle yakın ilişkiler kurmak suretiyle de gerek bağımsızlığından

gerekse itibarından önemli ölçüde kayba uğramıştır.

Nitekim, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinden oluşan Akademedya grubunun

1995 yılının ilk aylarında yaptığı araştırmada çıkan sonuca göre, gazete okurlarının yüzde 86’sı

basına güvenmemekte ve basını saygın bulmadığını belirtmiştir. Nebiler, 1995; 112)

Diğer yandan, daha önce de belirttiğimiz gibi geçmişin gazeteleri ve basın kuruluşları,

özellikle 1990’lı yıllarda birer medya holdinge dönüşmüş ve artık arkasında televizyonu,

radyosu, halkla ilişkiler şirketi ile internet kuruluşu olmayan gazeteler ticari açıdan piyasada

itibar görmez hale gelmişlerdir. 1980 öncesi okurun güvenine sahip olmayı kendine hedef

edinen basın kuruluşları, artık ticari olarak kar marjının arttırılması ve daha çok tiraja

ulaşmanın yollarını aramaya başlamıştır. Bu açıdan bakıldığında içerik önemli değildi,

önemli olan okurun ya da daha doğru bir deyişle müşterinin malı alması ve tüketmesiydi.

Bu durumda gazete çalışanlarının kalifiye elemanlardan oluşması da gerekmiyordu. Nasıl

olsa içerik yerine promosyon faaliyeti satışın arttırılmasında en etkin rolü oynamaktaydı.

Deneyimli gazeteci Hasan Pulur, bir makalesinde geçmişten günümüze Türk basınında

görülen itibar kaybını şöyle aktarmaktadır:

“Özellikle 1960 ile 1980 arasındaki Türk basını kesinlikle güvenilir bir basındı. O zamanlar

köy kahvelerinde gazete yazıyorsa doğrudur diye konuşurlardı. Maalesef 80’den sonra ise

‘aldırma gazete yazıyor’ deyip geçiyorlar. Çünkü Türk basını makineye yaptığı yatırımı,

insana yapmamıştır. Makineye yapılan yatırım kolay bir yatırım.... Ama insana yatırım

yapmak uzun vadeli bir iş.” (Pulur 1996; 946)

Özellikle 1990 sonrası Türk medyasında, plazalara, teknolojiye ve makinelere yapılan

yatırımların, yine aynı dönemde kaliteli gazeteci yetiştirilmesi amacına yönelik olarak

gerçekleştirilmediği bunun da mesleki bir erozyona ve haber ile habercilik kalitesinin

düşmesine neden olduğu açıkça görülmekte ve bilinmektedir. Diğer yandan böylesi bir

yaklaşımında mesleğin saygınlığı ve güvenirliği açısından istenen bir olgu olmadığı da açıktır.

475

“Gazeteciler arasında her eline kalem alan gazeteci sayılmaz. ‘Şeklen gazeteci’ diye

tanımlanabilecek bir gazeteci modelinin ön plana çıktığı 1990’ların ilk yarısında basında

yaşanılan ağır bunalım, ekonomik güçlükler, enflasyon, iletişim özgürlüğünü kısıtlayıcı yasa

ve kararnamelerin varlığı ‘gazeteci kimdir’ sorusuna farklı boyutlarda yanıt aratmaya

başladı… ‘Fotoğraf çeksin, bir de iyi-kötü not tutsun yeter’ anlayışıyla ‘gazeteci’ diye

çalıştırılan bazı kişiler basına duyulan saygının, güvenin süreç içinde zedelenmesine yol

açan nedenlerin başında geliyor.” (Yiğenoğlu 1996; 96)

Bu sonucun ortaya çıkmasında ucuz işçiliğin tercih edilmesi ve ucuz işçinin maliyetinin

işverene ağır gelmemesi gibi nedenler önemli rol oynamaktadır. Ancak bu olay başka bir

açıdan değerlendirildiğinde, çalışan gazetecinin kalifiye olmaması, kendi özlük hakları

açısından fazla ısrarlı ve takipçi olmaması gibi bir olguyu da ortaya çıkarmaktadır.

Prof. Dr. Taner Berksoy konuya ilişkin olarak şu yorumu yapmaktadır: “Bizim iktisadi…

yapılanmamızda, dünya ekonomisiyle alış-verişimizdeki nirengi noktası ucuz işçiliktir. Yani

biz dünyaya ucuz işçiliğin bize sağladığı avantajlardan kaynaklanan malları satarak, ihraç

ederek entegre olmayı, onlarla o yönde alış-veriş etmeyi benimsemişiz. Ucuz işçi vasıfsız

işçidir. Vasıflı insan ucuz olmaz. Dolayısıyla dünyaya karşı bu avantajımızı sürdürebilmenin

tek yolu bizim kitle halinde vasıfsız işgücü yaratmamız ve ücreti de bu açıdan

bastırmamızdır, dolayısıyla bizim medyanın ürün ürettiği pazarın dar olması ve oradan bir

takım tekelleşme ivmelerinin gelmesi daha üst düzeyde yapılan bir yanlış tercihten

kaynaklanmaktadır. Biz dünyayla ucuz işçiliğin, ucuz emeğin bize getireceği avantajların

dışında bir alanda avantaj arayarak alış-veriş yoluna gittiğimiz takdirde işgücümüzü

eğitmek, vasıflandırmak zorunda kalacağız… Nüfus istatistiklerine baktığınızda, bizdeki

okuryazar oranı hızlı olarak artar, fakat sadece okuryazar kitlesi hala büyük ölçüde

ağırlığını korumaktadır… Bunun medyaya yansıması da, medyanın ürün arz ettiği pazarın

sınırlarını fevkalade dar tutması ve orada çok kolay tekelleşmeye imkan

tanımasıdır.”(Berksoy, 1996; 45-46)

1980’li yıllarda başlayan ve 1990’lı yıllarda medyada çok geniş biçimde görülen olgulardan

biridir magazinleşme. Magazinleşme olgusu, popülist milliyetçi söylemin medyada yer

almasında etkin bir rol üstlenmiştir. Burada 1980 sonrası ülkede ortaya çıkan yeni değer

yargılarının yanı sıra medyanın üstlenmiş olduğu işlev ve sorumluluk da dikkatlerden

kaçmamalıdır.

“Liberal milliyetçilik anlayışını medya popüler hale getirmiştir. Medya bu olgunun popüler

hale gelmesinde başlıca rolü oynarken bunu medyanın ’80 sonrasındaki değişen yapısı ile

açıklamanın daha anlamlı olacağını belirtmeliyiz.Türkiye’de medya yapısının değişime

uğraması, ’80 sonrası yeni liberal politikalar doğrultusunda bu yeni yapıya uyumlu olacak

biçimde olmuş, değişik sermaye gruplarının medyaya girmesi ile medya ve politikacılar

arasında geçmişten beri olan ilişki daha da yoğunlaşmıştır. Bu konuda Sabah gazetesi

dönemin liberal politikalarıyla uyum sağlamış bu liberal politikaları aktaran önemli bir

gazetedir. Bu dönemden itibaren medyanın yeni liberal politikaların hizmetinde bulunmaya

başladığını ve bu politikaları topluma benimsetmeyi temel bir görev olarak kabul ettiğini

söyleyebiliriz.” (Konyar, 2001; 81)

Dolayısıyla bugün medyada yaşanılan popülerleştirilmiş liberal milliyetçi söylem, aynı

zamanda kendi içinde magazinsel bir yaklaşımı barındırmaktadır. Böylesi bir yaklaşım

modelinin ortaya çıkışında ise, 1980’li yıllarda ülkemizde medyanın durum ile yapısal,

476

yönetsel ve ekonomik niteliği rol oynarken, medyaya giren finans kapitalin de böylesi bir

olgunun ortaya çıkmasında katkısı büyük olmuştur. Bugün holding durumuna gelmiş olan

medya kuruluşları temelleri 1980’li yılların ortalarında atılmış olan bir sistemin adeta somut

birer göstergesi durumundadırlar. Gazetecilerin özlük hakları ise, 1980 sonrası uygulama ve

gelişmeler dolayısıyla önemli ölçüde kısıntıya uğramış ayrıca gazetecilerin sendikalaşma

hareketi de ülkemizdeki birkaç medya patronunun bu dönemdeki girişimiyle işlevsiz hale

getirilmiştir. Kuşkusuz böylesi bir gelişmede, Özal’ın uyguladığı ve dünyada da o dönemde

bir eğilim şeklinde ortaya çıkmış olan serbest pazarcı neo-liberal ekonomi politikaları,

toplumun apolitize edilmesi çabaları ile Friedmancı uygulamaların etkisi bulunmaktadır.

1980 sonrasında çalışanların ve toplumun diğer bireylerinin adeta “atomize” hale getirilerek

toplumsal yaşamda herkesin kendi çıkışını ve kurtuluşunu elde etme çabaları, bireysel bir

düzleme yönlendirilmiş ya da indirgenmiş, toplum olma, birlikte hareket etme bilinç ve

isteği yok edilmiştir.

 

Sonuç

 

Türkiye’de 1980 sonrası medyada magazinleşme olgusu geniş ölçüde görülmüş, 1990’lı

yıllarda ise gerek özel televizyon ve radyo yayıncılığının başlaması gerekse medya

sektörüne giren finans-kapitalin kaynağı bu sürecin daha da ivme kazanmasında

hızlandırıcı bir işlev görmüştür. 1980 öncesi dünyada devam eden soğuk savaş ve bunun

etkileri kaçınılmaz biçimde Türkiye’yi de etkisi altına almıştı. Batı ittifakının demir perde

ülkeleri karşısındaki politik ve çatışma alanlarındaki görece başarısızlıkları yeni bir dünya

düzeni ve kurgusunu zorunlu hale getirmekteydi. Bu kurguda ülkemizin de rolü

bulunmaktaydı ve sistemin yeniden gözden geçirilmesi gereksinimi Türkiye’de de kendisini

hissettirmekteydi. Bu gelişmeler doğrultusunda 24 Ocak 1980’de alınan kararlarla, aslında

Türkiye’de yalnızca ekonomi alanında değil, aynı zamanda toplumsal bağlamda radikal

değişimin de yolu açılmaktaydı. Ülkemizde 12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri müdahale

yalnızca o dönemde kontrolsüz biçimde devam eden terörün önünü kesmekle kalmamış

aynı zamanda 24 Ocak’ta alınan ekonomik ve sosyo-politik kararların da uygulanmasında

başrol üstlenmiştir. 12 Eylül 1980 öncesi ülkede her şeyin aşırı politize olmasına karşın, bu

tarihten sonra toplum adeta hafızasından arındırılmak suretiyle apolitik bir mecraya

taşınmak istenmiş ve bugünkü sonuçlar dikkate alındığında bu, başarılmıştır. Günümüzde

gelinen noktada toplumun apolitize edilmesinde kaçınılmaz biçimde medyanın işlevi ve

sorumluluğu bulunmaktadır. 12 Eylül sonrası basın üzerinde oluşan baskının yarattığı hava

içinde gazeteler magazin habere yönelmiştir. 1980’den sonra basında görülen önemli

değişikliklerden biri de artık gazetelerin birer aile işletmesi görünümünden çıkmış olduğu

gerçeğidir. Bu gerçek 1990’lı yıllarda radyo ve televizyon yayıncılığında TRT tekelinin

kırılmasından sonra daha da belirgin hale gelmiş eski dönemin gazeteleri medya holding

durumuna gelmiştir. Soğuk savaşın sona ermesi, Friedmancı ekonomi politikaları ve neoliberal

piyasa ekonomisinin de etkisiyle, özellikle 1990’ların 2. yarısından itibaren

Türkiye’de, medya kuruluşlarının toplumsal sorumluluklarından uzaklaşarak kendi

çıkarları ya da mensup oldukları güç odaklarının istekleri doğrultusunda yayın

politikalarını yürüttükleri görülmektedir. Medyada magazinleşme olgusu bu dönemde ve

halen daha önce görülmemiş biçimde devam ederken halkın gazete okuma alışkanlığında da

oransal anlamda görece bir düşüş kaydedildiği görülmüştür. Türkiye’de okuma-yazma

oranının ve nüfusun artışı karşısında gazete okuru sayısı ne oransal ne de sayısal bağlamda

bir artış göstermiştir. Bu sonucun ortaya çıkışında genel anlamda belirtmek gerekirse,

toplumsal sorunlara yabancılaşmış bir yayın politikası izlenmesinin etkisi büyüktür. Diğer

477

yandan özel radyo ve televizyonların başlangıçta fiili olarak başlayan yayın yaşamı, 1994

Nisan’ı itibariyle yasal bir çerçeveye oturtulmuş olup halen de uygulamada önemli ölçüde

eksiklikleri ve aksaklıkları içermektedir. Günümüzde medyada görülen magazinleşme

olgusunun ortaya çıkışında 1980’den sonra ekonomik ve siyasi iktidarla iç içe geçmiş bir

örgü görünümü arz eden medya kuruluşlarının ya da holdinglerinin, büyük ölçüde etkisi ve

sorumluluğu bulunmaktadır.

 

Kaynakça

 

BERKSOY, Taner (1996). “Medyada Tekelleşme”, Basın Kendini Sorguluyor, TGC

Yayınları, İstanbul.

DÜNDAR, Can. “TRT’den Nasıl İstifa Ettim?”, Milliyet, (9 Ocak 2003).

ERGÜL, Hakan (2000). “Türkiye’de Televizyon Kanallarında Haberin Magazinleşmesi ve

Eğlenceyle Dolayımlanan İdeoloji”, 1. Ulusal İletişim Sempozyumu Bildirileri 3-5

Mayıs 2000, Gazi Üniversitesi İletişim Dergisi Yayınları, Ankara.

KABACALI, Alpay (1994). Türk Basınında Demokrasi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

KEJANLIOĞLU, Beybin. “Radyo Tv Yayıncılığı Siyasası”,

www.bianet.org/diger/arastirma222.htm (erişim 16.02.2004)

KOLOĞLU, Orhan. “Medya-devlet ve Sermaye”, Birikim, Ocak 1999.

KONYAR, Hürriyet. “Magazin Medyasındaki Popüler Milliyetçi Söylemlerin İşlevleri”,

Birikim, Nisan 2001.

NEBİLER, Halil (1995). Medyanın Ekonomi Politiği, Sarmal Yayınevi, İstanbul.

OKTAR, Suat (Tarih Yok). Makro İktisat Ders Notları, Marmara Üniversitesi İktisadi İdari

Bilimler Fakültesi, İstanbul.

PULUR, Hasan. “Bizim Mesleğimiz”, Yeni Türkiye Medya Özel Sayısı II, Sayı:12, Kasım-

Aralık 1996.

TOPUZ, Hıfzı (1989). Basında Tekelleşmeler, TÜSES ve İLAD Ortak Yayını, İstanbul.

TUNÇAY, Mete. “Cumhuriyet’in Dönüm Noktaları”, Radikal Gazetesi Cumhuriyet Eki,

(29.10.2003).

VURAN, Ateş (1996). “Medyada Promosyon”, Basın Kendini Sorguluyor, TGC Yayınları,

İstanbul.

YİĞENOĞLU, Çetin (1996). Metelikten Medyaya, Çağdaş Yayınları, İstanbul.

 

En Son Haberler YENİ

CALL FOR CHAPTERS: DEADLINE EXTENDED TO…

CALL FOR CHAPTERS: DEADLINE EXTENDED TO JUNE 9TH, 2017   CONTEMPORARY APPROACHES TO POLITICAL PARTICIPATION

Description For a sound and working de…

Devamını Oku...

Referandum Kampanyaları, Cumartesi Günü…

Referandum Kampanyaları, Cumartesi Günü Başkanlık Referandumu Paneli’nde Tartışılacak

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü tarafın

Devamını Oku...

CALL FOR CHAPTERS: CONTEMPORARY APPROAC…

Description   For a sound and working…

Devamını Oku...

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İs…

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İstanbul’da Tartışılacak

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü tarafın

Devamını Oku...

TASAM’dan 8 Yeni Kitap…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasis…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasisinin Stratejik Rolü

Doç. Dr. Abdullah ÖZKAN tanbul Ünive

Devamını Oku...

TASAM Yeni Adresine Taşındı…

TASAM Yeni Adresine Taşındı

TASAM, İstanbul Merkez Ofisi Tarihî Yar

Devamını Oku...

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:…

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:Efsaneler,Gerçekler...

Prof. Dr. Ferruh Uztuğ Türkiye’de siya…

Devamını Oku...

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen…

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen Fikri: Medeniyet Kavramına Giriş

  Doç. Dr. İbrahim Kalın “…

Devamını Oku...

Liberalizmin Soy Kütüğü…

Liberalizmin Soy Kütüğü

  Yıldız Teknik Ünv. Sosyoloji B…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4

Çok Okunan Makaleler

İngilizce Makaleler…

Seçim Sistemleri…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Sertifikalı Siyasal Eğitim Pro…

Sertifikalı Siyasal Eğitim Programı

“SİYASET OKULU” PROJESİsp; 

Devamını Oku...

“Kamuoyu Oluşturma” ve “Gündem…

Türkiye’de gündem belirleme konusunda ça…

Devamını Oku...

Türkiye'de Seçimler…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Kamuoyu…

KAMUOYU Kamuoyu kavramı, siyaset b…

Devamını Oku...

Siyasal Kültür…

Her siyasal sistemde, toplum üyelerinin…

Devamını Oku...

Kadromuz…

Siyasal Partiler…

<!-- /* Font Definitions */ @font-fa…

Devamını Oku...

Çalışma Konularımız…

 - Küresel süreçte Türk siyasetindeki ge…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3