1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer
Giriş Kayıt

GİRİŞ YAP

Username
Şifre *
Beni hatırla

YENİ HESAP EKLE

(*) ile işaretli alanlar zorunludur .
Name
Username
Şifre *
Şifre Doğrula *
Email *
Email Doğrulal *
Captcha *

SON 10 DAKİKA…

Bir eşek düşünelim ve biz bu eşeğin; önce ayakta durmuş etrafına bakınır, sonra da gözlerini kapamış yerde yatarken, ardı ardına iki resmini çekmiş olalım.  Eşeklik hali bu: bir an için ayakta duruyor, ertesi an da düşüp ölmüş olabilir.  Gerçekten de böyle ise, acaba bu iki resim arasında ne fark vardır?...  Yani bir resimden diğerine ne değişmiştir?...

Herhalde aklımıza ilk gelen; eşeğin birinci resimde canlı, ikincisinde ise ölmüş olduğunu söylemektir.  Ama bu, iki resim arasındaki farkı belirleyebilen teknik bir açıklama değildir.  Öte yandan "birincisinde ruhu bedeninde, ikincisinde ise eşek cennetinde" demek, birinci yanıtın aynısı gibidir.  Çünkü “ruh nedir” sorusunu doğurur.  Halbuki biz; iki resim arasındaki farkı, eşeğin ölümünden hemen önce ve hemen sonra bedeninde nelerin değişmiş olduğunu merak ediyoruz.

Bu durumda akla herhalde "birinci resimde kalbi atıyor, ikincisinde ise durmuş olsa gerek" türünden bir yanıt gelir.  Bu yanıt kısmen doğrudur.  Ancak yeterli değildir.  Çünkü bilindiği üzere, kalbi duran insanlar bazen, masaj yapılarak veya elektroşok uygulanarak hayata geri döndürülebiliyor ve yıllarca daha yaşamaları sağlanabiliyor.  Bir diğer açıklama; "birinci resimde beyni çalışıyor, ikincisinde ise faaliyetlerini durdurmuş olsa gerek" şeklindedir.  Bu yanıt da kısmen doğrudur.  Çünkü beynin faaliyetlerini sürdürürken, belli döngüsel kalıplara sahip bazı dalgalar oluşturup yaydığını ve ölüm halinde bu dalgaların ortadan kalktığını biliyoruz.  Ancak bu yanıt da yeterli değildir.  Çünkü insanlar bazen ağır bir yaralanmadan sonra "bitkisel hayat"a girmekte, bu dalgalar zayıflayarak ritimlerini kaybetmektedir.  Hayat diğer bakımlardan süregiderken...

Aslında sorduğumuz sorunun, geneli ikna gücüne sahip, yaygın kabul gören bir yanıtı henüz yok gibidir.  Yani biz bu eşeğin birinci resimde ‘hayatta’ olduğunu, ikinci resimde ise olmadığını anlayabiliyor, fakat aradaki farkın, yani 'hayat'ın ne olduğunu tam olarak dile getiremiyoruz.  Bu yüzden de, ‘hayat nedir’ sorusuyla karşılaştığımızda, kem kümle başlayıp, içimizden biraz eveleyip geveliyor, sonra da “merak etmeyin” diyoruz karşımızdakine: “Görünce; görür görmez anlarsınız, anlayacaksınız...”

Aslında, iki resim arasındaki geçişin tanımı, artık biraz biliyor gibiyiz: Girdi-çıktı unsurlarıyla birbirine bağlı milyonlarca halkadan oluşan ve bizi oluşturan ‘enzimlere dayalı kimyasal tepkimeler ağı’nda beliren gediklerin, bir yandan sürekli olarak tamirine çalışılmakla beraber, giderek büyüyüp yayılması ve önceleri ayakta duran o görkemli ağın, bir aşamadan sonra geriye dönüşü artık mümkün olamayan bir şekilde göçerek yere yığılması.  Ancak yine de bu soruyu biraz daha açıklığa kavuşturabilmek üzere kendimizi eşek yerine koyalım.  (Lütfen alınmayınız!)

Örneğin biz bu yazıyı okurken; gözlerimiz aynı satır üzerinde soldan sağa, satırdan satıra geçerken de yukarıdan aşağıya doğru hareket etmekte, gözlerimizin bu hareketini sağlayan kaslar, beynin motor merkezi tarafından eşgüdümlü bir biçimde yönetilmektedir.  Beyin bunu yaparken; gözlerimizin gönderdiği görüntüleri değerlendirip satır sonuna geldiğimizi ‘anlamakta,’ bir alt satıra geçebilmemiz için gerekli kas hareketlerini sağlayacak komutları belirleyip bu kaslara göndermektedir.  Öte yandan tuşları kullanabilmemiz için parmak uçlarımızla bir kuvvet tatbik etmemiz lazımdır ve beynin ilgili merkezi, parmak uçlarımızdan gelen duyu sinyallerini değerlendirdikten sonra, ilgili kaslara gerekli komutları vermektedir.  Keza oturma pozisyonumuzu sürdürebilmek için bacak, baldır ve sırt kaslarımızın eşgüdümlü bir şekilde çalışması gereklidir ve beyin bu kasları da yönetmektedir.  İş bununla da bitmemekte ve beyin; gözlerin gönderdiği görüntü üzerindeki karaltıları harfler olarak ayırdetmekte, bunları bir araya getirerek sözcükler halinde algılayıp, sonra da bu sözcüklerden hareketle yazının içeriğini kavramakta, bu arada nokta ve virgül işaretlerini de hesaba katmak zorunda kalmaktadır.  Sonuç olarak beynimizde oluşan kavramlar bazı 'heyecan'lar veya belki de "vay canına!" gibi tepkiler uyandırmakta, kalp atışlarımız sıklaşırken konsantrasyonumuz artmaktadır.  Oturduğumuz yerde iyice yerleşerek okumaya devam ederiz.

Bu aslında karmakarışık bir süreçtir ve olaylar sadece fiziksel de değildir.  Çünkü okuma eylemine paralel olarak sürüp giden başka, kimyasal ve elektriksel daha pek çok olay vardır.  Örneğin az önce yediğimiz yemeğin bileşenleri, midemizdeki asit salgıları tarafından parçalanıp moleküllerine ayrılmakta, sonra da kana karışarak vücudumuzun her tarafına dağılmaktadır.  Hücrelerde bu moleküller kırılıp parçaları yeniden birleştirilerek, hücrenin ‘bakım, onarım, inşa, bölünme, çoğalma’ gibi etkinliklerinde işlev sahibi yararlı bileşenler haline konulmaktadır.  Bu sonuncusu tıpkı; bir kaynakçı ustasının aksi halde işe yaramayacak olan hurda demirleri kesip parçaladıktan sonra, farklı bir şekilde kaynak ederek, örneğin bahçemize bir parmaklık yapmasına benzetilebilir.  Kalbimiz ise, yaklaşık saniyede bir çarpıp duran ve bu işi yıllar boyu teklemeden yapan mükemmel bir pompa gibidir.

Mesele bu denli karmaşık görünmesine rağmen, aslında bu kadar basit bile değildir.  Çok sayıda karmaşık olay aynı anda ve eşgüdümlü olarak yürütülmekte ve hayatta olmak, çok sayıda enstrümanın aynı anda çalıyor olmasına benzemektedir.  Yani hayat, büyük bir orkestranın sunduğu nota kusursuz bir müzik icrası gibidir ve herkesin hayatı apayrı muhteşem bir senfonidir.  Bu mecazi müziğin yanında Mozart ve Beethoven'in şahaserleri dahi çok mütevazi kalır.

Biz hepimiz, kendi özgün müziğimizi yıllar boyu çalar, sonra da bir gün gelir çalamaz oluruz.  İnsanlık hali bu, hepimizin başına gelecek: “Tanrı gecinden versin” ama, belki 50 belki 100, belki de 120 yıl sonra bir gün siz de kendinizi ölüm döşeğinde bulacağızdır.  O anı bir tasarlayınız...

Biz bir yatağa sırtüstü uzatılmış tavana bakmaktayızdır ve yakınlarımız etrafımızı sarmış bizi kollamaktadır.  Yediklerimizi artık sindiremeyen midemize günlerdir birşey girmemiştir ve vücudumuz kendi kendisini kemirmektedir.  Ciğerlerimiz durdu duracak gibidir ve nefes almak büyük bir zahmet haline gelmiştir.  Kalbimiz artık teklediğinden vücudumuzun bazı yerlerine kan iletilememekte, oksijensiz kalan kaslarımız çalışmak bir yana, ağrıyıp sızlamaktadır.  Böbreklerimiz iyi çalışmadığından kanımız tam olarak süzülememekte, kanımızda biriken zehirli kimyasal maddeler beyin hücrelerimizi yavaş yavaş öldürmektedir.  Zihnimiz bulanmış, düşüncelerimiz birbirine karışmıştır.  Baktıklarımızı net olarak göremez, duyduklarımızı açık seçik anlayamaz ve istediklerimizi söyleyemez hale gelmişizdir.  Kısacası; vücudumuz artık bize ihanet etmiş, bizi ölümün eşiğine getirmiştir.  Belki de yıllar önceki, örneğin şu anki sağlıklı bir anı hatırlamış, içimizin özlemle burkulduğunu hissetmişizdir.  Çünkü bir zamanlar bizi hayata sımsıkı bağlayan ipin lifleri teker teker kopmuş, bu ip incelerek bir pamuk ipliğine dönmüştür.  Biraz sonra onun da "çıt" deyip kopacağını ve hayata artık veda edeceğimizi bilmekteyizdir.

Bu durum, sinema filmlerinde sık görülen bir sahneye benzer.  Uçurumdan aşağı sarkan bir ipten yukarı tırmanan birisi vardır ve ip sağa sola kaydıkça lifler, ipin kayalara değdiği yerden teker teker kopmakta ve ip inceldikçe heyecanlanan seyirci fenalıklar geçirmektedir.  Ancak sizin düşeceğiniz uçurum zifiri karanlık ve dipsiz olup, ebedi bir meçhulde bitmektedir.  Bu durumda iken ne yapardınız?...

İlk akla gelen, herhalde Tanrı’ya yalvarmak olurdu.  Gerçekten de, öbür dünyaya inananlarımız için, en yapılası şey bu olsa gerektir.  Çünkü ardından da; Tanrı'yla hemen bir pazarlığa girişecek, geçmişte inancımızın gereklerini olabildiğince yerine getirdiğimizi, gerçi bazı günahlar işlemiş ve fakat pişman olduğumuzu belirtip, "şimdi birkaç günah için sakın beni tutup da cehenneme atma " diye yalvaracak, bu arada da hafızamızın elverdiği, dilimizin döndüğünce, Kutsal Kitap’lardan pasajlar okumaya çalışacağızdır.  Aslında hayatı boyu "öyle şeylere" inanmadığını söylemiş olanlarımızdan bazılarının dahi yapacağı şey belki bu olacaktır.  Büyük olasılıkla; "Tanrım, gerçi inancın ibadet buyruklarını yerine getirmedim, ama sen benim kalbimin ne kadar temiz olduğunu bilirsin" hatırlatmasında bulunacak, "eğer bunların senin için önemli olduğunu bilseydim, emin ol hepsini yerine getirirdim" diyecek, hatta belki biraz daha cesur davranıp; "beni ayağa dikip ömrümü biraz uzat, bak bundan sonra bu sözümü misliyle yerine getirmiyor muyum!" diye devam edeceğizdir.  Çünkü başarılı olduğumuz takdirde; birkaç saatlik daha uzun bir yaşam, yolun sonunda da bir 'Cennet' olasılığı vardır.  Cennetten beklentiler ise hayli yoğundur: yeşil ipekten kaplı sedirler, biteviye akan sütten dereler, badem gözlü huriler vb.  En başta da ölümsüzlük...

Fakat bu döşekte başka şeyler de yapmak istersiniz.  Çünkü öbür tarafta Cennet olsa bile, ondan önce zifiri karanlık ve daracık bir kabirde geçecek uzun bir süre vardır.  Çünkü inanışa göre; ‘yargıç’ gelip herkesi sıraya dizmeden önce, ‘kıyamet günü’ne kadar beklenecek ve Cennet’le Cehennem'in kapıları, günah-sevap hesapları yapıldıktan sonra açılacaktır.  Dolayısıyla, belki de binlerce yıl beklemek zorunda kalacağınızı düşünüp, sevdiklerinizi herhalde son bir kez daha görmek istersiniz.  Gülümser bir ifadeyle gözlerinizi etrafta gezdirip yakınlarınıza bakar, onların simalarını zayıflamakta olan hafızanıza nakşetmeye çalışır, her biriyle ilgili çeşitli anılar hatırlarsınız: Eşinizle ilk tanıştığınız an, onunla nasıl yakınlaştığınız, o piknikteki nefis gün, erkekseniz askere gidişiniz, bayansanız düğün kıyafetiniz, çocuğunuzun doğuşu, ansızın okul çağına gelişi veya karne elinde coşku ile dönüşü gibi olaylar, bir bir gözünüzün önünden geçmektedir.  Aklınıza, bazen de bu sevdiklerinizin kalplerini zaman zaman kırmış olduğunuz gelir ve onlara tebessüm edip vedalaşmak, son bir kez özür dileyip 'helallaşmak' istersiniz.  Kısacası; hayatınızın sizin için önemli olan kesitlerini alır, hızlandırılmış bir film şeridi gibi ardarda dizer ve 'herşeye rağmen o güzelim' hayatınızı son bir kez daha hayalinizde yaşamak istersiniz.  Çünkü bir süre sonra, diyelim 10 dakika; ip kopacak ve bu hayat sona erecektir.  Diyelim ki; o bulanık hayalinizde bir de ‘ölüm meleği’ belirdi, kafanızdaki filmin tam ortasında karşınıza geçip sürenin dolduğunu bildirdi ve ipi kesmek üzere tırpanını uzattı...  Ne yapardınız?

Herhalde "keşke bir 10 dakika daha olsaydı" derdiniz değil mi?...

Hem de nasıl!...  Diyelim ki melek bu dileğinizi duydu...  Size süreyi bir 10 dakika daha uzatabileceğini, fakat bunun bir bedeli olması gerektiğini söyledi ve kendisine karşılık olarak ne verebileceğinizi sordu.

"Varımı yoğumu" demeyin!  Bunu yapamazsınız...  Çünkü eşiniz yanınızda oturmuş: "bana bak bunak; herşeyi verirsen, biz geride kalanlar ne yapacağız?" dercesine dik dik bakmaktadır.  Hem sonra siz de bunu zaten yapmaz, sizden daha rahat bir yaşam sürdürmesini istediğiniz çocuklarınıza birşeyler bırakmak istersiniz.  Dolayısıyla düşünmeye başlamışsınızdır.  Bu arada belki de, yıllar öncesi birilerinin sizi ağır bir işte 50 saat çalıştırdıklarını, sonra da emeğinizin karşılığını vermeyip gaspettiklerini hatırlayıp öfkelenmiş, "keşke o saatler boşa gitmeseydi de, şimdi 10 dakika için böyle zor bir duruma düşmeseydim” demiş olabilirsiniz.  Fakat artık olan olmuştur ve Ölüm Meleği’ne bir yanıt vermek zorundasınızdır.

Bütün bunları tarttıktan sonra Türk lirası olarak ne verirdiniz?  1000 YTL?…  100 YTL?…  10?…

En düşük tahminin onda birini alıp 1 lira, yani dakikası on kuruş diyelim.  Aslında komik bir rakam değil mi: dakika başına metal bir on kuruş?...  Neyse: Sonra "keşke daha az deseydim" demeyin de...

Peki; sizce şu andan itibaren geçecek olan 10 dakikanızın, ölüm döşeğindeki bu 10 dakikadan farkı nedir?

"Aynı şey" demeyin!..  Ölüm döşeğindeki durumunuz berbattı: tekleyen kalp, midede kramplar, kol bacakta ağrılar, zihin bulanık, gözler kararmış, nefes almak dert,...  Halbuki şimdi öyle mi: kalbiniz küt küt atıyor, mideniz üzümlü keke bayram ediyor; tüm kaslar emre amade, zihin berrak, ciğerler körük, gözler şahin, kulaklar delik, dil pabuç, çene makinalı tüfek gibi...

Dolayısıyla; sizce bu 10 dakikanın değeri diğerinin kaç misli olur?  10 misli?..  5 misli?..

En düşük tahminin beşte birini alıp "aynı değerde" diyelim.  Yani hayatınızın dakikası on kuruş...  Sudan ucuz...  Ama yeter ki sonradan "keşke daha az deseydim" demeyin!...

Aslında zamanın değerini para ile ölçmek tuhaf veya yeni birşey değildir.  Bizim "vakit nakittir" diye hepimizin bildiği, fakat pek azımızın kulak astığı bir atasözümüz vardır.  Bu söz illa da vakit karşılığında para kazanılır anlamına gelmez.  Örneğin ülkemizdeki çalışma çağındaki nüfusun halen %16'ya yakını, açık veya gizli yapısal işsiz olduklarından, ellerinde dünyanın vakti vardır, ama iş bulamadıklarından, bu zamanlarıyla para kazanamazlar.  Fakat bu söz onlar için de hala geçerlidir ve onların bu ‘boş’ zamanlarının da bir değeri vardır.  Hatta eğer sevmediğiniz bir işi yapıyorsanız, ‘boş’ zamanlarınız mesai dahilinde harcadığınız zamandan daha bile değerli olabilir.  Bu zamanla belki gazete kitap okur, bahçenizle ilgilenir, eş dostla sohbet edersiniz de: gününüze iki yevmiye dahi verseler çalışmak istemezsiniz.

Kısacası: Her insanın hayatı kutsal bir senfoni gibidir...  İnsanın en kıymetli varlığı hayatıdır!  Zaman hayattır!...  Dolayısıyla; zaman, insanın en kıymetli hazinesidir...  Vakit nakittir!…

Şimdi diyelim ki; işiniz veya okulunuzla eviniz arasındaki seyahat süreniz, şu veya bu nedenle 5 dakika uzadı.  Gidiş geliş: günde eder 10 dakika.  Bu; 300 günlük bir çalışma yılı için, 3000 dakika veya 50 saat demektir.  30 yıllık bir çalışma ömrü için, 1500 ‘uyanık saat,’ yani yaklaşık 80 tam gün anlamına gelir.  Parasal değeri ise, dakikası on kuruştan, yani ‘sudan ucuz’dan, 11.520 YTL’dir.

Eğer seyahat sürenizdeki bu uzama sizin, örneğin evinizi değiştirme yönündeki bir kararınızdan kaynaklanıyor ise, siz; hayatınızın 80 gününden, bu tercihiniz doğrultusunda vazgeçmiş olursunuz.  Bu sizin bileceğiniz bir iştir.  Fakat eğer bu süre artışı, örneğin trafik düzenindeki hatalı bir uygulamadan kaynaklanıyor ise; hayatınızın 80 günü yerel yönetiminiz tarafından ziyan edilmiş olur.  Benzer şekilde aktif olan 5 milyon nüfusu barındıran bir kentte, eğer herkes için ortalama süre kaybı aynı 10 dakika ise, bu durum; her 30 yılda bir 400 milyon gün kaybı demektir.  Bu ise, her biri 300 iş gününden oluşan 30’ar yıllık çalışma hayatlarından, yaklaşık 45 bin adedine denk gelir:  Her yıl için 1500 hayat...

Yani böyle bir kentte her yıl; her biri 30’ar yıllık onca dinamik çalışma hayatlarından 1500’ü, trafik sıkıntısında veya ızdırabında, rendelenip öğütülerek çöpe atılmakta ve toplum, yaşam koşullarının daha da iyileştirilmesini sağlayabilecek olan en önemli kaynağından, yani bireylerinin çalışma hayatlarından, hiç de azımsanamayacak bir kayba uğramaktadır.   Bu aslında, yılda 1500 ölüm demektir.  Bu kaybın parasal yönüne bakmaya, artık gerek olmasa gerektir.

Hayatı rendeleyip öğüten, bu türden örnekleri çoğaltmak mümkündür.  Yaşam koşullarını, akılcı ve bilimsel yöntemlerle düzenleyebilen toplumlarda, böylesi kayıplar en aza indirgenmiştir.  Bundan ötesi, bireye bağlıdır.  Çünkü, kendimizin veya başkalarının hayatına kalıcı herhangi bir katkıda bulunmayan etkinliklere harcanan zamanlar da keza, kıyılıp çöp sepetine atılan hayat kesitleri gibidir.  Örneğin, içeriğini ‘zayıf’ bulduğumuz bir televizyon programını seyre devam etmek, o anı uyuşturmaktan başka bir işlevi olmayan ‘narkotik’ bir etkiye karşılık, hayatımızın bir kısmından vazgeçmek anlamına gelir.

Halbuki hayat, 10’ar dakikaların ucuca eklenmesinden oluşur.  Aklın ve bilimsel yaklaşımların ağır bastığı yaşam biçimlerinde, bu 10’ar dakikalara saygı vardır.  Bu, genelde insan hayatına saygı anlamına gelir.  Hayatı daha verimli yaşamak ve aynı sayıda yıla daha fazla ‘hayat’ sığdırmak mümkündür.  Bu bağlamda şahsen, kendi kendimi saçma sapan bir şeyler yaparken yakaladığımda, ki bu bazı dönemlerde sık oluyor, hep şu soruyu soruyorum: “Eğer şu önündeki 10 dakika, o son 10 dakika olsaydı, vaktini böyle geçirmeyi mi tercih ederdin?...”

Önümüzdeki 10’ar dakikaların değerini bilmemiz ve bundan sonrakilerini, daha değerli etkinliklerle geçirebilmemiz dileğiyle, hepimize bu soruyu ara sıra kendi kendimize sormamızı, haddim olmayarak öneririm...

ÖZGÜRLÜKLERİN BİLİMSEL FELSEFESİ

Prof. Dr. Vural Altın

"Doğa'nın en anlaşılmaz tarafı,
anlaşılabilir olmasıdır."
(Albert Einstein)

Bilim bir bütündür.  Gerçi farklı görünen uzmanlık dallarından oluşur.  Fakat aslında, aynı ana gövdeden ayrılarak dallanıp budaklanan bir ‘bilgelik ağacı’ gibidir.  Çeşitli dalları, ilgi odağı kapsamındaki olgularla ilgili tesbit önerileri veya öngörülerde, kısaca önermelerde bulunur.  Bulunulan önermelerin kesinliği, üzerinde çalışılan sistemin karmaşıklık düzeyi arttıkça, genelde azalır.  Dolayısıyla bilim dalları, önermelerinin kesinlik düzeyi açısından, mutlaktan belirsize doğru bir sıralamaya tabi tutulacak olurlarsa, en başta; önermelerinin tümü, temel olarak alınan bir dizi varsayıma (hipotez) dayandırılmış türetim silsilelerinden oluşan matematik ve mantık gibi ‘saf’ bilimler gelir.  Sözkonusu varsayımların kendi içinde tutarlı ve birbirini içermeyecek şekilde, mümkün olan en az sayıda olması gerekir.  Bundan öte, yapılan ve yapılacak türetimlerin, bu varsayımlarla uyumlu ve onlara dayandırılmış olması yeterlidir.  Bu halleriyle saf bilimler, varsayımlar temeli üzerine inşa edilmiş birer bina karkası gibidirler: Art arda gelen veya yan yana paralel seyreden türetimleri, birbirlerinden destek alan sütun veya kirişlere benzerler.  Saf olmaları; önermelerinin her türlü deneyden bağımsız (a priori) olarak elde edilmiş olmasından ve deneylerle sınanmak durumunda olmamasından kaynaklanır.  Tasarımlarının, doğada benzerlerinin olması veya herhangi bir uygulama alanı bulması gereği de yoktur.  Fakat ne tuhaftır ki; matematiğin en soyut kurguları dahi, doğal sistemlerin çalışma mekanizmaları arasında gizlenmiş olarak karşımıza çıkabiliyor ve dolayısıyla, doğal bilimlerin tüm dallarında uygulama alanı bulabiliyor.

Halbuki ‘doğal’ veya ‘uygulamalı’ bilimler, doğal olaylarla ilgili olarak yapılan gözlem veya deneylere dayalı (a posteriori) önermelerde bulunurlar.  Bu önermeler sürekli olarak, yeni deneylerin sınavına tabidir.  Sözkonusu deneylerin tekrarlanabilir olması, yani isteyen herhangi bir çalışmacı tarafından, aynı koşulların oluşturulduğu herhangi bir başka yerde tekrarlanabilmesi gerekir.    Önerme bir milyar deneyle doğrulanmış, fakat milyarbirinciyle yanlışlanmışsa, geçerliliğini yitirir.  Öte yandan, önermenin ilgi odağını oluşturan olgu, incelenen bambaşka bir doğal olayın bileşeni olarak karşımıza çıktığında, önermenin öngördüğünden farklı bir şekilde cereyan edecek olursa, önerme keza, geçerliliğini kaybeder.   Yani doğal bilimlerle ilgili önermeler, yeni olayların veya konuların incelenmesi sırasında, ister istemez, sürekli sınava tabidirler.  Ancak, bazı alanlarda tatmin edici sonuçlar verip, başka bazı alanlarda veremeyen önermeler, bazı kapıları açıp, diğer bazılarını açamayan anahtarlar gibidir.  Bu gibi teori veya önermeler, eğer her iki alanda da tatmin edici sonuçlar veren alternatifleri geliştirilememişse, temkinli bir şekilde ve sadece uygun kapılara yönelik olarak kullanılmaya devam edilirler.  Ta ki, karşılaşılmış bulunan tüm kapıları açan alternatif teoriler geliştirilinceye kadar...

Önermelerinin kesinliği açısından, saf bilimlerden sonra bir alt düzeyde, doğa ile doğrudan ilgilenmeye başlayan ve doğal bilimlerin temelini oluşturan fizik gelir.  Bir ana uğraş konusu, maddenin çekirdek ve bunu içeren atom gibi birimlerinin yapısıdır.  Atom çekirdeği ve bunu oluşturan taneciklerin iç yapıları henüz tümüyle anlaşılmamış olduğu gibi, hidrojen hariç en basit atomların dahi, tam matematik modellerinin tam çözümleri ele geçirilebilmiş değildir.  Dolayısıyla en basit görünen yapıların anlaşılmasında dahi, ancak bazı varsayımlar altında ve görece basitleştirilmiş modeller sayesinde, belki gerçeğin ta kendisi olmayan, fakat gerçeğe yeterince yaklaşan, güçlü sonuçlar elde edilebilmektedir.

Çağımızda başarılmış olan görkemli teknoloji düzeyi, bu yaklaşık sonuçlar üzerine inşa edilmiştir.

Fizikte bir temel parçacık olan elektronların, doğanın mikro ölçekte sunduğu ve bizler için alışılmadık olan ‘kuantum mekaniksel’ niteliğinden kaynaklanan, basite indirgenmiş bir çerçevede deneylerle de kanıtlanan, ilginç bir davranışı vardır .   Bu deneyde; üzerinde birbirine yakın dikey iki yarık bulunan bir plakaya, herhangi ve fakat belli bir hızla yöneltilen elektronların davranışı, yarıkların arka tarafına konulan bir film şeridinin üzerine düştüklerinde oluşturdukları dağılımdan hareketle incelenir.  Newton kanunları bu deneyin sonuçlarıyla ilgili olarak; elektronun başlangıç koşullarının verilmesi halinde, zamanla nasıl bir patika izleyeceğinin, sonuç olarak hangi yarıktan geçeceğinin öngörülebileceğini, sözkonusu başlangıç koşullarının değiştirilmesi veya uygun hale konmasıyla, elektronun bir veya diğer delikten geçmesinin sağlanabileceğini söyler.  Yani olay, önceden kestirilebilir nitelikte, deterministik'tir.  Dolayısıyla Newton kanunları daha da genel olarak; herhangi bir sistemin başlangıç koşullarının verilmesi halinde, o sistemin geleceğinin tümüyle belirlenebileceği ve sözkonusu koşulların değiştirilmesi veya uygun hale konmasıyla, sistem davranışının zaman içindeki seyrinin tümüyle kontrol edilebileceği savını içeren determinizm'e yol açmıştır.

Halbuki elektronların sözkonusu deneydeki davranışı, bu ‘klasik’ kanunlara uymamaktadır.

‘Klasik’ parçacık davranışından beklenen; elektronların, tıpkı üzerinde iki dikey yarık bulunan ve bir duvarın önüne yerleştirilmiş olan kurşun geçirmez metal bir plakaya makinali tüfekle rastgele ateş açılması halinde, kurşunların duvarda oluşturacağı gibi; yarıkların arkasında kalınca birerden iki çizgi oluşturmasıdır.  Halbuki elektronlar, tıpkı elektromanyetik dalgalardan oluşan ışığın yaptığı gibi, film üzerinde girişim kalıplarının oluşmasına, yani; yarıkların arasındaki orta çizginin film üzerindeki dikey izdüşümünden başlayarak enlemesine bir şerit boyunca sağ veya sol dışarıya doğru gidildikçe, önce görece parlak, sonra görece karanlık, fakat hepsi de bulanık olan ve ilk iki niteliği giderek zayıflayan çizgilerin art arda dizilimine yol açar.  Bu şaşırtıcı durum karşısında ilk akla gelen; girişim kalıplarına, elektronların elektron tabancasından çıkıp da film şeridine ulaşana kadarki yolculukları sırasında birbirleriyle bulundukları etkileşmelerin yol açmış olabileceğidir.  Fakat girişim kalıpları, elektronların yarıklara doğru, yeterince uzun zaman aralıklarıyla teker teker gönderilmeleri, yani birbirleriyle etkileşmeleri olasılığının ortadan kaldırılması halinde de oluşur.  Bu durumu Newton kanunlarıyla açıklamak imkansızdır.  Çünkü elektron, klasik parçacık kavramından tümüyle farklı olarak, bir dalga davranışı sergilemektedir ve bu tesbit, klasik mekanikle kuantum mekaniği arasındaki, en derin, temel ve uzlaştırılması mümkün olmayan anlayış farklılığını oluşturur.

Bu farklı davranış; dünyamızın ve dolayısıyla insanın güneş sistemindeki merkeziliğini yıkan Kopernik modeli ile, Darwin’in, insanın kutsallığına ve evrendeki ayrıcalığına dair inançlara gölge düşüren evrim kuramından sonra, hatta bunlar kadar önemli olarak, sosyal felsefe açısından yaygın, yoğun ve etkin yorumlara konu olmuştur.

Bu deneyde, plakanın arka tarafına geçmiş olduğu belirlenen bir elektron için, bir Nasreddin Hoca fıkrasında olduğu gibi; birisi "bu elektron sağdaki yarıktan geçmiştir" dese "haklısınız," bir diğeri "soldaki yarıktan geçmiştir" karşı iddiasında bulunsa yine "haklısınız," bir üçüncüsü: "Nasıl olur! İkisi de haklıysa, elektron her iki yarıktan da geçmiş demektir" dese, "siz de haklısınız" diyebilir ve siz de hala haklı olabilirsiniz...

Çünkü bir elektronu, o iki yarıklı plakaya doğru gönderip, plakanın diğer tarafında belirlemiş olsanız dahi, elektronun bu yarıkların hangisinden geçtiği sorusu adil veya geçerli bir soru olmamakta, kesin olarak yanıtlanamamaktadır.  Bu soru ancak, toplamı %100 olan olasılıklarla, bir veya diğer yarıktan geçmiş olabileceği türünden bir yanıta elvermektedir.  Bu en basit 'kuantum mekaniksel' örnekte dahi, belirlenebilen yegane unsur; örneğin elektronun konumu gibi; ilgi konusu değişkenlerin kesin değerleri olmayıp, bu değişkenlerle ilgili olasılık dağılımlarıdır ve bu olayla ilgili ‘gerçek’ler probabilistik'tir.  Makro ölçekteki fiziksel olaylar da bu tür mikro olayların bir almaşasının, zamanda paralel seyri ve çok yönlü etkileşimlerinden oluştuğuna göre; büyük olasılıkla, genel olarak ‘gerçek’lerin doğası olasılıklara dayalıdır ve üzerinde uğraştığımız sorulara kesin yanıtlar bulabilmek, saf ve kesin doğruların eldesi iddiasında bulunabilmek, imkansıza yakındır.  Bu imkansızlık, saf ve kesin doğruları elde etmenin zorluğundan değil ve fakat böyle, Platonik idealler türünden doğruların var olmayışından, gerçeklerin doğasının büyük olasılıkla probabilistik olmasından kaynaklanır.

Özetle; bilimsel bir yaklaşımla incelemeye alınan bir fizik olayıyla ilgili olarak, ancak ve ancak; farklı olasılıklarla farklı doğruluk payları taşıyan önermeler sunulabilir.

Burada bir diğer önemli nokta, yukarıda sözü edilen deneyde, elektronun hangi yarıktan geçtiğini saptamaya yönelik herhangi bir çabanın; Heisenberg'in belirsizlik kuralına göre, olayı az veya çok etkileyeceği, hatta başarılı olması durumunda bu çabanın, örneğin yarıklardan birini kapatmış olmak anlamına gelebileceğidir.  Bir diğer ifade ile; elektronun bu yarıklardan sağdakinden mi, yoksa soldakinden mi geçtiğini belirlemeye çalışmak, elektronu yarıkların sadece birinden geçmeye zorlayarak sonucu etkileyebilir.

Yani; sistemle ilgili 'kesin bilgi' edinme uğraşı, sistemi değiştirir...

Deneyin yapıldığı koşulların bu tür etkilerinin ötesine geçebilmek ve elektronun sağ veya sol yarıktan geçme olasılıklarını, doğruya en yakın olarak saptayabilmek için, bu deneyin defalarca yapılması gerekir.  Bu da, ya aynı kişinin bu deneyi çok sayıda tekrarlaması veya çok sayıda çalışmacının, aynı deneyi paralel olarak yapıyor olmasıyla mümkündür.  Bu ikinci yaklaşım açıkça; zaman açısından daha tasarrufludur ve deneyin sonucuyla ilgili sağlıklı bir belirlemenin yapılabilmesi için, olabildiğince geniş bir katılım gerektirir.  Uygulamalı bilimler alanındaki önermelerin akıbeti zaten böyledir: Bir kere önerilmiş olmalarından sonra; ya çeşitli araştırmacıların yaptığı yeni deneylerle gözden geçiriliyor, ya da artık benimsenmiş olduklarından, çok sayıda araştırmacı tarafından sürekli olarak kullanılıp, dolayısıyla hala sınanıyor olurlar.

Bu ilginç deneyin daha da ilginç bir tarafı daha vardır:  Elektronun hangi delikten geçtiğini belirlemek amacıyla yapılacak bir gözlem; elektronun plakaya kadar izlediği patika üzerinde, ‘hangi yarığa doğru gittiğini’, plakayla film arasındaki patika üzerinde ise, ‘hangi yarıktan doğru geldiğini’ belirlemeye çalışarak yapılabilir.  Fakat patikanın hangi kısmı üzerinde çalışıyor olursanız olun: sonuç yine de etkilenir!

Bu durum bir insanın, yanyana iki kapısı olan bir binaya girip, kendi dairesine gitmesine benzetilebilir.  Bu insanın hangi kapıdan girdiğini belirlemek için; ya kendisini binanın dışında, ya da binaya girdikten sonra izleyebilirsiniz.  Birinci halde hangi kapıya yöneldiğine bakmakta, sadece bu çabanızla dahi adamın kapı tercihini etkilemektesinizdir.  Aslında, bu pek şaşırtıcı bir durum değildir.  Çünkü adama merakla baktığınızdan kendisini ürkütmüş, diğer kapıya yönelmesine sebep olmuş olabilirsiniz.  Ancak ikinci halde adamı, binanın içinde iken ve fakat kendi dairesine varmadan önce gözlemekte, ne yönden geldiğine bakarak, hangi kapıdan içeri girdiğini anlamaya çalışmaktasınızdır.  Eğer adam henüz dairesine varmamış ise, kullanmayı tercih ettiği kapıyı yine etkilemiş olursunuz.  Bu durum şaşırtıcı olsa gerektir.  Çünkü siz adeta zamanda geri gidip, geçmişte ‘olmuş bitmiş’ bir olayı etkilemekte veya adamı sanki ‘zamanda geri gönderip,’ bu kez diğer kapıdan içeri girmesine sebep olabilmektesinizdir.

Bu şaşırtıcı durumun açıklaması oldukça basittir:  Yaptığınız gözlem bir ‘olay’ı etkilemektedir.  Bu ‘olay’ aslında; adamın ‘an ve an konumu’ değil, ‘baştan sona izlediği patika’nın ta kendisidir.  Dolayısıyla, istediğiniz herhangi bir noktasında müdahale ederek bu patikayı tümüyle değiştirebilmektesinizdir.  Veya ortada, gözleminizden etkilenebilecek tek bir ‘olay’ vardır ve bu ‘olay’ da, adamın izlediği patikanın bütünüdür.  Gözleminizi bu patikanın neresinde yaparsanız yapınız, o bütünü etkilemiş olursunuz.  İnanmazsanız, bir komşunuzun üzerinde deneyebilirsiniz.  Dikkat edilmesi gereken yegane husus, komşunun bir elektron kadar küçük, ‘mikroskopik’ olması zorunluluğudur.

Elektronumuza dönecek olursak; sonuçta, örneğin; deney 100 kere yapılmış ve elektronun, bu deneylerden 60'ında sağ, 40'ında sol yarıktan geçtiği belirlenmişse, problem bir olasılık hesabı olarak çözülmüş ve elektronun, varolan deney koşulları altında; %60 olasılıkla sağ yarıktan, %40 olasılıkla da sol yarıktan geçeceği şeklinde sonuçlandırılmış demektir.  Herhangi tek ve aynı bir elektron hakkında dahi, daha fazlasını söyleyebilmek mümkün değildir.

Peki bu olasılıkları neden bilmek isteriz?...

Gayet basit; eğer yarıktan geçip gelecek olan, elektron değil de bir altın sikke ise, avucumuzu %60 olasılık vaat eden sağ yarığa koymak, yok eğer bir toz parçası ise, gözümüzü bu yarıktan sakınmak için...

Deneyi hiç yapmayıp her iki yarığa bakmamak da bir seçenektir.  Fakat bu durumda, gözümüze toz kaçmaması güvencesine karşılık, altın sikkeye kavuşmak olasılığından yoksun kalmaktayızdır.  Bireysel davranışlarımıza bir göz atınca da, galiba çoğu zaman bunu yapmaktayızdır...

Sistem de ne sistem: iki yarık ve bir elektron!...

Ancak, mikroskopik olaylarla ilgili bu durum, makroskopik, yani günlük yaşamda karşılaşılan büyük ölçekli sistemlerde, olasılık dağılımlarının, olası sonuçlardan bazıları üzerinde yoğunlaşıp ‘üzerine çökmesi’ nedeniyle, neredeyse kesin yanıt ve çözümler elde etmeye elveren bir duruma dönüşmektedir.  Yani, örneğin; üzerinde iki pencere bulunan bir duvara fırlattığınız bir topun, nasıl fırlattığınıza bağlı olarak, hangi pencereden geçeceği konusunda pek kuşku yoktur.  Ancak bu; topun izlediği patika, katrilyonlarca elektron ve diğer parçacığı barındıran katrilyonlarca atomun davranışlarının bileşkesinden oluştuğu için böyledir...

Bu olayda geniş bir katılım zaten vardır ve sonucu da; eğer sağ pencereye fırlattıysanız, topun %100'e yakın bir olasılıkla bu pencereden geçeceği şeklindedir.  Çünkü sistemin toplam davranışı, parçacık bileşenlerinin sergilediği kuantum mekaniksel belirsizlikleri törpüleyip kamufle edecek biçimde nitelik değiştirmiş ve klasik Newton mekaniğinin öngörülerine uyar bir kapsam dahiline girmiştir.  Bu durumda dahi hala; topun sol pencereden geçmesi veya pencereye isabet etmeyip duvara çarpması, hatta duvarda hiçbir hasar yaratmadan öbür tarafa geçmesi olasılığı dahi vardır.  Ancak bu sonuncu olasılık çok küçük, sıfır olmasa da ona yakındır.

Aksi halde kimse, bir duvarla rahatça top oynayamazdır...

Sonuç olarak: En basit fiziksel sistemler için dahi; sağ-sol, yukarı-aşağı türünden kesin dualistik ayırımlar yapabilmek, her zaman mümkün olmadığı gibi; ilgili değerlendirmeler çok sayıyla yapılmaksızın veya geniş bir katılım olmaksızın, asla mümkün değildir...

Sürüyle Seçenekler
Bilimlerin bir üst karmaşıklık düzeyinde, maddenin temel yapıtaşları olan atomların birbirleriyle etkileşmelerini ve moleküllerin yapısını inceleyen kimya, daha sonra ise; karmaşık molekül zincirleri, örneğin proteinler ve bunlardan oluşan organizmalarla ilgilenen biyoloji gelir.  Bu noktada artık canlı-cansız sınırı da geçilmiş olduğundan, incelenen sistemler, bazı mekanizmaları henüz tam olarak anlaşılamamış olan hayli karmaşık bir yapıya bürünmüşlerdir.  Biyoloji ile, insanı bir fizyolojik mekanizmalar bütünü olarak inceleyen tıp biliminin, büyük oranda çakıştıkları düşünülebilirse de, bu ikincisinde artık en karmaşık fizyolojik yapıya sahip olan insan organizması üzerine eğilindiğini hatırlamak gerekir.

Psikoloji bilimi insanı yalnızca fizyolojik bir mekanizma olarak değil; düşünen, öğrenen, hatırlayan, unutan, birbirinden çok farklı algıları arasında dahi doğru veya yanlış bağlantılar kuran; beyin korteksinin karmaşık yapısıyla yürütülen tüm bu bilinçli zihinsel işlevleriyle, bedenini oluşturan fizyolojik düzen arasında sürekli ve çok yönlü etkileşimler bulunan; bu etkileşimler aracılığıyla ve onlara paralel olarak, incelenmesi ve anlaşılması halen zor görünen bilinçaltı etkinlik ve çözümlemeler sürdüren ürkütücü bir varlık olarak ele almaktadır.  İnsan davranış ve etkinliklerini incelemekte bazı analitik yöntemler kullanılabilirse de, daha ziyade deneysel yaklaşımlarla bazı ‘a posteriori’ sonuçlar elde edilebilmekte ve bu da çoğu zaman ancak, insanın normal veya patolojik davranışlarında yakalanabilen ortak özelliklerle sınırlı kalabilmektedir.  Her insan, bilinen en karmaşık fiziksel veya kimyasal üretim süreçlerini, çok daha karmaşık olarak ve minyatür ölçekte barındırıp sürdüren bir organizma olarak karşımıza çıkmaktadır: ‘Mikro ölçekte evren’ benzeri bir yapı...

Tabii bir de; davranışları etkileyen engin ve farklı, geçmiş deneyim okyanusları vardır.  Bu görkemli manzara, insan hayatı karşısında haklı bir alçak gönüllülük ve hatta korkuyla karışık saygı uyandırmakta, örneğin tasavvuf felsefesindeki; her insanın, Tanrı'nın bir parçasının yansıması olduğu düşüncesinin, en-el-hak kavramının kökenlerini oluşturmaktadır.

Bilim Bazen Zenaat
En üst karmaşıklık düzeyinde ise sosyoloji; herbiri nice davranış sürpriziyle dolu olabilen insanların, birbirleriyle etkileşiminden doğabilecek olan toplu sonuçları kestirmeye çalışır.  Sosyoloji, 'analitik veya sentetik' deneysiz ‘a priori’ yaklaşımlar açısından ümitsizdir ve tümüyle deneysel olmak zorundadır.  Gözlemlenen sonuçlar veya deneylere dayalı yaklaşımlarla elde edilebilecek sonuçlar ise, ancak kısmi ve geçici doğruluk değeri taşır.  Bu sonuçlara dayanarak, sosyoloji 'kanun'ları denebilecek bazı genellemeler yapılabilir.  Ancak bu 'kanun'lar zaman ve mekan üzerinde değişken olup; aynı yerde zamanla veya aynı anda bir coğrafyadan diğerine, geçerliliklerini yitirebilmektedir.  Gözlemlerden hareketle varılan ve aksi kanıtlanamayan önermeler olarak tanımlanabilecek 'kanun'ların bu zamana bağlı doğası, bırakınız sosyolojiyi, belki fizikte dahi sözkonusudur.  İşte şimdi burada, toplumla ilgili bazı önermeleri; soruşturmaksızın, evrensel geçerlilikte kurallarmış gibi benimseyip doğmatik biçimlerde savunmanın olanaksızlığı başlar.  En basit olaylar karşısında dahi kesin yanıtlar bulunamazken, en bilge insanın dahi bilgisinden kuşku duyması gerekirken, kesin öngörüleri savunan aşırı hararetli tartışmalar sürdürmek, herhalde yüzeyselliğin en yanılmaz belirtisi olsa gerektir.  Hele hele; bu önermeler adına zora dayalı eylemlere girişmek, nefis savunması dışında insan hayatına kastetmek, onca karmaşık ve kutsallık hissi uyandıran bir organizmayı darmadağınık etmeye kalkışmak, en hafif deyimle kendini bilmezlik olsa gerektir.

Çünkü bir toplumun davranışlarını kesin olarak öngörebilmek için; tüm bireyleri fizyolojik açıdan en ince ayrıntısına kadar tanımak, herbirinin geçmiş deneyimler silsilesini dökümleyip, bu deneyimlerin nasıl algılanıp işlendiğini bilmek, tüm bunların sonucu olarak bireyin bir sonraki sosyal deneyiminde gösterebileceği tepkiyi öngörebilmek ve tüm bireylerin bu karşılıklı etkileşim içerisindeki olası tepkilerinin toplam sonuçlarına varabilmek gerekir.

Zor...

Bu nedenledir ki; "aya insan gönderebilen bir toplum, issizlik sorununu istese çözemez mi?" türünden soruların yanıtları kolaylaşmaktadır: Kalıcı bir çözüm bulunmayabilir; çünkü aya insan göndermek, işsizlik sorununu çözmekten çok daha kolaydır.

Sanki Herşey Kanaat
Bu durumda, bunun ne biçim bir dünya olduğu, toplumsal gerçek veya doğru olarak sunulabilecek hiçbir önermenin var olup olamayacağı sorulabilir.  Bu sorunun yanıtı, tıpkı fizikteki 'mikroskopik elektron' ile günlük yaşamdaki 'makroskopik top' sistemlerinin davranışları arasındaki görünür farklılık gibidir: Psikolojide bireyden sosyolojide topluma geçerken, incelenen toplumsal olaylarla ilgili olasılık dağılımlarının, olası sonuçlardan bazıları üzerinde yoğunlaşması sağlanabilir.  İstatistik ortalamaların bireysel sapma veya özgünlükleri törpülemesi nedeniyle de, gerçek veya doğruların daha yakınına düşmek mümkün olabilir.

Toplumsal gerçeklere en yakın istatistik ortalamaların yakalanması ise; yapıtaşlarını oluşturan bireyler arasındaki etkileşimlerin özgürce yer alabileceği bir ortamın var olması ve her konuda, olabildiğince üst düzeyde katılımın sağlanmasıyla mümkündür.

Burada hatırda tutulması gereken bir husus, yine fizikteki belirsizlik ilkesine benzer biçimde; toplumsal bir olgunun incelenme çabası veya bu çaba ile varılan sonucun, o olayın niteliğini etkileyebildiği ve hatta değiştirebildiğidir.  Çünkü toplumsal olaylarla ilgili önermeler, kendi kendilerini gerçekleştiren kehanetlere dönüşebildikleri gibi, tam tersine, kendi geçerliliklerini azaltabilmektedir de...

Örneğin, altın fiyatlarının artacağı yönündeki bir öngörü, altına hücumla sonuçlanarak, kendi kendisini gerçekleştirebilmektedir.  Veya toplumsal bir önermenin doğruluk derecesini saptamak için yapılan bir anket, bireylerin davranışlarını ‘güya daha akılcı’ göstermeye çalışmaları sonucu yanlış yanıtlar alabildiği gibi, yanıtlar doğru verilse dahi, bireyler bundan sonrasını akılcılaştırabilmek için, davranışlarını değiştirme kararı alarak eğilimlerini değiştirip, anketin vardığı sonuçların geçerliliğini azaltabilmektedir.  Bu durum tıpkı; elektronun hangi yarıktan geçtiğini belirlemeye çalışırken bu yarıklardan birisine bakmak, fakat bu arada elektronun diğer yarıktan geçmesine sebep olmak gibidir.  Her iki halde de yapılan gözlem, deneyin sonucunu etkiler.  Toplumla ilgili bir saptama gereksinimine yönelik olarak yapılan sosyolojik ölçüm bir sonuç elde etmiş; fakat bu ölçüm veya gözlem, sistemi artık değiştirmiştir.  Varılan sonucun geçerliliği, kaybolmasa da azalır.

Bu yüzden: 'Ölçüm'lerin bir kez yapılıp, varılan sonucun bir tabu haline getirilip rafa kaldırılmaması, ölçümlerin periyodik olarak tekrarlanması gerekir...

Böylesine "belirsizliklerle" dolu bir dünyanın ürkütücü olması hiç gerekmez.  Esas hayat ve yaşam coşkusu böyle bir dünyada vardır.  Yeter ki; toplumsal yaşamla ilgili olarak değerlendirmeye konu edilen önermeler kökenlerini çoğunlukla, bilimsel inceleme yöntemlerine dayalı çalışmalardan alıyor olsundur.  Gerçi tartışma platformunu tümüyle bilimsel zemine hapsetmek, zaten mümkün olamayacağı gibi, belki arzu edilir bir durum dahi değildir.  Çünkü hayal gücü, bilimde dahi çoğu kez bilgi birikiminden daha önemlidir ve bu güce dayalı etkinlikler, bilimsel alana önemli katkılarda bulunabilir.  Ancak, bilimsellikten uzak önermelerin gündemde sık ve bol olarak yer alması, işte bu; toplumsal bilincin bulanıklığına ve en değerli kaynak olan zamanın savurganlığına yol açar.  Gerçi bu türden ‘spekülatif’ önermelerin, hepsi değilse bile çoğu, ikna gücü çok daha yüksek olan bilimsel alternatifleriyle girdikleri yarışı, eninde sonunda mutlaka kaybedip gündemden eleneceklerdir.   Fakat bu arada toplum, genel eğitim düzeyiyle ters orantılı olarak artan bir zaman kaybına uğrar.  Halbuki bazı durumlarda, hakim çevre koşullarına uygun önermelerin zamanında hayata geçirilemeyişi, sürdürülmeye çalışılan yaşam biçiminin çökmesi anlamına dahi gelebilir.

Dolayısıyla, değerlendirme süreçleriyle ilgili olarak, zaman önemli bir parametredir.  Sonsuz zamana sahip herhangi bir çalışmacı veya kurum, art arda sınama ve yanılmalar yoluyla, eninde sonunda, irdelediği tarihsel konumla ilgili ‘doğru’ sonuçlara ulaşabilir.  Ancak bu arada; hem, değerlendirme sonuçlarından hareketle sağlanması hedeflenen yararlar gecikir, hem de varılmış olan sonuçların geçerliliği, hakim koşulların zamanla kaçınılmaz olarak değişiyor olması nedeniyle azalır.  Kısacası, yapılacak herhangi bir değerlendirmede; katılımın mümkün olduğunca geniş tutulması suretiyle isabetlilik oranının arttırılması, fakat diğer yandan, değerlendirmenin hedeflediği yararların en üst düzeyde ve zamanında sağlanabilmesi için, sürecin makul bir sürede tamamlanarak sonuçlarının hayata yansıtılmasına imkan verilmesi gerekir.   Halbuki bu iki, isabetlilik ve zaman unsuları, birbirleriyle çelişir niteliktedir.  Katılım ne kadar artarsa, süreç o kadar uzar.  Bu, toplumsal karar süreçlerinde karşı karşıya kalınan en büyük dramdır ve bu iki faktör arasında optimal bir ödünleşmenin başarılması gerekir.

Bu noktada akla gelen; bir sosyal önermenin geçerliliğini belirlemek için tüm toplumun katılımıyla sürekli deneyler yapılıyor olmasının, kaynak savurganlığı anlamına gelip gelmeyeceği sorusudur.  Nitekim özgürlükçü toplum yapılarına yöneltilen eleştirilerden birisi, bu yapıların yavaş çalışan ve dolayısıyla ‘lüks’ bir sistem oluşturduğu şeklindedir.

Halbuki durum, tam tersinedir...

Çünkü olabildiğince geniş katılımın amacı; girişim öncesi düşünce deneylerini arttırmak ve bulunulacak girişimlerin isabet oranını yükselterek, aksi halde bu girişimlerin isabetsizliğinden doğabilecek olan, çok daha büyük kaynak savurganlıklarından kaçınabilmektir.

Her durumda; ‘gerçek’ veya ‘doğru’ya en yakın sonuçlara varabilmenin asgari koşulu; yapılacak ‘anket’e herkesin serbestçe yanıt verebilmesi, yani en azından düşünce aşamasında özgürlüktür.      "Eylem suç unsurları taşıyabilir, ancak düşünce asla"dır.  Özgürlükçü bir yapı işte bu nedenlerle, sağlıklı ve anlaşılabilir bir toplumsal yapının oluşabilmesi için, aynı zamanda bilimsel bir zorunluluktur.

Toplumsal önermelerin bireysel açıdan benimsenebilmesi, ancak ve ancak; yapılan incelemeler zinciriyle varılan ve aslında ‘gerçeğin ta kendisi’ olamayabilen noktadan, önermenin kendisine bir inanç payıyla sıçramak suretiyle mümkündür.  Dolayısıyla; doğruluğu savunulan herhangi bir sosyal önerme, her ne kadar yoğun araştırmalarla destekleniyor olursa olsun, yine de daima bir kanaat payı taşır.

Bu nedenle de söze başlarken "kanımca" demek veya sözü "inanıyorum" şeklinde bağlamak yerinde olur kanaatindeyizdir...

Örneğin bu yazıda baştan sona kesin bir dil kullanılmış olmakla beraber, anlatılan herşey, bir kişinin bakış açısından, kanaatlerinden ibarettir.  Aslında okuduğumuz herşey böyledir.  Ancak bazı önermeler üzerinde çok daha fazla sayıda insan, görüş birliği içerisindedir.  Bunların, illa da öyle olmamakla beraber, ‘doğruya ve gerçeğe’ daha yakın olmaları olasılığı daha yüksektir.  Örneğin bilimsel yayınlar, böyle görüşler içerir.  Çünkü çok sayıda çalışmacı tarafından bilimsel yöntemlerle incelenip sınanmış önermeler barındırır ve gerekçelerini ayrıntılı olarak sunarlar.  Bu gerekçeler, insanlığın ortak aklına yatkın bilimsel yöntemlere dayandırılmış olduklarından, destekledikleri önermeler çoğu zaman, daha genel ikna gücüne sahiptirler.  Öte yandan; öngörüler tekrarlanabilir nitelikte olduklarından, sorgulayanların sınamalarına her zaman açıktırlar.  Fakat yine de; hemen herkesin üzerinde görüş birliğine sahip olduğu önermeler bile, ‘doğru’ olmak zorunda değildir.

Bunu da en iyi Galile bilir...

Burada doğal olarak akla hemen, ‘anket’te kullanılan oyların hepsinin eşit ağırlığa sahip olup olmaması gerektiği sorusu gelir.  Bu sorunun yanıtı kanaatimizce, hiç kuşkusuz ‘evet’tir.  Gerçi bilimsel temellere dayalı önermelerin daha fazla ağırlık taşıması, dolayısıyla da bu görüşleri savunan konu uzmanlarının, ilgili süreçlerde daha etkin rol oynayabilmeleri gerekir.  Ancak bu etkinlik farkı, sonucun derlendiği anket aşamasında değil, anket öncesindeki tartışmalar sırasında, ‘bilgilenme süreci’nde yaşanmak durumundadır.  Çünkü bilimsel önermelerin ikna gücü, rakiplerininkine oranla çok daha yüksektir ve bu görüşleri savunan uzmanların, daha çok insanı bu görüşlere ikna edebilmeleri ve de etmiş olabilmeleri gerekir.  Bu, toplumsal bir görev ve sorumluluktur.  Sıra ankete geldiğinde, herkesin oyu eşit ağırlığa sahip olmak durumundadır.  Yoksa konu uzmanlarının, savundukları önermelerin, sırf bilimsel oldukları savıyla belirleyici olmasını beklemeleri, bu görüşleri karar mekanizmalarına dikte ettirmeye çalışmaları anlamına gelir.  Böyle bir yaklaşım ise; iyi anlatılmamış, iyi anlaşılamamış, dolayısıyla da özümsenememiş önermelerin içeriklerinin hayata geçirilme çabalarının, büyük olasılıkla başarısızlığa uğraması riskini taşır.  Bu, toplumumuzdaki aydın kesimlerin, geçmişte sıkça yaptıkları bir hata olsa gerektir.  Çünkü sistem, henüz çoğunluğuyla ikna olup paylaşmadığı veya yapısı itibariyle kendiliğinden eğilimli olmadığı yönlerde harekete zorlanmaktadır.  Bazı kesimler tereddütle veya aksi yönde kararlılıkla ayak diretirken, toplumsal yapıda kutuplaşmalar oluşmaya, hatta sosyal doku yırtılmaya başlar.  İknaya dayalı evrimci reform süreçlerinin yerini, zora dayalı ‘devrimci’ bir süreç almıştır.  Sözkonusu ikna süreçlerinin başarılabilmesi için gereken zamanın yeterince bulunmadığı ‘olağanüstü’ koşullar, bu ikinci tür yaklaşımlara haklılık veya yasallık kazandırabilir.  Hatta bazı reform süreçlerinin ancak, sistemin o an içinde bulunduğu nadir ve geçici koşullar altında başarılması mümkün, aksi halde ise, reformcu momentumun kaybedilmesi kaçınılmaz olabilir.  Çünkü sistem, uzun süredir içinde bulunduğu ve derin bir uyum sağlamış olduğu ‘olumsuz koşullar çanağı’nın dibindeki kararlı denge durumundan sıyrılmış, çanağın kenarından daha da yukarı tırmanarak yeni bir yörünge üzerine oturmak fırsatına yaklaşmıştır.  Zora dayalı da olsa, ek bir ivme sistemi yeni ufuklara taşıyacak, aksi halde sistem çanağın dibine geri yuvarlanacaktır.

Tabii, bu değerlendirmeyi kimin yapacağı sorusu, önemli ve yanıtı olmayan bir sorudur.  Uygulamada, böyle ‘olağanüstü’ durumlarda toplum, önderleri eliyle büyük bir kumar oynamaktadır.  Sistem hakkında yapılmış olan değerlendirmeler ve varılmış olan kanaatler doğru ise, toplum bu kumardan karlı, aski halde, maddi veya manevi, büyük kayıplarla zararlı çıkar.  Ancak, reformların başarılı ve isabetli olmaları halinde dahi, ‘devrimci’ süreç sayesinde kazanılmış olan zaman, reformların sindirim süreci sırasında, bazen misliyle geri ödenmek zorundadır.  Çünkü, hedeflenen reformların hayatın bir parçası haline gelebilmesi için, er veya geç mutlaka, toplum genelinde paylaşılan değerler arasına girmeleri gerekir.  Halbuki, zorlama süreci bazı toplum kesimlerini iyice yabancılaştırmış, ikna süreçlerini belki de daha önce olduğundan daha da fazla zorlaştırmıştır.  Ancak bu zorluk, ortada yapılan reformların isabetli olduklarına dair bilimsel bir kanaat varsa eğer, kapsamlı diyaloglarla aşılmaya değer...

Örneğin Cumhuriyet dönemi reformları, açıkça bu gruptan olsa gerektir.

Dolayısıyla en iyisi, yani en ‘doğal’ı; değişim süreçlerini kademeli olarak yaşayan ve yaşatan, ikna süreçlerine dayalı bir evrimsel değişim sürecidir.   Bunun başarılamadığı süreler uzadıkça, yani; sürekli değişen çevre koşullarının mantıklı ve zorunlu kıldığı ‘ufak tefek’ yapısal değişiklikler zamanında yapılamadıkça, zamanla oluşan birikim, zora dayalı devrim süreçlerini kaçınılmaz kılmaya başlar.

Ekonomik yaşamda da durum benzerdir...

Çünkü, düşünce egzersizlerinin özgür kılınıp yaşam alışkanlığı haline getirildiği toplumlarda bireyler, yepyeni ve kapsamlı üretim süreçlerini, dev gibi mühendislik tasarımlarını da düşleyebilir ve el ele verip, gereken örgütlenmeleri gerçekleştirerek, bu düşlerini hayata geçirebilirler.  Bireyler büyükleşir, hatta devleşirken; çok çeşitli ve esnek üretim süreçleriyle donanımlı hale gelen toplum yapısı da güç kazanır ve bu güç şemsiyesini tüm bireylerinin üzerine yayar.  Bireyler kendi yaşamlarını iyileştirip anlamlı kılmayı amaçlamakta, fakat aslında bir yandan da; türünü hayat yarışında daha güçlü kılmanın veya türünün yaşam şansını arttırmanın, en etkin aracı olarak çalışmaktadırlar.

Özgürlükçü yapıda hayat vardır...

Çünkü bireyin siyasal ve ekonomik seçim unsurları üzerindeki tasarruflarını, tek kelimeyle ‘seçmen etkinliği’ adı altında toplamak mümkündür.  Seçimde bulunmak ve bir tercih belirtmek, yani ‘seçme özgürlüğü;’ hayatın bir parçası olmaktan da öte, ta kendisi gibidir. Herkesin, geçimini temin için gün boyu çabalarken, aynı zamanda iyi bir tüketici ve iyi bir seçmen olabilmek üzere, teknolojik çağın karmaşık bilgilerini değerlendirmeye vakit bulabilmesi zor; bu işi bir bilene havale ederek daha iyi bir sonuç elde etmek ise: imkansızdır.  İnsanı yaşam sürecine katan, toplumsal ve doğal çevresiyle olan ilişkileri kapsamında yaptığı tercihlerle, bu tercihler yönünde bulunduğu girişimlerdir.  Bu özgürlüklerin bulunduğu her yerde; daha fazla adalet ve hoşgörü, üretim ve refah, umut ve coşku, mutluluk ve tebessüm, sevgi ve saygı içinde yaşayan cıvıl cıvıl insanlar, olmadığı her yerde ise; haksızlık ve zorbalık, birbirine tahammülsüzlük, yoksulluk ve sefalet, düş kırıklığı ve bezginlik, hırçınlık ve gözyaşı, kin, nefret ve de baskıcı bir yapının gölgesinde dolaşan donuk yüzlü ölüler vardır.  Ülkemiz galiba bu ikinci gruba daha yakındır ve insanlarımızın yeterince sayıda seçim olayında, yeterince bilgi ile özgür beyanda bulunmayışları veya bulunamayışları, toplumu birbirine karşı hoşgörüsüz insanların bitkisel yaşamına kilitlemiş gibidir.

En Son Haberler YENİ

CALL FOR CHAPTERS: DEADLINE EXTENDED TO…

CALL FOR CHAPTERS: DEADLINE EXTENDED TO JUNE 9TH, 2017   CONTEMPORARY APPROACHES TO POLITICAL PARTICIPATION

Description For a sound and working de…

Devamını Oku...

Referandum Kampanyaları, Cumartesi Günü…

Referandum Kampanyaları, Cumartesi Günü Başkanlık Referandumu Paneli’nde Tartışılacak

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü tarafın

Devamını Oku...

CALL FOR CHAPTERS: CONTEMPORARY APPROAC…

Description   For a sound and working…

Devamını Oku...

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İs…

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İstanbul’da Tartışılacak

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü tarafın

Devamını Oku...

TASAM’dan 8 Yeni Kitap…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasis…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasisinin Stratejik Rolü

Doç. Dr. Abdullah ÖZKAN tanbul Ünive

Devamını Oku...

TASAM Yeni Adresine Taşındı…

TASAM Yeni Adresine Taşındı

TASAM, İstanbul Merkez Ofisi Tarihî Yar

Devamını Oku...

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:…

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:Efsaneler,Gerçekler...

Prof. Dr. Ferruh Uztuğ Türkiye’de siya…

Devamını Oku...

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen…

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen Fikri: Medeniyet Kavramına Giriş

  Doç. Dr. İbrahim Kalın “…

Devamını Oku...

Liberalizmin Soy Kütüğü…

Liberalizmin Soy Kütüğü

  Yıldız Teknik Ünv. Sosyoloji B…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4

Çok Okunan Makaleler

İngilizce Makaleler…

Seçim Sistemleri…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Sertifikalı Siyasal Eğitim Pro…

Sertifikalı Siyasal Eğitim Programı

“SİYASET OKULU” PROJESİsp; 

Devamını Oku...

“Kamuoyu Oluşturma” ve “Gündem…

Türkiye’de gündem belirleme konusunda ça…

Devamını Oku...

Türkiye'de Seçimler…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Kamuoyu…

KAMUOYU Kamuoyu kavramı, siyaset b…

Devamını Oku...

Siyasal Kültür…

Her siyasal sistemde, toplum üyelerinin…

Devamını Oku...

Kadromuz…

Siyasal Partiler…

<!-- /* Font Definitions */ @font-fa…

Devamını Oku...

Çalışma Konularımız…

 - Küresel süreçte Türk siyasetindeki ge…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3