1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer
Giriş Kayıt

GİRİŞ YAP

Username
Şifre *
Beni hatırla

YENİ HESAP EKLE

(*) ile işaretli alanlar zorunludur .
Name
Username
Şifre *
Şifre Doğrula *
Email *
Email Doğrulal *
Captcha *

Seçmenlerin medya tüketimi

yavuz hocaProf. Dr. Yavuz Odabaşı

Demokrasilerde, seçmenlerin anlamlı bir seçim yapabilmeleri için belirli bir düzeyde siyaset bilgisine sahip olmaları gerekir. Bu nedenle de siyasetçiler toplumun beklentilerine ve tercihlerine hızlı biçimde yanıt vermeye uğraşırlar. Bilginin edinilmesinde en büyük işlevi yerine getiren medyanın, düşük kalitede ve düzeyde bilgi sunması, seçmenlerin siyaset hakkındaki bilgi ve ilgilerini düşürebilecek bir etki de yaratabilir.

Siyaseti öğrenme ve bilgi açığı

Siyasal iletişim araçlarından hangisinin daha etkili olduğu konusunda farklı sonuçlar veren araştırmalar ve görüşler vardır. Verilen siyasal içerikli haberlerin ve bilginin miktarı, önemi ve kalitesi seçmenlerin bilgilenmesinde ve siyasete olan ilgilerinde farklı etkiler yaratabilir. Diğer araştırma sonuçları ise, medyanın sunduğu bilgiye maruz kalma ile siyaseti öğrenme arasında güçlü bir ilişki olduğunu ileri sürer. Ancak, siyaset hakkında bilgi edinme konusunda seçmenlerin medya tüketimi sosyo-ekonomik durumlarına göre çok farklılık gösterdiği gibi, medyanın bilgi verme rolü de değişik sosyo-ekonomik gruplar arasında farklılıklar gösterir. Üst sosyo-ekonomik grubun medyanın aktardığı ve yaydığı bilgiyi edinmesi, düşük sosyoekonomik gruba göre daha hızlı ve çabuktur. Bu açıdan medya, siyaset hakkındaki bilgi açığını artırıcı ya da azaltıcı bir role de sahiptir denilebilir. Belki de bu nedenle, medya siyasetçiler tarafından “yandaş” ya da “candaş” diye adlandırılıyor. Siyasete meraklı olan kesim daha fazla bilgiye ihtiyaç duyuyor ve bu tür bilgiye dikkat vererek siyaset hakkında daha çok bilgi edinip siyaseti daha iyi öğrenebiliyor. Daha fazla bilgiye sahip olmak, daha fazla siyasal farkındalık ve katılım yaratabiliyor.

Üç dönemin üç yöntemi

Tarihsel olarak gelişmelere bakıldığında yüzyüze sıcak ilişkilerin, temasın kurulduğu meydan mitingleri siyasal iletişimin ilk dönemlerinde kullanılan bir yaklaşımdır. Ülkemizde hâlâ süren ve siyasal bir gelenek haline gelen mitingler, polemikçi ve sert söylemlerle doğrudan bir etki yaratmaya, moral vermeye yönelen bir nitelik kazandı. Bu mitinglerin başta TV olmak üzere gazete ve dergilere taşınması yoluyla kitlesel bir gösteri boyutu kazandırmaya çalışıldı. İkinci olarak televizyon, gazete ve radyonun kullanıldığı dönem geliyor. Bu dönemde, stratejiler çoğunlukla kitle iletişim ortamlarına göre tasarlanır. Televizyonun renkli ve canlı olarak haber sunabilmesi, daha magazinsel olabilmesi ve her sınıftan daha çok kimsenin erişebilme olanağı bulunması özelliği, TV haberlerinin bilgi uçurumunu azaltabilmesini getirir. İçinde bulunduğumuz dönemi açıklayan “sosyal medya” dönemi ise, kontrol edilemeyen ve etkileşimli olma özelliğiyle yaygınlaşan bir dijital dünya yaratıyor. İnternet ve cep telefonu kullanımına sahip olabilenlerin ancak yararlanabildiği bu oluşum, geleneksel medyadan çok daha etkili olabiliyor. Ancak, bu konuda dijital uçurumdan söz etmeden geçilmemeli.

Diğer bir konu ise, sosyal medya kullanıcılarının oluşturduğu “kabile”lerin sadece kendi aralarında yönlendirici mesaj trafiğini gerçekleştirmesi istenen etkiyi yaratamıyor. Ülkemizde, 12 Haziran seçimlerinde de görüldüğü gibi her üç dönemin de siyasal iletişim yöntemleri birlikte kullanılmaya çalışılarak sonuç alınmaya gidildi. Böyle bir durumda, siyasetçilerin sosyo-ekonomik bakımından farklılık gösterenlere ulaşmada stratejik davranmaları gerekir. Örneğin, gazetelerdeki bilgiye erişmek dijital ortamlardaki bilgiye erişmeye göre, bilgi açıklığını, uçurumunu daha da güçlendirici bir etkiye sahip değil. TV programları ve tartışmalar, her ne kadar siyasal bir bilinç ve siyasal kimlik yaratmada ve böylece kendine bir model çıkartmada etkili olsa da, benzer durum gazetelerdeki köşe yazıları için de geçerli olmaya başladı ve her ikisi de magazinleşmiş olması sonucu “farklılaşmış etkiler”in azalmasına neden oldu. Özellikle, bir yarış içerisinde kendilerinin nereye oy vereceğini açıklayarak “yönlendirme” işlevini yerine getirmeye çalışmaları, köşe yazarlarına ve gazetelere olan güveni azaltıcı bir rol oynuyor. Değişen seçmen tercihleri arasında saygınlık, özgürlük ve kendine güven duyma ön sıralara çoktan çıkmış durumda. Böyle bir değişim ve dönüşümde TV’nin her sınıftan seçmenin kolayca bilgiye erişebilir olması bilgi açığını, medya kullanım uçurumunu azaltma etkisine sahiptir.

Öte yandan, gazete okurları arasındaki sosyo-ekonomik farklılıklar, bilgi açığını güçlendirecek nitelikte. Bunun nedeni ise, gazete okurluğunda en azından belirli bir düzeyde okuryazarlık gerektirmesi. En geniş siyaset haberlerini ve bilgisini verebilen gazetelerde bulunan bilginin edinilmesinde ve anlaşılmasındaki güçlükler, eğitim düzeyi düştükçe artış gösterir. Bunun tam tersi olarak eğitim düzeyi arttıkça, anlama ve kavrama düzeyi de artar. Bunlara ek olarak, medyaya ve bilgiye erişebilirlik sosyo-ekonomik ve demografik olarak eşit dağılmamasının sonuçları da gözardı edilmemeli. Yaşlı ve gençlere göre orta yaştakiler, kadınlara göre erkekler, eğitimsizlere göre eğitimli olanlar ve sosyo-ekonomik olarak daha orta düzeyle ve üstünde olanlar, siyaset hakkında çok daha fazla bilgilendirme olanağına ve isteğine sahipler. “Bilgiye daha çok maruz kalan daha çok bilgili olur” düşüncesi, siyaset iletişimi alanında da geçerlidir. Ancak, gazetelerdeki “düşünmeyi ve kararı bize bırak, biz senin için en iyi olanı yazalım ve seçelim” tutumu büyük bir sorun olarak önümüzdeki günlerde bizleri meşgul edecek.

Seçmenlere ulaşma

Gazete okuyucusu, radyo dinleyicisi, TV izleyicisi, meydan mitingleri katılımcıları, sosyal medya kullanıcıları olarak farklı niteliklerdeki seçmenlere ulaşmada farklı yöntemler gerektiği de çok açık. Geleneksel medya ve günümüz dijital medyanın kullanımındaki ve bunlardaki bilgiye ulaşmada uçurumun azaltılması, hem siyasetçilerin hem de seçmenlerin siyaseti daha kaliteli bir düzeye getirilebilmeleri için zihniyet değişikliği gerekliliği kendini gösteriyor. TV ve radyo konusunda en az düzeyde sorun yaşanırken, kaliteli yorumlarıyla gazetelerin daha yaygın olarak okunmasında fiyatlarının da çok aşağılara düşürülmesi, sosyal medya kullanımının artmasını sağlamak için ise, sansürsüz, yasaksız bir yapıya kavuşmasının sağlanmasını istememiz gerekiyor. (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1053473&Date=04.07.2011&CategoryID=42)

Süpermarket Siyaset Tarzı, Gençlik ve Seçim

yavuz hocaProf. Dr. Yavuz Odabaşı

12 Haziran’da yapılacak genel seçim için partiler adaylarını açıkladılar ve vaatler demeti biçiminde oluşturulan programlarını açılamaya çalışıyorlar. Son çeyrek asırdır Batı demokrasilerinde görülen değişimler, seçimlerde süpermarket metaforu kullanılarak, kararların bu bağlamda verildiği biçimindeki açıklamalar ile sıkça dile getirilmektedir. ‘Yeni Kapitalizm’ toplumsal hayatı ve siyaset alanını yeniden, hızlı bir biçimde dönüştürüyor ve yeni dönem siyaseti buna göre oluşuyor. İngiltere’de yapılacak olan referandum ile en çok oyu alanların seçilmesi yerine “alternatif oy” ile seçmenlerin adayları sıralamaları olanaklı hale gelebilecek olması bu konuda yeni yaklaşımlardan biri. İdeolojilerin bittiği, “Ne sağ, ne sol kaldı.” türündeki açıklamalar boşa söylenmiş siyasal öngörüler olmaktan çıkmaktadır ve yeni siyaset biçiminin gerçekleri olarak önümüze gelmektedir. Bu anlayış ve eğilim, siyasal partilerimizi de etkilemiştir.

Partilerin politikaları, söylemleri ve kampanyaları, milletvekili adayları listesindeki değişimle birlikte bu yönde yürütülmektedir. Türkiyeli olmak ya da Türkiye’nin renkli görünümünü geniş bir bakış açısıyla sunmak, temel hedef olarak belirleniyor. Bütüncül siyaset (holistik siyaset) olarak da bilinen, merkeze doğru kayan, değişik görüş ve eğilimlerin oluşturduğu kitlelere seslenip, göz kırparak onların oylarına talip olan anlayış ile ideolojik netleştirme ve katılık kayboluyor. “Merkez sağın ve merkez solun toplumsal karşılığı kalmamıştır.” inanışı, politikaları ve uygulamaları, herkesi kucaklayan, her kesime kendi diliyle yaklaşan, onlara hitap eden mesajlar üzerinde oluşturulmaya olanak sağlamaktadır.

SİYASAL PRAGMATİZM, EKLEKTİZM

Bir tür siyasal pragmatizm de denilebilecek bu yaklaşımda, tek boyutlu ve kesitli düşünme yaklaşımı yerini çok parçalı, çok resimli ve çok bilinmeyenli bir bütüne bırakıyor. Süpermarketlerin iş dünyasında ve tüketici olarak yaşantımızdaki yerine baktığımızda, her birinin birer marka oluşturduğunu ve müşterilerin de süpermarket tercihlerinde kendiliğinden bir ‘sosyal kabile’ türü bir oluşum yarattığını söyleyebiliriz. Siyasal partilerin de taraftarları, sempatizanları ve seçmenleri benzer biçimde oluşur. Siyasal markalamada da aynen ticari markalamada olduğu gibi, güvene dayalı, tartışmasız ve sorgulamasız bir inanma olmasını ve seçmenin kendi yerine siyasal markayı düşünmesini sağlamaktadır.

Süpermarketlerde tek bir çatı altında ve uzmanlaşmış bina tasarımı içinde, ana ürün grupları olan gıda ve temizlik ürünlerinin yanında, olanaklar ölçüsünde oranları ve ağırlıkları değişen biçimde de olsa her şeyin bulunmasına ve satılmasına çalışılır. Paketlenmiş ve paketlenmemiş ürünler, başarılarına göre raflarda yer bulur ve başarısız olanlar yerine yenileri için raflarda yer açılır. Siyasal partiler de benzer şekilde günümüzde eklektik biçimde davranmakta ve kitle partisi olarak konumlandırma yapabilmek için her kesime hitap etmeye çalışmaktadır. CHP; yelpaze genişletme stratejisi ile sosyal demokrat ana ürünü yanında biraz liberal sağdan, biraz muhafazakârlardan, biraz milliyetçilerden eklemeler yaparak listelerini oluşturdu. AKP de benzer ve süregelen çizgisiyle, farklı toplumsal ve siyasal kesimlere kucak açıyor. Ancak, muhafazakâr, ılımlı İslamcılar ana çizgisinin yanına az sayıda sosyal demokrat, biraz milliyetçi, sınırlı sayıda liberal laikler ekleyerek listelerini ve politikalarını oluşturuyor. Bütün bunlar yan yana getirilerek farklı siyasal görüş arasında bir uyum ve eşgüdüm sağlanmaya çalışılıp seçmenin beğenisine sunuluyor.

TÜMÜNÜ SEÇMEK ZORUNLULUĞU

Burada önemli bir sorun seçmen olarak önümüze geliyor. Süpermarket markalarını önce seçiyoruz; ancak neleri, nereden, ne kadar alacağımıza da özgürce karar verip seçebiliyoruz ve bu seçim sık sık yapılan bir eylem halinde sürüyor. Siyasette, mevcut seçim sistemi dört yılda bir yapılan seçimler seçmenin tercihlerini tam olarak yansıtmıyor ve geleceğe dönük beklentileri taşıyan adayları seçme ya da sıralama yapma olanağı yok. Beğensek de beğenmesek de hepsini aynı yerden almak zorundayız.

Siyasi partiler bu çelişkiyi nasıl çözecektir? Etkili bir yaklaşım, süpermarketlerin ‘Ramazan Paketleri’ oluşturmadaki anlayış ve uygulamalardır. Bu paketin içinde tüketicilerin / seçmenlerin nelere ihtiyacı olduğu iyice belirlenmiştir ve amaç, birçok ürünün bir araya getirilip bütün paketin tercih edilmesini sağlamaya çalışmaktır. Paketin içinde bulunmayan çeşit olmasın diye uğraşılır; çalışılır. Böylece; lider, aday ve parti markası kadar bunlarla bağlantılı ‘program çeşitliliği’nin de paketin içinde yer alması sağlanır.

Günümüzde, geleneksel sloganlara güvenmeyen, reklamlarda sunulanları görmezden gelmeye çalışan ve hatta metaforlarla düşünme ve iletişim biçimi oldukça gelişen, özellikle genç nesil seçmenler, güvendikleri süpermarketler gibi siyasal partiler hakkındaki öykülere ve deneyimlere önem vermektedir. Her siyasi partinin ve her adayın, söylenecek, dinlenecek bir öyküsü olmalı ve bu da iyi niyet ve işi iyi yapmanın yaratacağı güvene dayalı olmalı ki başarı gelebilsin. Sahicilik, hem hakikaten olmayı, hem de seçmen açısından iyi bir şeyin olmasını şart koşuyor.

Dünyanın “İnsan Merkezli” bir anlayışa ihtiyacı var

Yeşil hareket, gönüllü sadelik, yeşil barış gibi aşırı tüketim ve sonuçlarını göstermeye ve olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaya yönelik eylem günlerimizin de hem sayısı hem de etkisi giderek artıyor ve gittikçe dikkatleri çekmeye başlıyor.

Küresel krizin belki de en önemli sonuçlarından biri olarak ifade edilen sosyal sorunlara uzak, sınırsız ve acımasız küresel kapitalizmin denetlenemez olduğu düşüncesi, artık eskisi kadar rağbet görmüyor. İş dünyasının hem kâr elde edip hem de içinde yaşadığı toplumun ve daha genel olarak da dünyanın sorunlarına duyarlılık göstermesi ve yeni yaklaşımlara yönelmesi gerektiğini öngören bir zorunluluğu ve açılımı ilgiyle izliyoruz.

Bu konuda, günümüz tüketicilerinin kısa dönemli bireysel çıkarlarını ön plana alan rolleri ile uzun dönemli sorumluluklarını içeren toplumsal rollerini birleştirerek siyasete ve ekonomiye yön verme konusunda bilinçlenmeye başladığını görüyoruz. Daha insancıl, çevreye daha duyarlı bir ortamın yaratılmasında ve yaşadığımız küresel krizin etkilerini herkes için en aza indirgemede sivil toplumun, devletin ve iş dünyasının katkıları böyle bir dönüşümün en temel ve en önemli unsurunu oluşturuyor.

Dönüşümün gerçekleşebilmesi ve sürdürülebilir olması için vazgeçilmez koşullardan birisi de tüketicinin, birey olarak yönlendirilmesi ve korunması gereken çaresiz bir zavallı olduğu anlayışının değişmesi gerekliliğidir. Ürettiklerinden fazlasını tüketen ve aradaki farkı da borçlanarak telafi eden tüketicileri tahrik etmek, onları hep daha fazla tüketmeye yöneltmek oyununda başarılı olduğunu zanneden, insani duyarlılığın bir kenara konduğu finansal kuruluşlar, işletmeler ve bunların yöneticileri ihtiraslarının kurbanı olduklarının yeni yeni farkına varıyorlar. Köpük ya da balon benzetmesiyle bu tür uygulamaların ‘şişir-sat’ anlayışı ile hüküm sürmesi nihayet sona eriyor. İnsan odaklı, çevreye saygılı bir yeniden yapılanmanın belirtilerini görüyoruz. Bu değişim ve dönüşüm sürecinde, tüketicinin ‘kendisi için neyin iyi, neyin kötü’ olduğunu anlamaz zihniyeti yerine, ‘etkin, denetleyici ve dönüştürücü gücünün’ varlığını kabullenmek bir önkoşuldur. Kendisine öğretilen rollerin dışına çıkarak yeni davranış biçimleri gösteren tüketiciyi iyi anlamak ve onun dönüştürücü gücünü tanımak olumsuz etkilerden arınmanın en temel koşullarından olmaktadır.

Tüketici eylemlerinin yönü

Son çeyrek yüzyılda, tüketimin aşırı ve hoyratça yapılarak artmasına paralel olarak bu durumun yanlışlığını ve önleme yollarını göstermek için toplumsal baskı ve bilinç yaratmaya yönelik eylemlerin her şeye rağmen çeşitlenerek arttığını gözlemliyoruz. Bunlardan biri, üretici ve tüketiciler için daha iyi bir gelecek sağlamaya çalışan, üretim ve tüketim sürecinde doğanın dengesini gözetmeyi öngören bir uluslararası sivil toplum hareketi olan ‘slow food’ ülkemizde de fark edilmeye başlandı. Yavaş yaşamayı öngören ve kanunsuz, haksız ve aşırı kazanç sağlayan kuruluşlara bir tepki olarak doğan bu sosyal hareket; işçi, köylü ve küçük üretici haklarına odaklanıp, bireylerin dikkatini çekmeye çalışıyor. Tüketici yerine ‘yardımcı-üretici’ kavramının kullanılması ve tohumun çiftçiye ait olması gerekliliğine vurgu yapıyor. Hiç şüphesiz, bu sivil toplum hareketinden çok daha yaygın ve etkili bir başka hareket de Adil Ticaret. Adil Ticaret, üçüncü dünya ülkelerindeki küçük üreticilerin, köylülerin ve işçilerin daha iyi üretim koşullarına ulaşmalarını ve yaşamlarını sürdürmelerini sağlamak için, ürünlerinin piyasalarda adil bir fiyattan (piyasa fiyatının biraz üstünde) satılmasını sağlamaya çalışan bir sosyal hareket. O kadar önemli ve etkili bir hareket haline geldi ki 17 Mayıs günü ‘Adil Ticaret’ günü olarak kutlanmaya başladı. Benzer bir başka hareket olan ‘Etik Ticaret’ ise çalışma koşullarını düzeltmeye ve uluslararası standartlarla uyumlaştırmaya odaklanıyor. Tüketici ile işçi, köylü ve küçük ölçekli üretici arasındaki kopuk bağların, işbirliğine ve dayanışmaya dönüşebileceği umut ediliyor.

Bunlara ek olarak, 15 Mart’ta ‘Dünya Tüketiciler Günü’ ve bu günün içinde bulunduğu hafta, ‘Tüketiciyi Koruma Haftası’ olarak da çeşitli etkinliklerle kutlandı. Sanki, olacaklar önceden bilinmiş gibi bu senenin teması olan ‘sürdüredebilir tüketim’ geniş bir biçimde ülkemiz de dahil tüm dünyada ele alınıp irdelenmeye çalışılıyor. Tüketici Koruma Hareketi, hem içerik hem de etki alanı olarak olumlu biçimde büyüyor. Bu kapsamdaki en önemli eylem olan ‘Satın Almama Günü/Buy Nothing Day’, 1992’den beri kutlanıyor ve giderek daha fazla kişinin dikkatini çekiyor. Satın almama günü, karşı konulamaz bir tutku haline getirilen alışveriş ve tüketime karşı kasım ayının son Cuma gününde kutlanıyor. Bir tür ‘tüketim perhizi’ olan bu gün, ülkemizde de 2002 yılından bu yana biliniyor ve günün önemine bağlı biçimde kutlamalarla sürdürülüyor.

Hepsi bu kadar mı? Çocukların ve yetişkinlerin daha az TV izleyip, sosyal ilişkilere daha fazla önem vermelerini vurgulamaya yönelik ‘Televizyonları Kapatma Haftası’ bu sene 21-27 Nisan tarihleri arasında gerçekleşti. Kapatma, kullanmama, tüketmeme eylemlerine güzel bir örnek de 29 Mart gecesi kutlanan ve küresel iklim değişikliğine dikkat çekmeyi, enerji kaynaklarının hızla ve acımasızca tüketilmesine tepki göstermeyi amaçlayan ‘Dünya Saati’ uygulamasıdır. Saat 20.00 - 21.00 arasında bir saat süresince elektrikli aletleri ve ışıkları kapatma eylemi gerçekleşti. ‘Yeryüzü İçin Bir Saat’ etkinliğine geçen yıl 35 ülkenin ve 370 büyük kentin katıldığı ve eyleme iş yerlerinin de destek verdiği düşünülürse, giderek büyüyen ve başarı kazanmaya başlayan bir sosyal ve siyasal hareket olduğu daha iyi görülebilir. Benzer bir eylem bu sefer internet üzerinden gerçekleştirildi 17 Eylül tarihinde. Dünyanın dört bir yanından çevreciler, ‘Bir mum yak, aleve bak, gezegenle birlikte bir nefes al’ çağırısıyla on dakika sürecek eylem önerisini Facebook üzerinden başarıyla organize ettiler. ‘Birlik Güçtür’ sloganı ile yapılan eylem çağrısı sanal ortamın bu konudaki etkinliğini bir kere daha gösterdi. Bunlar kadar yaygın olmasa da alternatif karşıt grupların yürüttüğü moda ve marka karşıtı kampanyalardan olan ‘No Logo’ ve ‘Fashion Strike’ eylemleri de gittikçe dikkatleri ve destekleri üzerine doğru çekiyor.

Sadece özel günler değil

Hepimiz, çoğunluğunu benimsediğimiz ve severek katıldığımız özel tüketim günlerinde daha fazla tüketim yapılması gereğine bilerek ya da bilmeyerek inanıyoruz. Sevgililer günü, anneler günü, babalar günü, yılbaşı gibi içleri ticari amaçla boşaltılmış, anlamları tüketimin tahrikine yönelik olarak değiştirilmiş bu tür günleri saymakla bitirmek olanaksız gibi. Öte yandan; yeşil hareket, gönüllü sadelik, yeşil barış gibi aşırı tüketim ve sonuçlarını göstermeye ve olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaya yönelik eylem günlerimizin de hem sayısı hem de etkisi giderek artıyor ve gittikçe dikkatleri çekmeye başlıyor. Tüm bunlar, sadece bir grup aktivistin eylemleri olarak görülmekten çıkıp, birbirini izleyen ve demokratik denetimimizi amaçlayan ve bu konularda kendimizi ifade etmeye olanak sağlayan, eylem günleri haline dönüşüyor.

Bunlar katılımcı ve özgürlükçü demokraside hesap soran talepkâr birey anlayışını günlük yaşama aktarmak olarak da düşünülebilecek eylemler. Toplumsal ve küresel sorunların bilincinde, demokratik eylemlere katılarak bunları kendi meselesi sayan, hesap soran öznedir var olmakta olan yeni birey. Bu sosyal hareketlerin, 21. yüzyılın ve yaşanan küresel krizin getirdiği olumsuzluklar ve eşitsizlikler konusunda bireylerin bilinçlenmelerine yardımcı olacağı bunun yanı sıra birey olarak ve birlikte hareket edebilen tüketicilerin etki yaratabileceklerine, bir değişim gerçekleştirebileceklerine ve yanlışlıkları düzeltebileceklerine yönelik inançlarını da arttıracağı çok açık.

Birbirine bağımlı olmak

İçinde yaşadığımız yıllar küresel krizin olumsuz etkilerine karşın, dünyayı değiştirecek yeni yapılanmaların oluşmasında hepimize büyük fırsatlar sunuyor. Küresel ekonomideki birbirine bağımlılıklar ve gittikçe birbirine daha çok bağımlı hale gelen üretici, tüketici ve devlet alanlarının etkin, eşgüdümlü ve kapsamlı bir işbirliğine dayalı yönetim, başarılı bir yeni yapılanma için şart görünüyor. Bu yolla, herkes için güvenli, temiz ve paylaşımcı, insancıl bir ekonomik ve siyasal yapıyı yaratarak başarıya ulaşmak olanaklı. Bunu yaparken, tüketicilerin ekonomik, siyasi ve çevresel meydan okumalarındaki hem gerçek, hem de sanal ortamlardaki etkinliklerini göz ardı edebilmek olanaksızlaşıyor. Devletin daha fazla rol alması ve yükselen korumacılık dalgasının etkisiyle piyasaların denetim ve gözetiminin artırması istendiği bu günlerde, etkin biçimde gözetleme ve denetim eylemlerinde toplumsal rolleri gereği tüketici ve tüketim ile ilgili dernek, vakıf ve her türlü sivil toplum kuruluşunun başarılı biçimde yerine getirmede görev almaları gerekliliğini görmemiz gerekiyor. Soyut ve fazla kuramsal açıklamalara ve mücadelelere boğulmanın ötesinde, etkileri somut olarak görülen küresel krizlerin bir daha yaşanmamasına yönelik bu tür pratik ve somut eylemler, bireylerin ve sivil toplum hareketinin demokratik denetleme gücü olarak yaşantılarımızda vazgeçilmez bir öneme sahip olmaya başlayacak gibi görünüyor.

Herkesin birlikte kazanacağı, çok taraflı kazançların sağlanacağı düzenlemelerin gerektiği ve endüstri ötesi bilgi-iletişim teknolojilerinin egemenliğinde oluşacak yeni ekonomi döneminde, tek başına oluşacak başka bir denetim ve gözetim sistemine ihtiyaç yok gibi. İnsan merkezli, iklim değişikliği, küresel ısınma ve çevreye odaklı anlayışa, uygulamaya biraz daha özen göstermek ve yerel, ulusal, küresel sivil hareketleri etkili kılmak sorunun çözümünde altın bir seçenek sunuyor. Bunu kullanmanın da tam zamanı.

Mavi Kartın İki Yüzü

Küresel ekonomik kriz her yönüyle etkilerini sürdürürken, kriz sonrası yeni oluşacak yapının merkezinde yetenekli ve yaratıcı insanın yer alacağı açık biçimde görünüyor. Kriz öncesinde başlayan ve ülkelerin yeni yüzyıla nasıl bir insan sermayesi ile girmesi gerektiği konusu her ülkeyi olduğu gibi AB ülkelerini de arayış içerisine sokmuş durumda. Medyada geniş biçimiyle yer aldığı gibi, AB “yetenekli göçmen” projesine Mavi Kart adıyla hayat verdi. Mavi adını AB bayrağının renginden alan ve ABD’nin yeşil kartından esinlenerek oluşturulan proje, yetenekli işgücü ihtiyacını kapatmayı amaçlıyor. Gelecekteki yirmi yılda, yirmi milyon nitelikli işgücüne sahip olması gereken AB’nin 27 ülkesi, projeye olumsuz bazı çıkışlara rağmen genelde olumlu yaklaşıyor. Her ülkenin kendi ihtiyaçlarına göre değişebilecek olan istihdam alanlarının başında da mühendislik ve bilgisayar teknolojisinin gelmesi ise hiç de anlamsız değil.

Endüstri toplumlarından, bilgi toplumuna geçiş sancıları yaşayan AB ülkelerinde yeni bir orta sınıfın, geleneksel çalışanların oluşturduğu yapıya paralel yeni bir yapı oluşturmaya başlandığı biliniyor. Cognitariat olarak adlandırılan bu sınıf cognitive ve proletariat kelimelerinden türetilmiş ve “yaratıcı sınıf”, “bilgi işçisi” olarak tanımlanmıştır. Yaşamlarını geleneksel fiziksel işlerden değil, bilişsel işlerden kazanan insanlara verilen bu adın çağrışımı, yaşanan büyük değişim ve dönüşümü de gösteriyor.

Yeni ekonominin yarattığı yeni bir sınıf olarak yaratıcı sınıf, yaratıcı kent, yaratıcı ülke ve AB gibi yaratıcı ülkeler birliği kavramları uygulamaya geçiyor. Bu sınıfın üyeleri olan bilgi işçileri (cognitariat) için uygun kazanç, çalışma esnekliği gibi özellikler ön planda olmakta birlikte, bunların beklentilerini yönetmek geleneksel yapılarla gerçekleştirilememekte. Bu yaratıcı sınıfın üyelerini kazanmak için yeni yaklaşımlar, yeni uygulamalar gerekli. Rahatlıkla başka ülkelerde çalışabilen bu “bilgi işçileri”ni kendi ülkesine çekebilmek veya elde tutabilmek ulusal bir stratejiyi gerekli kılıyor. AB ülkelerinin Mavi Kart uygulaması bu yönüyle de incelemeyi hak ediyor.

Mavi kart uygulamaları, gelişmekte olan ülkelerin başta Çin ve Hindistan olmak üzere, “diplomalı elit”lerini hedeflemektedir. Ülkemiz de hiç şüphesiz bu oluşumdan etkilenecektir. “Maliyetine sen katlan, yararını ben alacağım” anlayışı burada geçerli bir yaklaşım olacağa benziyor.

Her ülke gibi AB ülkeleri de, ekonomik dönüşümlerindeki işgücü ve sermaye girdilerini, yaratıcı niteliklere (yetenekli insan sermayesi ve teknoloji-bilgi sermayesi) olanlara doğru dönüştürmenin gayreti içinde. Yetenekli/yeteneksiz çalışan oranı, yetenekli bilgi işçisi lehine dönüştürmenin bir uygulaması olarak Mavi Kart çok daha fazla önem kazanıyor. Özellikle, Mavi Kart uygulaması içindeki bir konu bu açıdan büyük bir önem kazanıyor.

Yüksek lisans derecesinin bir Avrupa ya da dengi olan bir üniversiteden alan ve en az üç yıl profesyonel deneyim sahibi olan otomatik olarak Mavi Kart almaya hak kazanıyor. Buna, “Mavi Diploma” denebilir.Bilgi elitlerini kendine çekmeye çalışan yaşlı AB, yüksek öğretim stratejilerimize özenle yeniden bakmamızı bize şart koşuyor.

ÜLKEMİZ AÇISINDAN

Bu durumun ülkemizi ilgilendiren kısmı birbirini bütünleyen iki yarım küreden oluşuyor.

Birincisi:

Yeni oluşacak dünyada etkin bir rol almak için nasıl bir insan gücü yetiştirmek gerekiyor, bu amaçla izlenecek yüksek öğretim politikası neleri içermeli ?

Bu genel nitelikteki sorular birbirini izleyen çok sayıda soruyu da beraberinde getirecek ve bunlara akılcı yorumlar aramak kaçınılmaz olacaktır. Bu aşamada yükseköğretim görevlilerine düşen, kendimize ayna tutmaktır. Aynada göreceklerimiz bizi ilk aşamada mutlu etmese de, zaman içerisinde bu sorulara yanıt verebilecek özelliklerle donanabilmemiz olanaklı ancak, bu zamanın da fazla olmadığı kesin... Dünyada çeşitli araştırma ve yayınlarda sözü geçen “Dijital Yerli”-“Dijital Göçmen” ayrımı bizim eğitim sistemimizde de en önemli sorun. Her türlü dijital etkinliği rahatlıkla gerçekleştiren bir öğrenci kitlesine karşı, dijital yaşama ve onun getirilerine yabancı hatta, yer yer karşı bir eğitici kitlesine sahibiz.

İkinci grup soruları içinde ise temel soru şu olmalıdır:
Ülkemizin iş hayatının bu tür insan sermayesine ihtiyacının düzeyi nedir? Ve bundan tam bir sinerjiyi yaratacak yapıya sahip midir?

Bu soruda ise, ortaya çıkacak ürünün yurt dışına değil de yurt içine yarayacak şekilde nasıl örgütleneceği önem kazanmaktadır. Yükseköğretim görevlileri birinci yarımküredeki aşamada zor bir dönem geçireceklerse, kazancın da ülkeye kalması gerekmektedir.

Her iki gruptaki sorulara verilebilecek yanıtlar, gerçekçi ve uygulanabilir stratejileri zorunlu kılıyor. Bu yeni dönemde Üniversite-Hükümet-İş dünyasının işbirliğine ve stratejik yaklaşımına her dönemden daha fazla ihtiyacımız var. Hem kendimizi yetiştirip geleceğin bilgi işçilerini yetiştireceğiz, hem de onlara sahip çıkacağız. Yoksa nitelikli bilgi işçilerimizi, altın tepsi içerisinde başka ülkelere Yeşil Kart, Mavi Kart gibi uygulamalarla sunacağız. Acilen, önlemler almamız gerekiyor.

 

 

 

‘Tokno Başkan’ Obama: ABD Seçimlerindeki Dijital Devrim

4 Kasım 2008 tarihinde ABD başkanlık seçimi gerçekleşti ve Barack Obama, beklendiği gibi, başkan seçildi. Seçim sürecinde en çok merak edilen konulardan birisi de kampanyasının başarısına etki eden faktörlerin neler olduğu idi. Artık seçim bittiğine göre, kampanya analizi ve değerlendirmesi yapmanın tam zamanı. Bu konuda yapılan derinlemesine analizler ve açıklamalar birbirini izliyor.

Obama’nın zaferinin ardında elbette pek çok faktör var. Gençler ve kadın seçmenler başta olmak üzere, Obama’nın beyazlar dahil orta sınıfa hitap etmesi, rakibinin olumsuz seçim propagandasının karşısında olumlu bir strateji izlenmesi, her alanda vaadettiği değişim ve bu vaadlerin insani bir duyarlılık ve samimiyetle kitlelere aktarılması bu faktörlerin başlıcaları. Ancak tüm bunların ötesinde, bu seçim ‘dijital iletişimin’, bugüne kadar yapılan seçimler arasında, en yaygın ve başarılı kullanıldığı seçim oldu.

Dijital Mecraları Fetheden Başkan

Bir önceki seçimlerde, dijital platformların politik anlamda ne denli önemli bir güç unsuru oluşturduğu anlaşılmış olacak ki, bu seçimlerde her iki adayın da bu alanları boş bırakmadıklarını gördük. Ancak Obama teknoloji yarışını açık ara önde tamamladı. Obama ve tekno-strateji uzmanları, sadece en pahalı ve uzun süren değil, aynı zamanda dijital iletişimin de çok başarılı şekilde kullanıldığı bir kampanyaya imza attılar. Tüm yıl boyunca ‘Bize Katıl’ (Join Us) kampanyası ile hem aktivist sayısını arttırmış ve hem de bağış oranlarını, beşer onar dolarlık küçük rakamlarla oluşsa bile, etkili biçimde artırmış ve hem de insanların birbirleriyle konuşmalarını ve oy verme oranlarını artırmıştır.Barack Obama seçim kampanyası süreçince bloglardan sosyal ağlara, video ve fotoğraf paylaşım sitelerinden mobil uygulamalara kadar, dijital platformun aklımıza gelebilecek hemen her türlü aracından yararlanıldı. Dijital dünyanın bu araçları sayesinde Obama yaklaşık 1,5 milyon bağışçıdan 200 milyon dolar toplamayı, sosyal ağlar aracılığıyla 850 bin katılımcıyı harekete geçirmeyi ve ülke çapında 50 bin etkinliği yönetmeyi başardı. Silikon Vadisi çalışanlarının Obama’yı ‘Tekno-Başkan’ olarak adlandırmaları boşuna değil.

Obama’nın dijital reklamlar için harcadığı rakam 8 milyon dolara yaklaşmış durumda. Bu tutar içinde en büyük payı, yaklaşık 4,2 milyon dolarla arama motorları Google ve Yahoo alıyor. Sosyal ağlar için harcanan rakam ise yarım milyon doları buldu ve bu tutar içinde aslan payını ise Facebook almış durumda. Gerek sayfalarının web trafiği gerek sosyal ağlar üzerindeki popülerliği, Obama’nın parasını boşa harcamadığının göstergesi. Özellikle genç seçmenlere ulaşmak açısından sosyal ağlar ve video paylaşım siteleri, her iki adayın da kampanyalarında büyük önem taşıdı. Adaylar özellikle YouTube aracılığıyla konuşmalarını, reklamlarını ve hazırladıkları klipleri gençlerle paylaştılar. 400 gün süren kampanya sürecinde Obama’nın videoları 889 milyon kere izlenerek rekor kırdı. YouTube’a diğer adaylardan daha fazla para yatırmış olmasına rağmen McCain’in kampanya videolarının izlenme sayısı ise 554 milyonda kaldı.

Obama’ya başarıyı getiren sadece bu mecralara para harcamış olması değil elbette, çünkü bu konuda rakibi de ondan geri kalmadı. Bu anlamda başarısının altında yatan en önemli etken, yeni dünyanın dijital boyutuna olan inancı ve dijital dünyanın ruhuna uygun düşecek stratejilere yatırım yapması oldu. Bu yaklaşım; bağış oranlarının yanı sıra, insanların birbirleriyle konuşma ve oy verme düzeylerini artırmış görünüyor.

Obama, günümüz insanının, özellikle de dijital medya içinde maruz kaldığı bilgi bombardımanından, açık ve yalın bir mesajla sıyrılmayı başardı. Kendine oy vereceklere değişimi vaadetti (Vote 4 Change ). Kısa, açık ve akılda kalıcı olması yanında, bu mesaj içinde çok daha zengin anlamlar taşıyordu. Çünkü Obama, değişimi onlarla birlikte gerçekleştirmeyi vaat ediyordu ve bunu da ‘Evet, yapabiliriz (Yes, we can)’ sloganıyla destekledi. Obama’nın kampanyasını desteklemek için bir grup sanatçının hazırladığı ‘Evet, yapabiliriz (Yes, we can)’ isimli albümden derlenen müzik videosu ise YouTube üzerinden milyonlar tarafından izlendi. Albümdeki şarkılar Obama’nın web sitesinden dinlenebildiği gibi, albüm de indirilebildi.

Diğer yandan, Obama yeni dijital seçmenin ihtiyaçlarının da farkındaydı. Bu yeni seçmen bloglarda, sosyal ağlarda ve paylaşım sitelerinde içeriği kendisi oluşturuyordu. Eğer ki dijital platformlarda kendinden söz ettirmek istiyorsa, onlara kullanabilecekleri bir içerik vermesi gerektiğinin farkındaydı. Bunun için, MyBarackObama isimli sanal topluluk kuruldu. Üye sayısı 1 milyonu aşan bu topluluk üzerinden, tüm seçmenlere bloglarında ve paylaşım sitelerinde kullanabilecekleri içerik sunuldu. Ancak, bu sayfanın en dikkat çekici kısmı, sayfa başındaki slogandı; ‘Çünkü bu SİZİNLE ilgili (Because it’s about YOU)’ diyordu Obama. Bu slogan, akla hemen ‘SEN (YOU )’ kapağıyla çıkan Time dergisini akıllara getiriyor. Time dergisi bu kapağı ile, dijital demokrasi sayesinde kendini ifade etme şansı bulan bilgisayarları başındaki insanları yılın kişisi olarak seçiyor ve bu insanların enformasyon çağını kontrol etmeye başladıklarına dikkat çekiyordu.

Siyasal İletişimde Üçüncü Raunt

Obama’nın dijital demokrasiye olan inancının devam edip etmeyeceğini, blog yazıp sosyal ağlarda faaliyetlerine devam eden bir başkan olup olmayacağını şimdiden bilemesek de bildiğimiz bir şey var ki o da bu seçimlerin siyaset iletişiminin kurallarını değiştirdiğidir. Obama’nın bu başarısı, sonraki seçimlerde Web 2.0 araçlarının kullanımı açısından da yeni bir çağı başlatmıştır.

Siyasal iletişim ve pazarlama uygulamaları çok genel olarak incelendiğinde üç önemli aşamadan geçtiği söylenir. Bunlardan ilki, kitlelerin toplandığı ve siyasetçilerin kitlelere seslendiği dönemdir. Bu dönemde meydanların hâkimiyeti, ‘söylem siyasetini’ en iyi uygulayan siyasetçilerin ve partilerin elindedir. Bundan sonraki dönem, televizyon ve gazetelerin egemenliğinde geçmiştir. Seçmenlere verilecek ‘mesajların’ ve bu mesajları hazırlayan uzmanların seçim kampanyalarında boy gösterdiği bir dönemdir. Son dönem ise, halen içinde yaşamakta olduğumuz dijital dönemdir. Artık, siyasi iletişim ve pazarlama uygulamalarında, bilişim teknolojilerinin ve kültürünün egemenliği yaşanmaktadır.

Yaşanan dönüşüm ve içinde yaşanan dönem, pazarlama ve siyasal iletişim alanında çok açık mesajlar içermektedir. Bu açık mesajları 2008 Amerikan başkanlık yarışında gördük. Bu seçim, bilişim teknolojilerinin yoğun biçimde kullanımının yanında, yüksek teknoloji çağına da girildiğini müjdelemiş oldu. Aynı zamanda, teknoloji ve insan birlikteliğini hedefleyen çalışmaları yoğun biçimde gördük. CNN televizyonunun, muhabirlerini stüdyoya ışınlaması izleyenlerin tümünde hayranlık yaratmasının yanında, teknolojide gelinen son noktayı da tüm dünyanın gözleri önüne serdi. Teknolojinin bu denli yoğun kullanıldığı seçimlere de son noktayı CNN koymuş oldu.

Dünyanın bugüne kadar gördüğü en pahalı ve yoğun dijital iletişim araçlarının kullanıldığı bu seçim, bizim gibi genç nüfusa sahip olan ülkeler için de yeni ufuklar açmış oldu. Bilginin hızla, kesintisiz ve sansürsüz biçimde dünyanın her tarafında serbestçe dolaştığı bir dünyada, ülkemiz siyasetçileri de bizi bekleyen yerel seçimlerde bilişim teknolojilerinin sunacağı pek çok fırsatı görmüş oldu. Kim bilir belki bizler de önümüzdeki seçimlerde etkileşimli web sayfalarının, e-posta mesajlarının, sosyal ağların ve paylaşım sitelerinin etkin biçimde kullanıldığını göreceğiz.

 

En Son Haberler YENİ

Referandum Kampanyaları, Cumartesi Günü…

Referandum Kampanyaları, Cumartesi Günü Başkanlık Referandumu Paneli’nde Tartışılacak

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü tarafın

Devamını Oku...

CALL FOR CHAPTERS: CONTEMPORARY APPROAC…

Description   For a sound and working…

Devamını Oku...

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İs…

Dünya Medyasında Türkiye İmajı, Yarın İstanbul’da Tartışılacak

TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü tarafın

Devamını Oku...

TASAM’dan 8 Yeni Kitap…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasis…

“Ülke Markası” İnşasında Kamu Diplomasisinin Stratejik Rolü

Doç. Dr. Abdullah ÖZKAN tanbul Ünive

Devamını Oku...

TASAM Yeni Adresine Taşındı…

TASAM Yeni Adresine Taşındı

TASAM, İstanbul Merkez Ofisi Tarihî Yar

Devamını Oku...

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:…

Siyasal İletişimde Hikaye yada Strateji:Efsaneler,Gerçekler...

Prof. Dr. Ferruh Uztuğ Türkiye’de siya…

Devamını Oku...

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen…

Dünya Görüşü, Varlık Tasavvuru ve Düzen Fikri: Medeniyet Kavramına Giriş

  Doç. Dr. İbrahim Kalın “…

Devamını Oku...

Liberalizmin Soy Kütüğü…

Liberalizmin Soy Kütüğü

  Yıldız Teknik Ünv. Sosyoloji B…

Devamını Oku...

“Stratejik Vizyon” Ödülleri Sahiplerini…

“Stratejik Vizyon” Ödülleri Sahiplerini Buldu

 Ülkemizin önde gelen düşünce kuruluşlar

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4

Çok Okunan Makaleler

İngilizce Makaleler…

Seçim Sistemleri…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Sertifikalı Siyasal Eğitim Pro…

Sertifikalı Siyasal Eğitim Programı

“SİYASET OKULU” PROJESİsp; 

Devamını Oku...

“Kamuoyu Oluşturma” ve “Gündem…

Türkiye’de gündem belirleme konusunda ça…

Devamını Oku...

Türkiye'de Seçimler…

<!-- /* Font Definitions */ @font…

Devamını Oku...

Kamuoyu…

KAMUOYU Kamuoyu kavramı, siyaset b…

Devamını Oku...

Kadromuz…

Siyasal Kültür…

Her siyasal sistemde, toplum üyelerinin…

Devamını Oku...

Siyasal Partiler…

<!-- /* Font Definitions */ @font-fa…

Devamını Oku...

Çalışma Konularımız…

 - Küresel süreçte Türk siyasetindeki ge…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2
  • 3