1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer
Giriş Kayıt

GİRİŞ YAP

Username
Şifre *
Beni hatırla

YENİ HESAP EKLE

(*) ile işaretli alanlar zorunludur .
Name
Username
Şifre *
Şifre Doğrula *
Email *
Email Doğrulal *
Captcha *

Güç ve Adalete “Orantılı Risk - Karşılıklı Bağımlılık” ile Ulaşılabilir

( TGRT Televizyonu BAŞBAŞA Programı Röportajı 04.05.2012 )

İyi akşamlar sevgili seyirciler, bu akşamki konuğumuz TASAM Başkanı Süleyman Şensoy… Efendim Hoş geldiniz...

Hoş bulduk...

Artık TASAM uluslararası bir marka haline geldiği için açılımını yapmak gereği duymadım. Artık dünyaca ünlü bir stratejik araştırma kuruluşu… Dünyanın birçok yerinde, üniversiteleri, oranın dışişleri bakanlığıyla ve devletleriyle birlikte düzenlediğiniz forumlar ve toplantılar ve beyin fırtınaları sonucu dünya basınında da çokça yer almaya başladı. Dünyanın birçok yerinde beyin fırtınaları yapıyorsunuz. Bir odaya kapanıyorsunuz bazen, bu odaya kapandıktan sonra katılımcılar görüşlerini anlatıyor. Medyada bunları takip ediyoruz. “Konunun uzmanlarıyla odaya kapandıktan sonra, yani akil adamlar yuvarlak masa toplantılarında bugünkü yaşadığımız olayları nasıl değerlendiriyorlar?” diye soracağım. Örneğin; Arap Baharı, işte Fas ve Tunus’la başlayan bu süreç, gelmesi gereken nokta burası mıydı? Yoksa şu anda Suriye tıkandı. Ne oluyor, neler söylüyorlar, siz nasıl düşünüyorsunuz?

Devamını oku...

Millet Olarak “Devlet Aklı”na İhtiyacımız Var

Devlet aklının dış politikada vücut bulduğu yer Dışişleri Bakanlığımızdır. Millet olarak "devlet aklı" ile hareket edecek yetenek ve olgunluğa sahip olmak, daha başından tüm provokasyonları ve tehlikeleri bertaraf edecektir. Dolayısıyla Dışişleri Bakanlığımızın bu süreci Sayın Başbakan ve Başbakanlık başta olmak üzere alt ve üst kurumlarla birlikte başarı ile yönettiğini düşünüyorum. Sayın Davutoğlu'nun göstermiş olduğu performansı büyük bir duygusallıkla izliyorum. Kanımızın ve canımızın değerinin teyidi açısından ortaya konan çalışmaların 200 yıllık geçmişte tarihi bir misyona sahip olduğu kanaatindeyim.

"Orantısız Risk" Almayalım, Türkiye Yavaşlatılmak İsteniyor

Şüphesiz burada en temel unsur öfke ve heyecanımızı kontrol etmemiz gerektiğidir. Çünkü öfke ve heyecanımızı kontrol edemezsek, düşmana ihtiyacımız olmayabilir. Orantısız risk almayalım. Zamanın, stratejide ne kadar önemli olduğu dikkate alınarak bu krizin yönetilmesi gerekiyor. Ülkemizin kazanımlarının korunmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kurtuluş Savaşı'nda nasıl top mermisini kendi çocuğunun örtüsüyle kapatan bir annenin hassasiyeti var ise, bizim de ülkemizin kazanımları konusunda hem bugün hem de geleceğimiz için aynı hassasiyeti göstermemiz gerekiyor. Özellikle Güneydoğu Anadolu bölgemiz üzerinden bizi çok yakından etkileyen Ortadoğu, çok bilinmeyenli denklemler ve kutsal paradigmalarla örülü bir kriz bölgesi. Güncel tarih itibari ile terörün şiddetini artırdığını ve birliğimize yönelik tehdit oluşturduğunu görmemiz gerekiyor. Orantısız riskler almadan, heyecan ve öfkeyle hareket etmeden gücümüzü doğru tasarruf edebilirsek her anlamda bu süreci lehimize önemli sonuçların alındığı bir tabloya dönüştürebiliriz.

İsrail "Çok Kutuplu Dünya"yı Anlayamadı

İsrail dünyada özellikle son 10 yılda belirginleşen çok kutuplu güç sistematiğini anlamış değildir. Çünkü izlediği politikalar bunu anladığına dair bir işaret taşımıyor. İsrail'in izlemiş olduğu politika ve yaklaşım tarzı, dünyanın tek süper güç tarafından yönetildiği ve bunun kayıtsız şartsız İsrail'e destek verdiği bir anlayış içerisinde şekilleniyor. Oysa dünyada çok kutuplu bir güç sistematiği oluşuyor, yeni bölgesel dengeler kuruluyor. İsrail'in de buna göre tavırlarını ve dış politikadaki yaklaşımlarını revize etmesi gerektiği kanaatindeyim. Uluslararası hukuk açısından bu kadar duyarsız, umarsız ve uluslararası hukuka uymaya bu kadar uzak olan bir ülke profiline karşı en büyük silahımız, büyük devlet geleneğimizden de ilham alarak uluslararası hukuk kurallarına ve kurumlarına olan çağrıyı güçlendirmemizdir.

Muasır Medeniyet Seviyesinin Üzerine Çıkmak

Kimilerine göre kaçınılmaz son, kimilerine göre fakr-u zarûret şartlarında girilmiş büyük ve anlamsız macera olan Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı blokunun önüne tarihi bir fırsat çıkmıştı. Bu fırsat; yaklaşık 1000 yıldır diyar-ı rum’un fatihleri Türkleri yeniden geldikleri yere göndererek ve asimile ederek Endülüs örneğinde olduğu gibi rövanşın alınması idi. Fakat bir “adam” son dakikada bütün unsurları bir konsept etrafında birleştirerek yıkılan imparatorluğun küllerinden yeni bir ulus devlet kurdu. Osmanlı’nın son yüzyılında bütün yenilenme ve değişim dalgalarının önündeki engelleri okuyabilen bu “adam”, sosyolojik meyveleri çok uzun zamanda alınabilecek, bu gün bile bir çoğunun getirileri yeni anlaşılabilen radikal değişimlere imza attı. Hem dünyadaki konjonktürü ve geleceği iyi okuyup genç cumhuriyetin rotasını batı medeniyetine çevirdi hem de “Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak” gibi bu gün bile içeriği tartışılmayan bir hedef koydu. Sosyolojik olgunlaşmanın ve tarihin seyri içerisinde Batı’dan da alacağını alarak yoluna devam etmek üzere bir büyük misyon bıraktı.

Fakat, vefatıyla yarım kalır endişesi ile çok hızlı yapılan toplumsal değişimler, fayda-zarar mülâhazası ile zorunlu göze alınan kayıplar, kendisinden sonra gelenlerin kompleksleri ve amacın derinliğinden uzak anlayışları, İkinci Dünya Savaşı’nın olumsuz şartları ile birlikte baskıcı, otoriter yer yer acımasız bir anlayış Türkiye’yi 1950’lere taşıdı. 1950’lerde başlayan demokrasi deneyimimiz ise toplumun kutupları arasında gel-gitlerle, ara dönemlerle 2000’lere geldi. Menderes ve Özal’ın dönemlerinin önderlik ettiği kalkınma hamleleri, Erbakan’ın muhafazakârlaştırma, Türkeş’in milliyetçileştirme hareketleri yine bu elli yılın önemli sosyolojik olguları olarak tarihteki yerini aldı. Bu süreçteki en önemli sosyolojik kayıp toplumun belli bir kesiminin öncelikle kendi değerlerini korumak adına Batı’dan gelen herşeye büyük ölçüde kendini kapatması, yine bir başka kesiminse ölçüsüz ve anlamsız bir şekilde kişiliksiz bir yolculuğun seyrine kendisini bırakmasıydı. Zaten temel sosyal bileşeni bir türlü yakalayamayışımızın sebebi de herhalde bu davranış kalıpları arasındaki uçurumdu.

2000’lere yaklaştığımızda yaşadığımız 28 Şubat deneyimi en önemli sosyolojik kırılma noktalarından birisi oldu. Yapılan tehdit değerlendirmeleri ve uygulamaların sonuçlarının ne kadar millî unsurlara ne kadar gayri millî unsurlara hizmet ettiği hem ekonomik hem sosyolojik olarak tartışılmaya devam edecek. Fakat, bu sosyolojik kırılmadan sonra oluşan siyasî tablonun, içeride kendisini güvende hissetmeyip, meşruiyeti, kabul edilebilir sınırları aşarak dışarıda araması bu gün için endişe ettiğimiz problemlerin kaynağı oldu. Mevcut siyasî tablo ya da yeni oluşabilecek bir siyasî iradenin formel olanın dışında temelde meşruiyetini içeride oluşturması hayati ve en büyük zorunluluğumuz... Özellikle konjonktür olarak dünyanın yeniden planlandığı bölgenin merkezindeki bir ülke olarak stratejik boşluk oluşturmamak adına bu zorunluluk daha elzem ve ivedi bir hal alıyor.

Burada ifade etmemiz gereken önemli bir husus da doğu toplumlarında sıkça yaşanan acı ve ızdırapların, alınan derslerin bir-iki nesil sonra unutularak yeni maceralara yelken açılmasıdır. İşte tam burada şu günlerde sıkça konuşulan “Derin devlet” olgusu gündeme geliyor. “Derin devlet nedir?” diye kendime sorduğumda “Millet ve devletin hafızasıdır” diye bir cevap alıyorum. Kim devletin ve milletin hafızasına sahipse ve olaylar karşısında hafızadaki bilgileri de yorumlayarak gerekli tepkiyi gösterebiliyorsa o da derin devletin kendisidir diyorum. Gözleri bağlı bir mantıkla “kim”i arayacağımıza devletin ve milletin hafızasına sahip bireyler ve kurumlar olma yolunda ilerlememiz, derin devletin tabanını genişletecek ve “toplumsal barış, adalet ve kalkınma” muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkacaktır. Güncelde siyasi irade; başarılarının hazmedilmediğini düşünerek agresif tepkiler verirse bu güne göre hiçbir meşruiyet problemi olmayan “ÖZAL” hareketinin büyük başarılara rağmen uzun olmayan bir sürede geldiği noktayı hatırlamak gerekir. Dönemler geçici devlet ve milletler kalıcıdır.

Bütün bunlardan hareketle değişen Türk Dış Politikası bağlamında konu ile ilgili birşeyler söylemek gerekirse de; NATO/ABD ve Batı Avrupa ekseninde yürüyen Türk Dış Politikası bu konseptten kopmadan ve işbirliği içinde Asya ve Afrika açılımlarını da gerçekleştirmelidir. Dünyanın değişen dengelerini, alternatif enerji kaynaklarını, nüfus ve insan potansiyelini ve her anlamda dünyanın üçte ikisini oluşturan bu çoğrafyalar zaten Türkiye’nin eski hiterlandındadır.

A.B. Türkiye’den Asya ve Afrika’daki bir çok ülke ile serbest ticaret anlaşmaları yapmasını isteyip ve bu yönde teşvik etmekte, bazen de sözler almaktadır. A.B. ile bu anlamda karşılıklı menfaate dayalı bir dış politika açılım örneği egemen unsurlarla çatışmamak ve olası maceralara girmemek açısından önemli ve tercih edilmesi gereken bir deneyimdir. Zaten A.B. yolculuğunun en mantıklı tarafı A.B. bağlamında alternatif açılımlar gerçekleştirmek ve Batı’dan alınması gereken kurumsal birikimin alınma sürecini hızlandırarak tamamlamaktır. Medeniyet bağlamında ortak geçmişimiz olan bu alternatif coğrafyalara açılım önümüzdeki nesiller ve tarih yolculuğumuz açısından kanaatimce hayati bir zorunluluktur.

Millî ve mânevi değerleri güçlü, medeniyet yolculuğuna kaldığı yerden büyük bir donanımla devam eden, dünyadaki son yüz yılın birikimini hazmetmiş, hem bölgesi hem dünya için barış ve denge unsuru olan, her türlü meşruiyeti kendi içinde oluşturan ve adil olarak dağıtan, kurumsallaşmış ahlâk temelinde birikimini yeni nesillere aktarabilen bir Türkiye için;

Potansiyel tehdit ve fırsat değerlendirmelerinin sosyolojik temelde uzun vadeli ve sağlıklı yapılarak, “bütün devlet kurumları”nın yekvücut olması halinde “Muasır Medeniyet Seviyesinin üzerine çıkmak” idealine ülkemizi taşıyacakları inancıyla bu yolculuğun “genetik kod”lara ihtiyacı olan bir süreç olduğunu da ayrıca belirtmek isterim.

Yeni Bir Anayasa Nasıl Yazılmalı?

Devleti hiçbir zaman, hiçbir yerde gören olmamış. Ama devlet her zaman var. Devlet fizik bir mekâna, yapılara indirgenemez. Devlet hukuk kurallarının hayatının maddi pratiğinde uygulayıcısı olan idari teşkilata ve dolayısıyla insan unsuruna da indirgenemez. Devlet, gerçekte yazılı hukuk kurallarının kendisidir. Hiç kimsenin hiçbir yerde görmediği devlet, hayata ilişkin sonsuz sayıda ilişki biçimini ele alır ve yazılı kurallara bağlar. Bu anlamda devlet, hayatın adeta hukuk aynasındaki aksinden ibarettir.

Devlet yazılı hukuk kurallarının bütünüdür. Ancak bu hukuk kuralları rast gele bir araya getirilmiş kurallar da değildir. Hukuk kuralları gerçekte hiyerarşik olarak üst üste konulmuştur ve bu anlamda devletin hukuksal görüntüsü bir piramidi andırır. Eski dünyanın üç farklı coğrafyası Aztek, Mısır ve Çin’de feodal dönemlere son veren monarklar piramitler inşa etmişlerdi. Çünkü piramit hiyerarşiyi, düzeni ve tekliği sembolize eder. Devletin hukuksal piramidinin önemli bir bölümünü “yasa” adı verilen genel, nesnel, soyut hukuk kuralları oluşturur. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de bu hukuk kurallarını üreten yasama meclisi yani TBMM’dir. Ancak bu genel, nesnel ve soyut hukuk kurallarının uygulanabilmesi için sayıları milyonları bulan devlet memurlarından oluşan idari teşkilatın tepesinde bulunan Bakanlar Kurulunun “tüzükler” çıkarması gerekir. Tüzüğün üretilmesinden sonra asıl uygulayıcı konumunda olan başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzel kişileri, kendi görev alanları ile ilgili yasa ve tüzüğün uygulanması amacıyla “yönetmelikler” çıkarır. Hiç kuşkusuz yönetmelikler tüzüklere, tüzükler ise yasalara aykırı olamazlar. Hayatın maddi gerçeğinde devlet memurları, vatandaşla ilişkiye geçtikleri her noktada “idari işlemler” üretirler. Ve hiç kuşkusuz bu idari işlemler yönetmelik, tüzük ve yasalara aykırı olamaz. İşte bu noktada devlet, binlerce yasa, binlerce tüzük, on binlerce yönetmelik ve bunlara dayalı olarak her gün tekrarlanan sonsuz sayıda idari işlemden oluşan karmaşık bir bütündür. Bu bütünün tepesinde ise “Anayasa” yer alır.

Anayasa, hukuk kuralları hiyerarşisinin tepesinde yer alan üstün yazılı hukuk kuralıdır. O hukuksal düzende hiçbir hukuk kuralı anayasaya aykırı olamaz. Buradan da anlaşılacağı üzere bir anayasa, devlete ve dolayısıyla hukuksal düzene, giderek hayatın kendisine rengini, kokusunu veren temel bir hukuksal metindir.

Anayasaların belli başlı üç temel fonksiyonu vardır: İlk olarak anayasalar, çoğu kez genel esaslar bölümünde devlet iktidarının kim ya da ne olduğunu söylerler. İkinci olarak anayasalar, bireylerin sahip olduğu temel hak ve hürriyetlere yazılı-normatif bir dayanak sağlamakla bireylerin hak ve hürriyetlerini devlet iktidarına karşı güvence altına alırlar. Üçüncü olarak ise anayasalar, devlet iktidarının (yasama-TBMM, yürütme-Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu, yargı-bağımsız mahkemeler) nasıl örgütleneceğini ve nasıl kullanılacağını belirlerler. Bu noktada anayasanın ne derece yaşamsal öneme sahip bir metin olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Ancak bir anayasanın en az içeriği yani hükümleri kadar o anayasanın hangi aktörler tarafından ve nasıl bir süreç içerisinde yazıldığını bilmek gerekir. Şu halde anayasaların yapım tekniği ve kurucu aktörlerinin bilinmesi en az içeriği kadar anlam taşımaktadır. Türkiye bugünlerde “yeni bir anayasa” tartışmasına odaklanmış görünüyor. Kuşkusuz yeni anayasanın yapım süreci ve yazım tekniğinde izlenecek yol haritası en az anayasanın maddi hükümleri kadar önem taşımaktadır.

Her ikisi de darbelerden sonra kaleme alınan 1961 ve 82 Anayasalarının karşılaştırılması bu temayı bütün çıplaklığıyla göz önüne serecek niteliktedir. 1961 Anayasası 1960 ihtilali sonrası oluşturulan bir “Kurucu Meclis” tarafından yazılmıştır. Kurucu Meclisin birinci bileşeni darbeyi gerçekleştiren askerlerin oluşturduğu “Milli Birlik Komitesi” idi; ikinci bileşeni ise nispeten temsili bir niteliğe sahip olan “Temsilciler Meclisi” idi. Temsilciler Meclisi, kapatılan Demokrat Parti dışında siyasi partilerden, çeşitli dernek ve sivil toplum örgütlenmelerinden temsilcilerin yer aldığı nispeten demokratik bir yapılanmaydı. Anayasanın yapım sürecinde Milli Birlik Komitesi ile Temsilciler Meclisi arasında hiyerarşik değil ama eşitlik temelinde bir ilişki vardı. Bu süreçte yapılan 1961 Anayasası referandumda halk tarafından kabul edilerek yürürlüğe girdi. Ve yapım sürecindeki demokratik niteliğinin de etkisiyle son derece özgürlükçü ve modern bir anayasa olarak dünya anayasal tarihinde kendisinde yer buldu.

1982 Anayasasının yapım süreci ise oldukça farklıdır. Anayasayı yazan kurucu meclisin birinci kanadı olan Milli Güvenlik Konseyi (MGK), darbeyi gerçekleştiren Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarından oluşmaktadır. Kurucu Meclisin ikinci bileşeni olan “Danışma Meclisi”nin ise 160 üyesi vardır. Bu üyelerden 120’si il valilerinin önerdikleri isimler arasından MGK tarafından seçilmiştir; geriye kalan 40 üye ise yine doğrudan doğruya MGK tarafından belirlenmiştir. Şu halde kurucu meclisin sivil kanadı olan Danışma Meclisi’nde gerçekte sivil üyeler yer almamaktadır. Zira Danışma Meclisi üyesi olabilmenin bir koşulu da 11 Eylül 1980 tarihi itibariyle hiçbir siyasi partiye üye olmamış olmaktır. 1982 Anayasası tamamen sivil toplumdan kopuk ve partisizleştirilmiş bir mekânda yazılmıştır. Dahası MGK ile Danışma Meclisi arasında MGK’nın üstün olduğu hiyerarşik bir ilişki mevcuttur. Yine bu anayasanın referanduma sunulması öncesinde hiçbir müzakere ve politik tartışma ortamı açılmamıştır. Anti demokratik bir süreçte yazılan bu anayasanın anti demokratik hükümler içermesinden daha doğal bir durum söz konusu olamaz. Belki de bu nedenle 1982 Anayasası yürürlüğe girişinden bu yana defalarca değişikliğe uğramış ve maddelerinin çoğu kısmi ya da kapsamlı revizyonlara tabi tutulmuştur.

Şimdi gelinen noktada “yeni bir anayasa” tartışmasında içerikten önce üzerinde durulması gereken konu, bu yeni anayasanın yapım süreci ve yazım tekniğidir. Sayın Başbakanın talebi üzerine Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN başkanlığındaki bir komisyon tarafından kaleme alınan yeni anayasa taslağı anayasa tartışmalarını alevlendirmiştir. Ancak bu noktada, devam eden sürecin sağlıklı bir süreç olduğunu söylemek zordur. Her şeyden önce siyasi iradenin şu iki yoldan birisini seçmesi gerekir: “kapsamlı bir anayasa değişikliği” ya da “yeni bir anayasa”. Bugün Anayasanın ilk üç maddesine ilişmemek kaydıyla bütün anayasa maddelerinin yine aynı anayasanın öngördüğü süreç içerisinde değiştirilmesi mümkündür. Burada şüphesiz TBMM üye tam sayısının 2/3 nün kabulü ve Cumhurbaşkanının onayı gerekmektedir. İkinci yol ise “tamamen yeni bir anayasa” yazmak olabilir ki bunun için yeni bir kurucu meclisin toplanması şarttır. Zira olağan bir yasama meclisi yani TBMM, anayasayı belirli kayıtlar altında değiştirebilir. Fakat yeni bir anayasa yazamaz. Tam da bu noktada siyasi iradenin açık bir tercih yapması gerekmektedir. Bu tercih yapılmadıkça Türkiye gereksiz politik tartışmalarla zaman kaybedecektir.  Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN’un hazırladığı tasarı sonrası alternatif tasarılar havada uçuşmaktadır. Siyasi parti grupları, barolar, üniversiteler ve çeşitli sivil toplum örgütlenmeleri birbirinden bağımsız olarak farklı tasarılar üzerinde çalışmaktadır. Bu süreç sağlıklı değildir. Zira farklı tasarıların ve farklı bakış açılarının yan yana konulması uzlaşmayı doğurmaz. Olsa olsa çatışmayı arttırır.

Bu noktada yapılması gereken farklı bakış açılarını yan yana koymak yerine bu bakış açılarını tek bir platform ve tek bir taslak üzerinde bir araya getirerek uzlaşı ortamını inşa etmektir. Yeni bir anayasa yapılacaksa yeni bir kurucu meclis oluşturulmalıdır. Siyasi partiler ve sivil toplum örgütlenmelerinden temsilcilerin yer alacağı bu kurucu meclis, binlerce üyesi olması gereken daha geniş bir platformun tepesinde yer almalı ve tek tek maddeler üzerinde on binlerce görüş ve katkı değerlendirildikten sonra uzlaşmaya varılmalıdır. AKP siyasi parti grubunun ortaya koyacağı yeni anayasa taslağı tepkisel olarak karşısında farklı taslaklar bulacaktır. Tamamlanmış ve kendi içinde sistematiğe sahip bu taslaklar arasında uzlaşı sağlanması imkânsız olacağı gibi, AKP grubunun hazırlayacağı taslağın meşruiyetini de zedeleyecektir. Oysa farklı kesimlerden binlerce tarafın tek tek maddeler üzerinde sunacağı katkılarla şekillenecek ve en az birkaç yıllık bir süreçte yazılacak bir anayasa, hem tartışmasız bir meşruiyete sahip olacak ve hem de sivil toplum açısından bir tür “eğitim” sürecini başlatacaktır. Böylesi bir süreçte yapılacak siyasi tartışmalar anlam kazanacak ve eğer referanduma gidilecekse bu referandumun kabulünü de kolaylaştıracaktır. Yine böylesi bir uzlaşma ortamı, Türkiye’ de var olan sosyal, etnik, dinsel, dilsel, mezhepsel farklılaşmışlıkların da birbirlerini tanıma ve anlamalarını sağlayacaktır. Bu yöntem, sadece demokratik bir anayasanın değil aynı zamanda toplumsal barışın ve bütünlüğün de koruyucusu olacaktır.

 

AVRUPA BİRLİĞİ-TÜRKİYE ORTA ASYANIN ÇOK BOYUTLU GÜVENLİĞİ

Tarihsel süreç içerisinde çeşitli nedenlerden ötürü her zaman için önemli bir konumda yer alarak gündemdeki yerini korumuş olan Orta Asya, özellikle Sovyetler Birliği’nin (SSCB) 1991 yılında yıkılıp tarihe karışmasının ardından dünya konjonktüründe yaşanan gelişmeler ile birlikte çok daha önemli bir konuma yükselmiştir. 1991 yılının Orta Asya için önemli bir milat olması, bölgenin, bu tarihten itibaren ‘‘büyük güçler’’in rekabet alanı haline gelmesi ile açıklanabilir. Bu rekabetin aktörleri olarak büyük güçler şeklinde nitelendirilen ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Rusya gelmektedir. Bu büyük güçleri, İran, Çin, Hindistan, Pakistan ve Türkiye takip etmektedir. Bu listede son zamanlara kadar eksik olan bir başka büyük güç, Avrupa Birliği (AB) de yaşanan son gelişmeler ile birlikte Orta Asya’daki rekabete daha etkin bir şekilde katılmak üzere hazırlanmaya başlamıştır.

Dünya ekonomisinin gelişiminin ana yönlerine ilişkin analizlerden anlaşılacağı üzere, 21. yüzyılın önemli finans, mal ve bilgi akışı ABD-Avrupa-Asya üçgeni üzerinde yoğunlaşacaktır. Genelde Avrupa’nın ve özelde AB’nin ekonomik alan temelinde küresel bir güç olarak diğer bölgelerle rekabet edebilmek için giriştiği mücadelenin ana güzergâhlarından birisi olan Orta Asya, bölgeye yönelik kısa-orta ve uzun vadeli planlamaları beraberinde getirmekte, bölgeye özel stratejik politikalar geliştirmeyi mecbur kılmaktadır. Bu anlamda öncelikle genel olarak AB’nin Orta Asya bölgesine yönelik politikaları ardından da bu politikalar özelinde Türkiye’nin önemine değinilecektir.

Genel Olarak Avrupa Birliği’nin Orta Asya Politikaları

Özünde çıkar tanımlamaları büyük oranda paralellik göstermelerine rağmen Orta Asya Cumhuriyetleri ile ilişkilerini ABD’den bağımsız biçimde kurmaya çalışan AB, 2000’li yıllarla birlikte bölgede yeni bir ‘baş aktör’ olarak yer almaya başlamıştır. Bu doğrultuda, Rusya ve Çin’in doğal olarak var olduğu, 11 Eylül sonrasında ABD’nin de hızlı bir giriş yaptığı Orta Asya bölgesine yönelik AB politikalarının gelecek dönemde stratejik anlamda nasıl bir seyir izleyeceğinin izlerini veren ilk AB belgesi, AB’nin küresel bir güç olarak varlığını ortaya koymayı bir amaç edindiği ve bu anlamda küreselleşmenin yönetimine talip olduğu gibi birçok yeni açılımını ifade ettiği Laeken Deklarasyonu’dur. Üzerine 11 Eylül’ün gölgesinin düştüğü 14-15 Aralık 2001 tarihli Laeken Avrupa Konseyi, Nice sürecini farklı bir boyutta ama yeniden gündeme getirmesi ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Başkanlık sonuçlarına eklediği "Avrupa Birliği’nin Geleceği Üzerine Laeken Deklarasyonu" belgesi ile Konsey, AB’yi dünyadaki dönüşüme uyarlayacak ve Avrupa yurttaşlarının gelecekteki ihtiyaçlarını karşılayacak yapısal bir çerçeve belirlemiştir. Bu çerçeve, bir Avrupa Anayasası’nın ilk adımı; Laeken Deklarasyonu da Schuman Deklarasyonu’ndan sonra Avrupa’nın ikinci doğum belgesi olmuştur. Çünkü Deklarasyon’daki ifade ediliş biçimiyle "kuruluşundan elli yıl sonra bugün AB bir yol ayrımındadır ve biri kendi sınırları içerisinde, diğeri ise sınırları ötesinde, özel ilgi gerektiren iki konu/iki meydan okuma ile karşı karşıyadır." Deklarasyon’un kavrayışında, AB’nin içerisindeki temel sorun, Avrupa kurumlarını Avrupa yurttaşlarına yakınlaştırmaktır. AB’nin sınırları dışındaki ana sorun ise AB’nin çok çabuk dönüşüm gösteren küreselleşmiş bir ortam ile karşı karşıya kalmış olmasıdır. Laeken Deklarasyonu, içsel ve dışsal sorun alanlarını birbirinden ayırmaktadır ve gerçekte "Avrupa’nın yönetimi" ile "küreselleşmenin yönetimi" arasında bir bağlılık ilişkisi kurmuştur.

İşte, Laeken Deklarasyonu’nda ifade edildiği şekliyle AB’nin, küresel ölçekteki yeni açılımının temel sacayaklarından birisi, Orta Asya bölgesi olmuştur. AB’yi Orta Asya ile yakından ilgilenmeye zorlayan faktörler, özellikle son dönemlerde giderek daha belirginleşmiş ve AB açısından, bir dönem AB’nin ilgi alanı dışında kalan bölgeye yönelik çalışmaları hız kazanmıştır. Bu durumun en önemli göstergelerinden biri de AB’nin Haziran 2007 tarihinde kabul ettiği Orta Asya Strateji Belgesi’dir.

Orta Asya Strateji Belgesi’nde öncelikle, AB açısından bölge cumhuriyetleri ile işbirliğinin muhtemel getirileri üzerinde durulmuştur. Orta Asya Cumhuriyetleri ile insan hakları, hukukun üstünlüğü, iyi yönetim ve demokratikleşme, eğitim, iktisadi kalkınmanın, ticaretin ve yatırımın teşvik edilmesi, enerji ve ulaşım ağlarının güçlendirilmesi, çevre ve su, ortak tehdit ve zorluklarla mücadele, kültürler arası diyalog başlıkları altında ilişkilerin geliştirilmesi gerekliliğine işaret edilmiş ve bu alanlarda AB’nin öncelikleri sıralanmıştır.

Söz konusu belgede iki tür diyalog zemini öngörülmüştür. AB bir taraftan dışişleri bakanlarını belirli aralıklarla düzenli olarak bir araya getirerek bütünsel bir yaklaşımla bölgeyi ele almaya çalışmaktadır. Bu doğrultuda Orta Asya başkentleri ve Brüksel arasındaki doğrudan diyalog ortamının oluşmasında büyük pay sahibi olan Troyka toplantıları önemli rol oynamıştır. Bu kapsamda son olarak AB Troykası; Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan Dışişleri Bakanları ile 9-10 Nisan 2008 tarihleri arasında Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’ta tekrar bir araya gelmişlerdir. Diğer taraftan ülkelerin farklılıklarına, gelişmişlik düzeylerine ve kaynaklarına bakarak ikili ilişkiler bazında da bir takım özel bağlantılar kurulması amaçlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, örneğin, stratejik önemi, coğrafi konumu, büyüklüğü, sahip olduğu doğal kaynaklar itibariyle Türkmenistan ile kurulması öngörülen ilişki Kırgızistan’dan büyük oranda farklılık gösterecektir. Bu anlamda belge, söz konusu stratejinin sadece ’felsefi’ bir yaklaşım olmayacağının altını çizmiş ve belgenin AB’nin somut çıkarlarını gösterdiğini gözler önüne sermiştir.

Orta Asya Strateji Belgesi’nden hareketle AB’nin bölgeye yönelik giderek artan ilgisini üç ana başlık altında toplayabiliriz. Bunlardan birincisi söz konusu bölgenin ekonomik potansiyelidir. Bölgenin sahip olduğu doğalgaz ve petrol rezervleri AB için büyük bir önem arzetmektedir. Özellikle Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan doğalgaz krizi sonrasında enerji açısından alternatif yollar arayışına gitmek zorunda olduğunu gören AB, bu kapsamda Orta Asya’yı potansiyel bir enerji alanı olarak görmektedir. Orta Asya strateji belgesinde ifade edildiği biçimiyle AB’nin güvenli bir enerji akışını gerçekleştirmeyi başarmasına yönelik politikalar, tüm bu politikaların ana çekirdeğini oluşturmaktadır.

AB’nin bölgeye yönelik ilgisinin ikinci önemli sebebi, güvenlik ve istikrar arayışıdır ve bu politika Afganistan merkezli yürütülmektedir. Afganistan’da görev yapmakta olan Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücü (ISAF) kapsamında bölgede asker bulundurmakta olan AB üyesi ülkeler, bu kapsamda uluslararası terörizm, radikal dinî faaliyetler, uyuşturucu ticareti, insan ve silah kaçakçılığı gibi tehditleri kaynağında durdurmak istemekte ve böylece hem kendi bölgeleri hem de dünya genelinde bir tehdit olmaktan çıkarmak istemektedirler. Afganistan’ın, mevcut durumu itibariyle ifade edilen sorunların ya merkezi ya da geçiş noktası olması AB açısından bu ülkenin etrafında bir güvenlik çemberi oluşturmayı gerekli kılmaktadır.

Orta Asya’ya yönelik politikalarda vurgulanan demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi değerlerin üstün kılınmasını başarmak ve Orta Asya’daki devletleri ‘‘Kopenhag Kriterleri’’ olarak adlandırılan değerler seviyesine yükseltmek için verilen uğraş sadece Orta Asya için gerekli olarak görülenler listesinde yer almamakta aynı zamanda bölgeden, bölge dışına doğru yayılacak her türlü olumsuz gelişmelerin önüne geçilmesi için elzem görülmektedir.

Üçüncü ve son önemli sebep ise AB’nin Orta Asya bölgesini, bölgede etkili olan diğer bölgesel ve küresel aktörlerle iyi bir işbirliği zemini olarak görmesi yönündeki algısıdır. Bu aktörlerin başında ABD, Rusya ve Çin gelmektedir. Özellikle Çin’in dünya çapında bir ekonomik güç olarak rekabet şartlarını yönlendirmesi, deyim yerindeyse oyunun kurallarını belirleyen role bürünmesi ABD’nin olduğu kadar AB’nin de gözünü korkutmaktadır. Hatta sadece uzak bir coğrafyadan göz korkutmanın ötesinde, Afrika gibi AB’nin arka bahçesi’ olan bölgelerde de AB’ye alternatif politikalar geliştirerek vahşi pazar kapma yarışının bir numaralı oyuncusu haline gelmesi AB’nin Çin ile rekabette farklı yollar arayışını hızlandırmış ve Orta Asya jeopolitiğini bir derece daha artırmıştır.

Yukarıda yer alan üç sebepten en önemlisi kuşkusuz enerji üzerinden politikalar konusudur ve AB’nin Orta Asya politikasındaki hareketlenmenin en önemli nedeni, enerji arz güvenliği açısından bölgenin ciddi bir alternatif olarak ortaya çıkmasıdır. Aslında bu alternatif her zaman için yer almakla birlikte gündeme gelmesi ve bu yönde politikaların geliştirilmesinin yeni olduğunu söylemek daha doğrudur. AB’nin bu politikaya yönelik hedeflerinin yer aldığı listenin başında Orta Asya cumhuriyetlerinden Avrupa pazarlarına sürdürülebilir ve güvenli bir enerji akışının sağlanması yer almaktadır. Bu çerçevede AB, enerji kaynaklarının işletilmesi için gerekli yatırımın sağlanmasını ve gelişmiş piyasalara enerji arzını kolaylaştıracak girişimlerde bulunmayı ve hükümetler bazında bu girişimleri desteklemeyi öncelikli hedefleri arasına koymuştur. Yukarıda yer verildiği gibi özellikle Ukrayna ve Rusya arasındaki problemden tecrübe edinilerek, AB ülkelerine ulaşacak ve bu ülkelerdeki mevcut sistemlere alternatif oluşturabilecek yeni boru hatlarının inşa edilmesi Brüksel’in nihai hedefi olarak gözükmektedir ve bu hedefin gerçekleştirilmesi için AB, özellikle enerji arzını coğrafi olarak çeşitlendirmek zorunda olduğu gerçeği ile yüz yüze kaldığından bu yana, Orta Asya başkentleri ile daha yakın ilişkiler geliştirmeye başlamıştır.

Orta Asya Strateji Belgesi’nde vurgulanan demokrasi ve siyasi istikrar gibi konular da özelde, AB’nin enerji arzını çeşitlendirirken öncelikli olarak siyasi istikrar ve iyi yönetim özelliği bulunan üreticileri tercih etmeye çalışmasının ana nedeni gibi gözükmektedir. Bu vurgunun temel dayanak noktası ise ekonomik açıdan büyük çapta projelerde sözleşmelere uyulması ve yatırımların garanti altına alınması meselesidir. Böylelikle Avrupa’nın enerji güvenliği açısından tehdit algılamalarının minimuma indirilmesi arzu edilmektedir. AB’yi bütünleşmeye götüren tarihi süreç ve olguları bir kenara koyarak kurumlaşma anlamında bakacak olursak, AB’nin 60 yıla yaklaşan yakın dönem tarihi, her şeyden önce ekonomik bir birlikteliğin tarihidir ve AB’nin, Orta Asya’ya yönelik politikaları da ekonomik kaygıların ön planda tutulduğu, demokrasi ve insan hakları sorunlarının ise en azından ekonomiye göre göreceli olarak ikinci planda yer aldığı politik bir açılım olarak algılanabilir. Bu ana amacın gerçekleştirilmesi için Avrupa’ya yönelen ve Doğu’dan gelen uyuşturucu, silah kaçakçılığı, radikal dinî grupların faaliyetleri gibi terör muhtevası barındıran unsurlara karşı geliştirilen politikalar ise istikrar ve güvenlik konularını beraberinde gündeme getirmektedir.

Geniş bir açıdan bakıldığında farklı yönlerdeki tüm bu politikaların aslında ortak bir amaca hizmet ettiği ve bu ortak amacın da bölge içinde ve bölgeler arasında demokratik, şeffaf, istikrarlı ve güvenli bir ortam oluşturarak, enerji transferi gibi ana konuların huzur içerisinde gerçekleştirilmesinin başarılmasıdır.

Türkiye’nin Önemi

Yukarıda sayılan tüm bu gelişmeler ışığında değerlendirildiğinde AB’nin Orta Asya politikalarında Türkiye’nin yerinin önemi gündeme gelmektedir. Öncelikle Türkiye’nin bölgedeki diğer tüm devletlerden daha ayrıcalıklı bir konumda yer aldığı söylenebilir. Türkiye’nin Avrupa ile Asya arasındaki geçiş köprüsü niteliğindeki hayati derecede öneme sahip stratejik-jeopolitik konumu, Avrupa açısından Türkiye’nin bölgedeki diğer tüm devletlerden farklı bir şekilde değerlendirilmesi sonucunu vermektedir. Özünde diğer Orta Doğu veya Orta Asya ülkelerinden farklı konumuyla Türkiye, AB’nin Orta Asya’ya açılan kapısı gibi durmaktadır. Nitekim AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Durao Barroso’nun, 10-12 Nisan tarihlerindeki Türkiye ziyaretinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’unda yaptığı konuşmada Fransa’nın eski cumhurbaşkanı De Gaule’in yaklaşık 40 küsür yıl önce Türkiye ziyaretindeki sözlerine atıfla değindiği gibi, Avrupa’nın Türkiye algısı, peşi sıra birçok küçük kapıyı açacak bir büyük ‘ana giriş kapısı’ niteliğindedir.
,
Türkiye’nin mevcut dış politikası itibariyle AB üyeliğini hedef almış olması ve süreç içerisinde gelinen nokta itibariyle AB ile Türkiye’nin giderek yakınlaşmış olması da AB’nin Orta Asya politikaları ile Türkiye’nin bölgeye yönelik politikalarını da aynı eksene oturtmuş gibi gözükmektedir. Tıpkı Balkanlara yönelik politikalarında olduğu gibi, enerji transferi açısından en az maliyete sahip, doğru ve rasyonel yol olan Balkanlarda istikrarlı ve güvenli bir ortamın sağlanmasını isteyen AB, aynı politikasını Orta Asya’ya yönelik olarak geliştirmektedir. Türkiye konumu itibariyle Orta Asya’dan Avrupa’ya enerji transferini gerçekleştirecek en kısa yol üzerinde yer almaktadır. Ayrıca sadece enerji transferi açısından değil, diğer tüm ticari ilişkilerde, özellikle karayolu taşımacılığı gibi faaliyetlerde Türkiye’nin konumu etkin bir şekilde kullanılmak istenmektedir. Avrupa-Kafkasya-Asya Ulaştırma Koridoru (TRACECA) gibi projeler özelinde dikkate alındığında Türkiye’nin konumu giderek önem kazanmaktadır. Nitekim TRACECA, Avrupa Birliği tarafından, zengin kaynaklara sahip Orta Asya cumhuriyetlerini Kafkasya üzerinden Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen ağırlıklı olarak demiryolu olmak üzere tüm ulaşım sistemlerini kapsayan bir Doğu – Batı Koridorudur. Türkiye, üç kıtanın birleşme noktasındaki ayrıcalıklı coğrafi konumundan dolayı uluslararası taşımacılık için büyük potansiyel arz etmektedir ve TRACECA projesinin tamamlanması ile demiryolu ve karayolu bağlantıları olan limanlardaki ana nakliyat merkezleriyle Türkiye, Avrupa-Asya yük trafiğinde merkezi bir üs olarak kullanılacak. Projenin gerçekleşmesi Türkiye’ye Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerini geliştirme fırsatını sunacak dahası karayolu üzerinden Orta Asya ile bağlantı kurulabilecektir. Bu ise Türkiye’nin Güney Kafkasya ülkeleri ve Asya ülkeleri ile ticaret hacmini artırabilecektir. Bu durum da Avrupa ülkelerinin gözünde Türkiye’nin değerini artıracaktır. Aynı zamanda Avrupa için proje, Orta Asya devletleri yanında, Türkiye üzerinden Orta Doğu ülkelerine uzanma fırsatını da sunmaktadır. Avrupa Birliği’nin TRACECA projesinde somutlaşan Orta Asya açılımının küresel çekişme ile bağlantısı olduğu izlenimi, bu büyüklükteki küresel bir projenin çok yönlü çıkarlar ve çatışmalar barındırmakta olduğunu göstermektedir. Nitekim projenin gördüğü muazzam mali ve teknik destek her şeyi gözler önüne sermektedir. Bu tür projelerin uzun vadedeki amaçlarından birisi de enerji koridorunu mümkün kılacak atmosferin yaratılmasıdır. Türkiye’nin enerji yolu üzerindeki en önemli ülkelerden biri olması, AB ile üyelik müzakerelerini başlatmış ve üye olacak gözüyle bakılan, dolayısıyla ileriki yıllarda AB’nin sınırlarını belirleyecek ülke konumunda olması gibi gelişmelerle birlikte düşünülünce geleceğe yönelik stratejik öngörüleri daha da anlamlı kılmaktadır.

Değerlendirme

Küresel güç mücadelesinin gözde mekânlarından birisi olan Orta Asya yeni aktörlerin etkinlik arayışlarına da sahne olmaktadır. Bölgede ABD, Rusya ve Çin arasında geçen kapsamlı rekabet ve mücadeleye katılma arzusunda olduğu gözlemlenen AB de Orta Asya politikalarında önemli gelişmelere imza atmaya başlamıştır. Bölgede yaşanan gelişmelere uzun yıllar boyunca oldukça uzak kalan ve bu gelişmeleri yönlendirme kabiliyetine henüz sahip olmayan AB’nin öncelikli hedefi, Orta Asya’da küresel bir aktör olarak kabul görmektir. Orta Asya coğrafyasında yaşanan değişimin dışında kalmak istemeyen AB’nin bu yöndeki politikaları açısından en önemli gerekçesi, jeopolitik oyunun dışında kalmamaktır. Rusya, Çin, Hindistan ve İran için hayati önem taşıyan bölge, aynı zamanda ABD’nin küresel inşa politikalarının da önemli bir ayağını oluşturmaktadır.

Bu anlamda, AB’nin Orta Asya devletleri ile bir nevi danışma yoluyla oluşturmaya çalıştığı yeni stratejisinin daha “pragmatik” bir çizgide ortaya çıkması muhtemel görünmektedir. Kısa ve orta vadede sonuç verebilecek gibi görünen bu yaklaşımın, uzun vadede ne kadar etkili olacağını kestirmek ise şimdilik zor gibi gözüküyor. Fakat özellikle AB’nin lokomotif iki ülkesinden biri olan Almanya’nın AB dönem başkanlığı sırasında yaşanan gelişmeler ve ardından Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) 2010 yılı dönem başkanlığının Kazakistan’a verilmesi, gözlerin aniden AB-Orta Asya ilişkilerine çevrilmesine neden olmuştur. Yaşanan gelişmeler, AB’nin Orta Asya bölgesine olan ilgisinin önümüzdeki dönemde hızlı bir ivmeyle artacağının sinyallerini vermektedir.

AB’nin bir bütün olarak ya da üye devletlerin ikili ilişkileri düzeyinde Orta Asya bölgesinde henüz diğer bölgesel ve küresel aktörler kadar etkin olduğu iddia edilemez. Ancak Afganistan operasyonu ile birlikle işbirliğine daha açık bir bölge haline gelen Orta Asya, Birlik açısından önemli fırsatlar barındırmaktadır. Nitekim özellikle Afganistan operasyonu sonrasında yeniden şekillenen bölgede AB’nin de önemli bir aktör olma niyetinde olduğu gözlerden kaçmamaktadır. Nitekim sağlık, eğitim ve sosyal projelere AB tarafından verilen destek ile önümüzdeki dönemde bölge ile kurulması planlanan ekonomik ve siyasi işbirliğinin altyapısının oluşturulması planlanmaktadır.

AB’nin Orta Asya ile ilişkileri düzeyindeki gelişmeler açısından bakıldığında en önemli hususun, enerji meselesi olduğunun göz ardı edilmemesi gerekir. 21. yüzyılın enerji açısından kıyasıya rekabet şeklinde cereyan edeceği, bir bağımsız değişken olarak enerjinin birçok bağımlı değişken faktörü etkileyebileceği ve enerji üzerinde kontrol sağlamayı başaranın diğer alanlarda da gücü elinde barındırabileceği dikkate alındığında enerji üzerinden geliştirilen politikaların ciddiyeti diğer tüm alanlardaki politikaları gölgede bırakmaktadır. Enerji açısından bugün, Orta Asya bölgesinin Rusya, Çin ve ABD arasında yaşanan mücadelenin belirgin konularından biri haline geldiği görülmektedir. AB ise bölgeye yönelik daha etkin politikalar geliştirmek suretiyle, küresel bir güç olma yolunun Orta Asya bölgesinden de geçtiğinin bilincinde olduğunu göstermektedir.

Türkiye ise din, milliyet, coğrafi köken gibi tarihten gelen bağlarının getirdiği sorumluluk, bölgesel ve küresel güvenlikteki stratejik konumu gereği olarak bölgede ilk 5 büyük oyuncudan birisi olmak hedefindedir. Diğer büyük oyuncuların sadece güç ve menfaat temelindeki pragmatist yaklaşımlarına ters olarak Türkiye, bölgeye hem duygusal zekâ hem de matematik zekâ açısından bakmakta, güçlü ve saygın karşılıklı ilişkiler yanında, güç ve adalet temelinde ortak medeniyet değerlerinin güçlenmesinin bölgenin sosyal, askeri ve ekonomik güvenliğinin teminatı olacağını düşünmektedir.

Süleyman Şensoy'un Diğer Yazıları

Muasır Medeniyet Seviyesinin Ü…

Muasır Medeniyet Seviyesinin Üzerine Çıkmak

Kimilerine göre kaçınılmaz son, kimileri…

Devamını Oku...

DEMİRDEN İPEK YOLU: TRACECA PR…

DEMİRDEN İPEK YOLU: TRACECA PROJESİ

(Kars-Tiflis-Bakü Demiryolu Temel Atma T

Devamını Oku...

Millet Olarak “Devlet Aklı”na…

Millet Olarak “Devlet Aklı”na İhtiyacımız Var

Devlet aklının dış politikada vücut buld…

Devamını Oku...

AVRUPA BİRLİĞİ-TÜRKİYE ORTA AS…

AVRUPA BİRLİĞİ-TÜRKİYE ORTA ASYANIN ÇOK BOYUTLU GÜVENLİĞİ

Tarihsel süreç içerisinde çeşitli nedenl…

Devamını Oku...

Yeni Bir Anayasa Nasıl Yazılma…

Devleti hiçbir zaman, hiçbir yerde gören…

Devamını Oku...

1.Uluslararası Türk Asya Kongr…

1.ULUSLARARASI TÜRK ASYA KONGRESİ AÇILIŞ

Devamını Oku...

OTARŞİK SÜREÇ…

OTARŞİK SÜREÇ

Türkiye, 2002 seçimleri sonrası iç ve dı…

Devamını Oku...

Güç ve Adalete “Orantılı Risk…

Güç ve Adalete “Orantılı Risk - Karşılıklı Bağımlılık” ile Ulaşılabilir

( TGRT Televizyonu BAŞBAŞA Programı Röpo

Devamını Oku...

Gelecek Asya ve Afrika'da…

Başkanımızın 20-21 Mayıs 2005 tarihlerin

Devamını Oku...

Pandoranın kutusu ya da parçal…

“Boş bir çuval ayakta durmaz”a Ata…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2