1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer
Giriş Kayıt

GİRİŞ YAP

Username
Şifre *
Beni hatırla

YENİ HESAP EKLE

(*) ile işaretli alanlar zorunludur .
Name
Username
Şifre *
Şifre Doğrula *
Email *
Email Doğrulal *
Captcha *

1.Uluslararası Türk Asya Kongresi Açılış Konuşması

1.ULUSLARARASI TÜRK ASYA KONGRESİ AÇILIŞ KONUŞMASI 25.05.2006

Birbirinden kıymetli, çok değerli misafirlerimize Türkiye Cumhuriyetimiz tarihinde ilk defa düzenlenen Asya ile ilgili bu kapsamdaki ilk kongreye teşriflerinden ötürü teşekkürlerimi arz ediyorum. Kongrenin düzenlenmesinde şüphesiz birçok kurumla iş birliğimiz oldu. Hepsine şükranlarımı arz ediyorum, ama özellikle gerçek bir samimiyetle TİKA kurumuna ve başkanı Dr. Hakan Fidan Bey’e ayrıca en kalbi teşekkürlerimi arz ediyorum. Kendisinin ülkemize olan ve bölgeye olan hizmet aşkından dolayı sizler adına kendisini tebrik ediyorum. Ayrıca yine kongrenin düzenlenmesinde en önemli emeği olan başta TASAM Genel Müdürü, Atilla Sandıklı beyefendi olmak üzere bütün çalışanlarımıza da şükranlarımı arz ediyorum. En güzel şekilde de bu etkinliğin neticelenmesini temenni ediyorum. TASAM’la ilgili çok kısa bir bilgi vermek gerekirse TASAM yaklaşık 3 yıldır faaliyette olan, bağımsız, ulusal ve uluslararası konularda etkinlikler, araştırma projeleri, sempozyumlar, yayınlar, stratejik raporlar gibi birçok faaliyete imza atan bir kuruluştur. Şu ana kadar 30 adet kitap, 14 adet stratejik rapor, çok sayıda sempozyum ve kongre düzenlemiştir. Ülkemize, müttefiklerimize ve tüm dünyaya hizmet temelinde çalışmalarını sürdürmektedir. Çok özet olarak bu bilginin yeterli olacağı kanaatindeyim. Kongre ile ilgili de şöyle bir şey ifade etmek istiyorum, bu çok özel ve nitelikli bir toplantıdır: 24 ülkeden fiili, akademik delagasyon katılımı var ve ülkemizdeki konuyla ilgili birinci derece uzmanların katılımıyla oluşmuş bir toplantı. Bu anlamda ülkemizin, medyamızın, ilgili kurum, kuruluşların ve kişilerin gerekli hassasiyetleri ve değerlendirmeleri yapacaklarına ve kamuoyuna arz edeceklerine inanıyorum. Türkiye’nin Asya ile ilgili bir toplantı düzenlerken, Asya ülkelerindeki ilişkilerini geliştirmek ve oradaki dostluk temelinde iş birliğini geliştirmekle ilgili bir toplantı düzenlerken hepimizin bildiği ve malumu olan bir Avrupa Birliği yolculuğumuzda var. Burada şöyle bir şey söylüyoruz, hiçbir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için; Avrupa Birliği içerisinde veya dışında, (bunu zaman belirleyecek), biz özellikle Asya ülkeleriyle ve Afrika ülkeleriyle ortak tarihi ve kültürel bağlarımız olan ülkelerle ilişkilerimizi geliştireceğiz. Biz Avrupa Birliği’ne üye olursak Türkiye gibi onların bir dost ve müttefiki olarak Avrupa Birliği içerisinde olacağız. Avrupa Birliği içerisinde olamazsak tarihin seyri bunu bize gösterecek, zaten bu coğrafyada, bu dostluklarla, bu ilişkilerle biz ülke olarak hayatımızı devam ettireceğiz. Bu anlamda, Avrupa Birliği ekseninde bu ifadenin gerekli olduğuna inanarak sizlere arz ediyorum, Napolyon’un şöyle bir sözü var; kendisi biliyorsunuz Rusya mağlubiyetinden sonra tahttan uzaklaştırılmıştı, Rusya’dan misafirlerimiz olduğu için onu da parantez içinde belirtelim, “Bütün dünya bir ülke olsaydı onun başkenti İstanbul olurdu” diye bir ifadesi var. Dolayısıyla burada, İstanbul gibi bütün dünyanın başkenti olabilecek kültürel ve tarihi özelliklere sahip bir şehirde birlikte olmanın mutluluğu içerisindeyiz. Yine biraz daha genişletirsek perspektifi bir başka düşünür de “Dünyanın tüm felsefe ve kültür birikimi üç şehirdedir. Bunlar Pekin, İstanbul ve Kahire” demiştir. Biraz daha genişletirsek perspektifi yine bir başka sosyolog “Güneyin insanlarının çok üretken fakat uygulama alanlarında sevk ve idareleri zor olan insanlar (sosyolojik nitelikleri itibariyle), kuzeyin insanlarının ise fikirsel üretimde biraz daha zayıf fakat uygulama alanlarında sevk ve idareleri çok daha kolay insanlar” olarak tarif etmektedir. Bu iki özellik Asya ülkelerinin tamamında ya da tamamına yakınında bulunduğu için de Bütün medeniyetler Asya’dan çıkmıştır” diye bir ifadesi var yine bu sosyologun. Ben konuşmamı bundan sonrası için üç başlığa ayırdım; Asya’nın potansiyeli, Tehditler ve Perspektifler olarak çok kısa arz etmeye gayret edeceğim ki akademik bölümlere, delegasyon tebliğlerine geçebilelim. Asya deyince benim aklıma gelenleri şöyle özetlemek istiyorum, dünya nüfusunun %56’sı, İslam dünyasının tamamına yakını, Türk dünyasının tamamı, en önemli enerji kaynaklarının çok büyük bir kısmı, alternatif enerji kaynaklarının yine çok büyük bir kısmı, bütün stratejik kavşakların yine büyük bir kısmı, yükselen yeni devler, yeni ülkeler ve tarihin seyri içerisinde önlenemez sosyolojik bir yükseliş. İdealizme ve refaha aç milyarlarca insan. Bunlara benzer bir çok perspektifi ve potansiyeli içerisinde barındıran Asya için 24 ülkenin katımlımıyla dostluk,kalkınma ve işbirliği perspektifinde bir aradayız. Yine biraz belki felsefi olacak belki sosyolojik bir değerlendirme olacak ama duygusal zeka Asya, matematik zeka Batı; kalp Asya, beyin Batı; ruh Asya, beden Batı gibi tanımlamalar da yine sosyologlar tarafından yapılmaktadır. Tabi bunlardan hangisinin diğerinin daha fazla yönlendirdiği ya da hangisinin daha yaşanabilir bir dünyaya sebep olduğu tartışılabilir, konuşulabilir.

Asya ile ilgili tehditler olarak ta; özellikle Orta Doğu merkezli gelişen olaylar, son günlerde yaşadığımız İran’la ilgili sıcak gelişmeler ve bunların muhakkak barış ve diplomasi yoluyla çözülmesini isteğimiz, Hindistan ve Pakistan arasındaki süre gelen anlaşmazlıklar ve bütün Asya ülkelerinde söz konusu olabilecek etnik ve siyasi manipülasyonla özellikle dışardan dayatılan demokrasi talepleriyle oluşturulan stratejik boşlukların farklı unsurlar tarafından doldurulma tehlikesidir. Bu anlamda bütün Asya ülkelerine düşen herhalde kimse bir şey dayatmadan kendi dinamikleri içerisinde özgürlük ve demokrasi kavramlarını genişletmeleridir. Yine sayabileceğimiz tehditler, Çin-Tayvan gerginliği, tarihten kaynaklanan problemler nedeniyle Çin-Japonya gerginliği ve Çin’in son dönemde göstermiş olduğu ekonomik gelişim ve atak, dünya pazarlarına girişi; bu bir tehdit değil tabi ki ben tehdit olarak arz etmiyorum fakat şöyle bir tespit yapmak istiyorum. 1870’lerden sonra Almanya’nın gelişmiş ülkeler pazarına, gelişmiş ülkeler ligine girmesiyle Çin’in dünya pazarları arasına girmesi arasında çok ciddi benzerlikler buldum ben. Bu anlamda aynı hataların tekrarlanmaması açısından Çin’in de muhakkak inceliyorlardır ama bu toplantı vesilesiyle bu Almanya örneğini incelemelerini arz ediyorum, tavsiye ediyorum. Bir de bütün dünyayı etkilediği gibi Asya’yı da olumsuz etkileyen ekolojik değişiklikler, bunları da yine tehditler bölümünde sayabiliriz. Burada Asya’nın önlenemez sosyolojik yükselişi içerisinde dünya sahnesine çıkışında nasıl bir perspektif sahibi olması gerekiyor diye baktığımızda, farklı olabilmesi için, alternatif olabilmesi için, insanlara refah ve özgürlük ve yaşanabilir bir dünya sunması için nasıl bir perspektife sahip olması gerekiyor diye baktığımızda özellikle kendi temel referanslarında yola çıkan bir anlayışın söz konusu olması gerektiğini düşünüyorum. Bu bütün ülkeler için, her hangi standart bir paket yok çünkü burada çok dinli, çok kültürlü, çok değişik etnik ve siyasi görüşlere mensup ülkelerin yaşadığı bir coğrafyadayız. Bir de en önemlisi batıdaki insan sosyolojisini bugün acizane kanaatime göre bitirme noktasına gelen tüketim kültürü üzerinde çok ciddi, yine kendi temel referanslarından yola çıkarak tedbirlerin ve davranış kalıplarının geliştirilmesi gerektiğidir. Çünkü bu çürüyen sosyolojinin meydan getirdiği teknoloji binlerce belki onbinlerce yılda olamayan tahribatı yaparak son yüzyıl içerisinde dünyayı yaşanamaz hale getirmiştir.

Artık kıyamet senaryolarının konuşulduğu bir döneme geldik. Bu anlamda bizim dünyayı da tahrip etmeden, dünyaya da zarar vermeden, dünyayla ve dünyayı oluşturan unsurlarla barış içerisinde bir hayat tarzı geliştirmemiz gerekiyor. Kişileri ya da kurumları üstün yapan şey güç ve adaletin dengede olmasıdır. Hangisi olumsuz anlamda diğerinin önüne geçerse orada yozlaşma ve çürüme başlamış, oradaki sistemler iflas etmiş, insanlar ezilmeye ve yanlış hareketlere maruz kalmış demektir. Onun için bütün kişi ve kurumlarda bizim temel referansımızın güç ve adaletin doğru ellerde olması gerektiğidir. Güçlü olanın sadece haklı olduğu bir anlayışın getirdiği felaketler birçok örnekleri ile önümüzde durmaktadır. Bütün inançlara özgürlük, ülkelerin sistemlerine zarar vermeden yine Asya’nın perspektifi olmalıdır. Burada söylenebilecek en önemli şey de hani dedik ya ruh Asya’dır, efendim kalp Asya’dır, duygusal zeka Asya’dır diye burada bizim doğu olarak, Asya olarak çok fazla suistimale uğradığımız ve zaman zaman kontrol edemediğimiz bir özelliğimiz var, bu da “husumet ve heyecanımızı çoğu zaman aklımızın önüne geçiriyor”. Dolayısıyla bu bizim manipüle edilmemize ülkelerimizin acı çekmesine çok büyük felaketlere yol açıyor. Bu anlamda, bu perspektif içerisinde husumet ve heyecanımızı aklımızın önüne geçirmememiz konusunda da prensip olarak çok düşünmeliyiz.

TASAM 23-24 Kasım 2005 tarihlerinde yine cumhuriyet tarihimizde ilk olan I.uluslararası Türk Afrika kongresini düzenlemişti. 13-14 aralık 2006 tarihinde bunun ikincisi üzerinde çalışmaları devam ediyor. Muhtemelen konu başlığı Sahraaltı Afrika olacaktır. Yine şu anda birincisini icra ettiğimiz 1.Uluslararası Türk Asya Kongresi’nin ikincisi yine 2007 Mayıs ayında inşallah tekrar düzenlenecektir. Gelinen noktada bu çok nitelikli katılımlar ve katılımcılarla düzenlediğimiz ve gerçekten çok özel olduğuna inandığımız bu toplantıya tekrar teşrifinizden ötürü teşekkür ederim. Böylesine ciddi bir organizasyonda oluşabilecek hatalar içinde peşinen affınızı istirham eder, özür dilerim. Beni dinlediğiniz için şükranlarımı arz ederim. Sağ olun, varolun efendim.

Barış Karşılıklı Güce Dayanır

Başkan’ın 31.05.2004 tarihli yazısı:

Yarın 1 Haziran 2004 Salı… Herkesin bildiği bu takvim günlerini niye bu yazının başına not düşüyorum. Çünkü bu yazıya konu olan tezlerin dönüm noktası ile bu tarihlerin hayati ilintileri var.

11 Eylül süreci ile başlayan küresel terör avında Afganistan ve ardından Irak’ın işgali ile yeni boyut kazanan gelişmeler… Akabinde kamuoyuna yavaş yavaş enjekte edilen Büyük Ortadoğu projesi, Amerika’nın Irak’ta verdiği kayıplar, başarısızlıklar, İran ve Suriye gerilimleri… Bütün bu başlıklar çerçevesinde Türkiye’nin bölgedeki rolü hakim unsurlarla ilan edilmemiş ve ustalıkla gizlenen bir nüfuz çatışmasına dönüşmüş durumda. Kuzey Irak’ta öldürülen Türkmen liderler, diğer iç karışıklıklar, manipülasyon iddiaları v.b.

Gelinen noktada;

Büyük Ortadoğu projesinin temel unsurlarından İsrail, İsrail’i destekleyen ve uluslararası güçlerin en önemli stratejik unsuru olan Musevi statükosu, her ikisiyle de projeleri ortak yürüten ABD ve Türkiye’yi Avrupa Birliği’nde istemeyen AB ülkelerinin menfaatleri tarihi bir dönemeçte kesişti… Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi almış ve bu yolda emin adımlarla ilerleyen bir Türkiye’yi Büyük Ortadoğu projesine dahil etmek (bunu herkes istediği gibi alabilir) mümkün olmadığından; mevcut durumda da bağımsız Kürt devleti oluşumu (B.O.P.’a dahil bir proje) nedeni ile Türkiye ile zaten iyice gerilmiş olan ilişkilerden de cesaret alarak yeni bir gerilim ve terör sürecini Türkiye’de başlatmak ve taşeron olarak da PKK-KADEK’i ve diğer unsurları kullanmak bu güç merkezleri açısından kaçınılmaz görünüyor.

Türkiye’nin; Irak’taki çatışmalar, gelişen süreç ve bağımsız Kürt devleti oluşumuna karşı geliştirdiği Filistin Meselesi’ne el atma, taraf olma politikası da süreci hızlandırıyor. Bu terör sürecinde hedeflenenlere gelince; Türkiye’nin AB üyeliğinin engellenmesi, AB içinde Türkiye’yi destekleyen ülkelerin teröre batmış bir ülke görüntüsüyle Türkiye’ye desteklerinin kesilmesi, bölgedeki çatışmaya Türkiye’nin taraf hale getirilmesi, beklenenden önce bir hesaplaşma ihtimalini öne çıkarıyor.

Böylesi bir gelişmenin iç dengelerdeki yansımasına gelince; Avrupa Birliği karşıtı ya da mesafeli duran merkezlerin tezlerini güçlendirecek unsurlar öne çıkıyor. Avrupa Birliği sürecinde oluşturulan stratejik boşlukların beklendiği gibi kötü niyetli unsurlar tarafından doldurulması, üniter yapının korunmasındaki tehlikeler v.b. tezler haklı olarak haklılık bulacak.

Avrupa Birliği için çaba sarf edenlerin başta hükümet olmak üzere yapmaları gereken; (ki zaten yapıyor olmaları gerekir) Avrupa Birliği’ni harekete geçirerek, Türkiye’ye ivedilikle tarih verilip sürecin başlatılmasıdır. Bu konuda “Türkiye’den % 100 uyum bekleyemeyiz”, “Türkiye’yi dışlamak ölümcül bir hata olur” gibi açıklamalar bu olumlu sürecin de başladığını gösteriyor. Avrupa Birliği’nin bütün gücünü kullansa dahi bu süreci tamamen durdurabileceğini sanmıyorum. Fakat önemli ölçüde dizginleyecek olmasından dolayı kontrollü bir bunalıma dönüştürebilir. PKK-KADEK açısından da AB eli ile Türkiye’nin zorlanması neticesinde bir siyasallaşma süreci başlatılabilir.

Ülkemizde terör odaklı böyle olumsuz bir süreç yaşanırsa kim kazançlı çıkar diye baktığımızda, direkt olarak bu işi koordine eden güç merkezleri, dolaylı olarak ise; politik anlamda ulusal unsurların kazançlı ve haklı çıkacağını söyleyebiliriz. Kendi ülkesinin zarar görmesinden, insan kaybından, ekonominin küçülmesinden, özgürlüklerin kısıtlanmasından ulusalcı unsurlar nasıl politik kazanç sağlayabilir diye sorulursa herhalde en anlamlı cevap “bir musibet bin nasihatten evladır” olarak gelecektir. Sonrasında ise; “Otorite” sağlamlaştırılması, uyum yasalarının negatifliğinin ispatı ile bir kısmının en azından uygulamada askıya alınması, milli kaynaşma ve toparlanma gibi unsurları sık sık duyabiliriz.

Tabi burada en büyük tehlike iç dengelerdeki politik kazanımlardan öte, ülkemizde ve bölgemizde başlayacak gerginlik ile hakim unsurlara karşı nasıl dengeli bir kazanım ve mücadele verileceğidir. Üniter yapının bozulmaması, bağımsız Kürt devletinin kurulmaması, sınırlarımızda sıcak çatışma olmaması, ekonomik olarak manipüle edilmememiz, iç karışıklık olmaması gibi başlıklar, kazanç ya da kaybın göstergeleri olacak. Bu kayıp ve kazançlara göre de tasfiyeler ve yeni oluşumlar göreceğiz. Ümit ve temenni ediyorum ki bu iç ve dış dengeler içerisinde bütün devlet organları el ele bir anlayış ve strateji birliği içerisinde ülkemizi selamete çıkarsınlar ve bu olumsuz tezlerin hiçbirisi gerçekleşmesin. Geleceğe dair risk alarak yazılmış bu tezler gerçekleşmediği için biz de mutlu olalım.

Bu tespitlerin ışığında son söz olarak;
Hayat mücadele ile başlar…
Barış karşılıklı güce dayanır…
Hayatta huzuru hakim kılmanın yolu her anlamda üstün olmaktan geçer…
” diyor, esenlikler diliyorum.

1. Uluslararası Türk Afrika Kongresi Konuşması

Merkezimiz tarafından düzenlenen ve ilgili kuruluşlarca da desteklenen I. Uluslararası Türk-Afrika Kongremize başta Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Alpha Omar KONARE Beyefendi, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah GÜL Beyefendi, İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Sayın Prof. Dr. Ekmeleddin İHSANOĞLU Beyefendi olmak üzere bütün misafirlerimize teşriflerinden ötürü teşekkür ediyorum.

Çok kısa olarak önemli misafirlerimize daha fazla zaman kalması ve akademik tebliğlerin daha fazla zaman bulabilmesi için çok kısa olarak üç başlık altında sizlere birkaç kelime arz etmeye çalışacağım. Bunlar TASAM, Türkiye ve Afrika başlıkları olacaktır.

TASAM’ı uzun uzun anlatmaktan öteye bir hikayeyi hatırlamakta fayda görüyorum. 46 yıl Osmanlı tahtında kalmış Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşanan bir olay ile ilgili TASAM’ın sağduyusunu ve perspektifini açıklamaya çalışacağım. Dolayısıyla ayrıntılı bir bilgi vermeye gerek kalmayacak.

Biliyorsunuz o dönemlerde gerçekleşen olayları, tarihçilerimiz daha iyi takdir edeceklerdir, anlatacağım hikayenin bir kısmı tarihi gerçektir bir kısmı hikayedir. Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta geçmek üzere dört oğlu bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi padişah tarafından çeşitli sebeplerden dolayı öldürülüyor, bir diğeri hastalıktan vefat ediyor ve kalan iki oğlu Selim ve Bayezid arasında taht kavgası çıkıyor. Merkezdeki ordu dışında iki şehzadenin etrafında toplanan ordular Kütahya’da ve değişik yerlerde çarpışıyorlar. Bu arada padişahın önünde iki tane seçenek var. Bir tanesi, kudreti ve gücü buna müsait, ikisini de çıkardıkları olaylardan ve devlete karşı işledikleri suçlardan dolayı ortadan kaldırmaktır. Diğer seçenek ise birisinden yana tavır alarak birinin tahta geçmesini sağlamak. İkisini birden cezalandırsa tahta geçecek varisi kalmayacaktır. Birinden birini tercih etse ikisi de evladı olduğu için yüreği elvermemektedir.

Bu düşünceler içerisindeyken vezirlerinden birisine konuyu açar ve dertleşmek, görüş almak ister. Vezir; “Devletlü sultanımızın sağlığında ikisinin de yaptığı edepsizliktir”le başlayan ahkam kesen cümlelerle iki şehzadeye de iyice yüklendikten sonra ikisinin de asılması, başlarının kesilmesi gerektiğinden bahisle konuşmaya devam ederken, padişah hem müstehzi ve hem de hüzünlü bir tavırla vezirin sözünü keser ve der ki; “Ne güzel konuşuyorsun, belli ki evlat da senin değil, devlet de.”

Biz TASAM olarak böyle bir hassasiyet içerisinde hem evladı hem de devleti önemseyerek ve sahiplenerek, hiçbir kamu görevimiz olmamasına rağmen on defa düşünüp bir defa konuşarak gereken bütün sağduyuyla ülkemize hizmet etmeye, önemli ürünler vermeye, fikir ürünleri ortaya koymaya, projeler gerçekleştirmeye, uluslararası ilişkiler bağlamında ülkemizin kalkınmasına ve refahına katkıda bulunmaya çalışıyoruz.

Şu anda bir şeyi hatırlatmakta fayda görüyorum. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Güney Doğu Avrupa ülkelerine yönelik dokuz ülkeyi kapsayan bir kısa süreli etkileşim projemiz var. Bu proje kapsamında dokuz ülkeden gelen misafirlerimiz şu anda bu salondalar. Kendilerine de sizler adına hoş geldiniz diyorum. Onların da aramızda bulunduklarını bilmenizi faydalı görüyorum.

Biz böyle bir sağduyu ile nasıl bir Türkiye için çalışıyoruz? Meşruiyetin içeride adil olarak oluşturulduğu ve adil olarak dağıtıldığı, dolayısıyla hiçbir çatışmanın ve paylaşım kavgasının olmadığı, ortaya konulan meşru zemin içerisinde herkesin beyanı üzerine fiil ve hareket ettiği sürece hiçbir şekilde yargılanmadığı, önyargılarla dışlanmadığı, beyanına esas olan davranışların dışarısına çıktığı zaman yine sistem içerisinde cezalandırılabileceği, siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ve medya dahil her anlamda meşruiyetin içeride oluşturulup adil olarak dağıtıldığı bir Türkiye için uğraşıyoruz. En önemlisi de bugün Türkiye’de ve dünyada geldiğimiz nokta ve yaşadığımız günler itibariyle husumet ve heyecanımızı kontrol etmemiz gerektiğine inanıyoruz. Çünkü husumet ve heyecanımızı kontrol etmediğimiz zaman hiç düşmana ihtiyacımız yok. Biz kendi husumet ve heyecanımızda boğuluruz. Hatta düşman olarak addettiklerimiz kimlerse bizim tamamen yok olmamızı istemiyorlarsa, gelir ve ağır bedeller karşılığında bizi kurtarırlar. Dolayısıyla bizlere düşen hem dünya konjöktüründe, hem Türkiye’de husumet ve heyecanımızı kontrol ederek birlik, beraberlik ve kardeşlik içerisinde bu olağanüstü günleri dünyanın kırılma noktalarının yaşandığı bu olağanüstü zamanları hep birlikte sağ salim güçlenerek ve kuvvetlenerek atlatmak için elimizden geleni yapmamızdır.

TASAM ile ilgili çok özet bir bilgi vermek gerekirse, iki yıllık süre zarfında şu ana kadar çok önemli stratejik konularda 18 kitap, 12 rapor, 3 sempozyum, 20’ye yakın beyin fırtınası ve konferans, bir adet uluslararası yurtdışı işbirliği ile yapılan etkinlik, çok sayıda çeşitli kurumlarla yurtiçi ve yurtdışı işbirliği içerisinde devam eden projeler ve internetteki sitemiz üzerinden yayınlanan güncel konularla ilgili yüzlerce yorumla şu ana kadar çok fedakar çalışmalarla belirli bir yere geldik. Şu anda internet üzerinde yayın yapan sitemiz Türkiye’de açık ara birinci, dünyada ise on birinci sıradadır. Bu sıralama internet üzerinde ölçüm yapan şirketlerin sağladığı verilere dayanmaktadır. Fakat bunlar bizim düşündüklerimiz açısından, ben arkadaşlarıma arz ediyorum, gittiğimiz yol gideceğimizin yanında hiçbir şeydir. Çünkü ülkemizin ve hinterlandının çok büyük hizmetlere, bu tür kurumların sayısının artmasına, ilgili devlet kurumlarımız ve özel sektör tarafından desteklenmesine ivedilikle ihtiyaç vardır.

Konferansımızın konusuyla ilgili sizlere birkaç kelime arz etmek gerekirse, gelecek Asya ve Afrika’da diyoruz. Bunu kim diyor? Bunu dünyanın sosyolojisinin, teknolojisinin, ekolojisinin iklim değişikliklerinin geldiği noktada herkes söylüyor. En fazla ise batılı dostlarımız ve müttefiklerimiz geleceğin Asya’da ve Afrika’da olduğunu söylüyorlar. Üç kıtanın ortasında olan Türkiye, geleceğin Asya’da ve Afrika’da olmasından dolayı batılı dostlarımız ve müttefiklerimiz için de çok önemlidir. Bütün enerji kavşakları, potansiyel vaat eden ülkeler, dünya nüfusunun üçte ikisi ve enerji kaynaklarının büyük kısmı Asya’da ve Afrika’dadır. Bu anlamda batılı dostlarımız başta olmak üzere, bütün dünyanın ilgi alanı Asya’ya ve Afrika’ya yönelmiş durumdadır. Asya’dan yeni devler çıkarken Afrika’dan yeni kaynaklar ve yeni imkanlar doğmaktadır. Bir de en önemlisi Asya ve Afrika refaha ve idealizme aç milyarlarca insan barındırmaktadır. Bu anlamda biz Afrika açılımı ile bu başlangıcı yapmış oluyoruz. Önümüzdeki dönemde inşallah Asya’ya yönelik bir proje ile sizlerin karşınızda olmaya çalışacağız.

Burada bir şeyin de müjdesini vermek istiyorum, Sayın KONARE’nin de Türkiye’ye ilk teşrif ettiği andan itibaren bu anlamda bir talebi vardı, bizim şu anda bünyemizde bulunan Afrika Çalışma Grubu’nun, yine TASAM’ın hiyerarşik bütünlüğünü bozmadan Afrika Araştırmaları Enstitüsü olarak yapılandırılmasında da bir prensip kararı almış bulunuyoruz. Bunu zaman içerisinde hep birlikte ve desteklerinizle Afrika üzerine daha detaylı ve önemli çalışmalar yapacak bir hıza kavuşturacağız. İnşallah 2. Uluslararası Türk Afrika Kongresi’ni de Aralık 2006’da yine İstanbul’da yapmayı planlıyoruz.

Geleceğin Asya’da ve Afrika’da olduğu bir dönemde bizim rolümüz nedir? Asya ve Afrika’dan daha fazla pay alabilmek mi? Sadece maddi menfaatler mi? Yoksa acı tecrübelerini Asya ve Afrika ile, ki toprağımızın önemli bir kısmı Asya’dadır, birlikte yaşadığımız acıların ve kötülüklerin tazelenmesi olarak mı anlıyoruz? Hayır. Biz, medeniyetimizin en temel öğesi olan ikinci ebedi bir dünyanın olduğu inancı ile hareket eden, bu anlamda hayatını şekillendiren, bu anlamda dünyayı kullanan, teknolojisini buna göre geliştiren bir medeniyetin mensupları olarak kardeşlik ve dostluk içerisinde birbirimizi suiistimal etmeden karşılıklı menfaatler çerçevesinde işbirliği yapmamız gerekmektedir.

İfadelerimi son bir söz ile bitirmek istiyorum. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti biliyorsunuz yedi cephede savaşmıştır. Savaş esnasında devlete baş kaldıran bazı unsurlara İstanbul’dan gönderilen temsilcilere, oralarda ileri gelenler şöyle bir şey söylemişlerdi; Güç ve adalet sizdeydi, biz bunun için sizin peşinizdeydik. Fakat güç ve adaletiniz zayıfladığı için (Bu onların o günkü konumlarına göre bir yorumdur, onları haklı çıkartmaz) biz sizin peşinizden ayrıldık. Bugün dünyanın egemen güçleri açısından da aynı şeylerin söylenmeye başlanmış olmasını da ayrıca düşünmemiz gerekiyor. Güç ve adaletin zayıfladığı bir dönemde belirli bir medeniyet perspektifine sahip insanların tekrar güç ve medeniyeti doğru ellerde toplaması ve bu yönde gayret etmesi gerekir diye düşünüyorum.

Afrika ile ilişkilerimize bir kongre ile katkıda bulunmaya gayret ettik. Yaklaşık 60 ülkeden ve 850 milyon nüfuslu koskoca bir kıtadan oluşan bu coğrafya ile ilgili Türkiye’mizin siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, üniversiteler arası işbirlikleri, sportif etkinlikler, kültür merkezleri gibi bir çok noktada işbirliğinin derinleştirilmesi ve kalıcı hale getirilmesi gerekiyor. Biz de buna kendi çerçevemiz içerisinde katkıda bulunmaya devam edeceğiz.

Biz bu tür kamuoyuna açık organizasyonlarda bir takım hususları hatırlatmayı ve uyarılarda bulunmayı toplumsal bir görev olarak kabul ediyoruz. Önceki toplantılardakileri tekrarlamak istemiyorum, çünkü çok vaktinizi almak istemiyorum. Fakat bu toplantı vesilesi ile ilgili ülkemize ve ülkemizin yönetimine hatırlatmak istediğimiz iki konu var. Bu konular belki onların da gündemindedir, fakat bizler görevimizi yapma adına onlara hatırlatmak isteriz. Bir tanesi dünyadaki ekolojik ve stratejik değişikliklere bağlı olarak klasik enerji kaynaklarındaki arzın ve ulaşımın aksaklıklarındaki belirsizlikler nedeniyle alternatif enerji kaynaklarıyla ilgili acilen bir şeyler yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. İkincisi ise, bütün dünyada değişen güvenlik konseptine bağlı olarak ülkemizin hem iç, hem de dış konseptiyle ilgili yeni tezlerin tartışılması, tartışılıyorsa daha da olgunlaştırılması gerektiği inancındayız. Çünkü öyle bir noktaya geldik ki, bütün ülkeler kendi içine kapanmaya başladı ve en küçük şeyler bile ulusal güvenlik ile bağımlı hale geldi. Böylesine hassas bir noktaya geldik. Bu anlamda güvenlik konseptlerimizi de gözden geçirmek gerekiyor.

Ben tekrar teşrifinizden ötürü en içten teşekkürlerimi arz ediyor, dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

Sağ olun, var olun, efendim...

TASAM Başkanı Sayın Süleyman ŞENSOY'un 1. Ulusal Türkiye'de Enerji ve Kalkınma Sempozyumu Açış Konuşması

Birbirinden değerli kıymetli misafirlerimize hoş geldiniz diyorum. Uzaktan geldikleri için iki misafirimizi özellikle belirtmek istiyorum. Bir tanesi İçişleri Bakanlığı Eski Genel Sekreterimiz, şu anda Tekirdağ Valimiz olan Aydın Nezih Doğan Bey. Bir diğeri de uzun yıllar kapalı kalan, fakat geliştirilmeye çalışılan, daha da ileri götürülmeye çalışılan ikili ilişkiler neticesinde tekrar açılan Irak’ın İstanbul Başkonsolosluğu’na atanan İstanbul Başkonsolosu beyefendi aramızdadır. Özellikle bu iki misafirimize katılımlarından ötürü, bütün katılımcılarımızın şahsında teşekkür ediyorum.

Tabii kişi olarak benim enerji ile ilgili herhangi bir uzmanlığım yok, fakat enerji bağlamında stratejinin önemi ve TASAM’la ilgili birkaç kelime size arz etmeye çalışacağım. Açılış konuşmaları ile çok fazla vaktinizi almamak ve bölüme daha fazla zaman kalması açısından da çok kısa tutmaya gayret edeceğim.

Batı dünyasını, özellikle Batı Avrupa ve Amerika merkezli alırsak, bugünkü dünyadaki teknolojik üstünlüğünün belirli bir stratejik vizyona ve stratejik planlamaya bağlı olduğunu biliyoruz. Hatta stratejik vizyonun mu teknolojiye, teknolojinin mi stratejik vizyona bağlı olduğu birbirinin içine geçmiş iki kavram olarak önümüzde durmaktadır. Bizim özellikle gelişmekte olan ülkeler listesindeki yerimize göre en büyük eksikliğimiz stratejik vizyonda olan eksikliğimizdir.

Batı dünyasının bugünkü teknolojik üstünlüğünün stratejik vizyona ve stratejik planlamaya bağlı olduğunu görüyoruz. Gelişmekte olan ülkelerin ve bizim en önemli eksikliğimiz stratejik vizyon ve planlama oluşturma konusundaki eksikliğimizdir. Böyle bir eksikliğin oluşmasında hem siyasetçiler ile bürokrasimiz hem de halkımızın sorumluluğu vardır.

Bu eksikliğin giderilmesi için TASAM yaklaşık 3,5 yıldır faaliyet gösteriyor. Milli menfaatlerimize ve devletimize faydalı olabilecek konularda çalışmaya gayret ediyoruz. Siyasetçilerimiz ve bürokratlarımızın büyük paralarla gerçekleştirilen altyapı yatırımlarını büyük bir gururla halkımıza ve kamuoyuna anlattıklarını görüyorum. Elbette ki bu altyapı yatırımları halkımızın ihtiyaçları açısında son derece hayatidir. Ama konu stratejik vizyon ve planlama oluşturma işine gelince çok sayıda eksikliklerle ve bürokratik engellerle karşılaşıyoruz.

Yarına dair bir öngörüde bulunduğunuz zaman bu öngörü bir komplo teorisi olarak adlandırılıyor. Bu, bazı kesimler tarafından cahilce, bazı kesim tarafından ise bilinçli olarak yapılıyor. Başka ülkenin araştırmacıları ise 20 – 50 yıllık öngörü açıklamaları yaptıklarında ise bu çalışmalar ve açıklamalar stratejik vizyon adı altında en baş köşeye konuyor.

Dolayısıyla bizim stratejik bir vizyona ve elimizde ne gibi değerlerin olduğuna dair ciddi bir envantere ihtiyacımız var. Ben burada iki örnek vermek istiyorum. Bu örneklerden ilki, Körfez Savaşı sırasında Pentagon, CIA ve diğer uluslararası çalışmalar yapan kurumlar tarafından hazırlanmış ve ABD Başkanı Bush’a sunulmuş olan metindir. Bu metin yarım sayfalık bir istihbarat ve stratejik planlama metnidir. On binlerce çalışan ve onca kurumsal giderden sonra oluşan bu yarım sayfalık metinin maddi değerini yani kaç milyon dolarlık bir harcamanın ürünü olduğunu tahmin edemeyiz. O yarım sayfalık metin on binlerce uzmanın çalışması ve yüz binlerce istihbaratın özümsenmesi, değerlendirilmesi ve elenmesi neticesinde ortaya çıkmıştır.

Sizlerle paylaşmak istediğim ikinci örnek ise Osmanlı İmparatorluğu’nun son sadrazamlarından Mahmut Şevket Paşa’nın hatıratından bir alıntıdır. Kendisi hatıratında diyor ki, “Basra vilayetine bağlı Kuveyt’in İngilizlere bırakılmasının herhangi bir sakıncası yoktur”. Fakat kendisi Kuveyt topraklarının altında neler yatıyor olduğunu bilseydi, herhalde olayı çok farklı değerlendirirdi ve hatıratına çok farklı şeyler yazardı.

Bu iki örnek gösteriyor ki, elimizdeki donanımın ve birikimin stratejik envanterini çıkarmamız gerekiyor. Bunun bilincinde olan TASAM, bugüne kadar alternatif enerji kaynaklarıyla ilgili birçok çalışma yaptı ve çok sayıda rapor yayınlamıştır. Bunlardan bir tanesi hidrojen enerjisi ile ilgiliydi. Yaklaşık iki yıl önce Kadir Has Üniversitesi ile birlikte bu konuyu bir konferans düzenleyerek kamuoyunun gündemine taşıdık. Konu basında geniş yer buldu.

Temiz Enerji Enstitüsü Müdürü olan Prof. Dr. Nejat Veziroğlu Bey yaklaşık 11–12 yıl önce İstanbul’da hidrojen enerjisi ile ilgili bir merkezin açılmasını talep etmiş ve kendi ağırlığını kullanarak bu talebini kabul ettirmiştir. Fakat bürokrasimizin ve siyasetçilerimizin bu projeye onay vermeleri tam 12 yıl sürmüştür. Ve nihayet 2003 yılında proje onaylanmış ve söz konusu merkezin İstanbul’da kurulmasına izin verilmiştir. Prof. Dr. Nejat Veziroğlu Bey daha 1974 yılında bu konuyu gündeme getirdiğinde Türk yetkilileri tarafından ciddiye alınmamıştır. Japon yetkililer ise bu konuyu ciddiye almış ve kendisini 1975’te Tokyo’ya davet etmişlerdir. Hidrojen enerjisi konusunda Japonya’nın 1975’ten bu yana önemli bir mesafe kat etmiş olduğunu görüyoruz. TASAM olarak bizler, bir alternatif enerji kaynağı olan nükleer enerji konusunu yaklaşık iki yıldır gündeme getiriyoruz. Bizzat kendim bu konuda Ankara’daki yetkililerle en azında on görüşme yaptım. Fakat bu kış Ukrayna-Rusya arasında yaşanan doğal gaz krizine kadar bu konu pek ilgi görmedi. Bu kriz, Ankara’yı harekete geçirdi ve konuyla ilgili çalışmalar ve tartışmalar hızlandı. TASAM olarak bu sürece önemli bir katkı sağlamış olduğumuza inanıyorum. Nükleer enerji projesinin ve bu konudaki çalışmaların başarıyla sonuçlandırılmasında siyasetçilerimize ve bürokrasimize başarılar diliyorum.

Eğer gerekli stratejik bilgiye ve birikime sahip değilseniz, herhangi bir konuda masaya oturduğunuz zaman aldığınız şeyler ile verdiğiniz şeyler çok farklı olabilir. 1990-1991’de bize bağlılıklarını bildiren Kuzey Irak’taki liderlerden aldıklarımızı zannettiklerimiz şeyler ile 15 yıl sonra geldiğimiz noktada elimize geçen şeyler çok farklı. Mahmut Şevket Paşa’nın 1910’lardaki yanılgısı sonrasında elimize geçen şeyler de çok farklı.

Dolayısıyla çok yüksek bir stratejik vizyona sahip olmamız gerekiyor. Günümüz dünyasında bilge yöneticilerin, bilge liderlerin ve bilge bürokratların yönetmediği ülkelerin göreceli olarak bir kölelik mantığı içerisinde devam edeceği ortadadır. Dolayısıyla derin stratejik vizyon sahibi bilge yöneticilere ihtiyacımız var.

Kasım 2005’te 1. Uluslararası Türk-Afrika Kongresi’ni gerçekleştirdik. İkincisini Aralık ayında gerçekleştireceğiz. Konuyla ilgili olduğu için şunu belirtmek istiyorum. Afrika’daki 53 ülkenin birçoğu sahip oldukları enerji kaynakları ve bu kaynakların değeri konusunda bilgisizdirler. Dolayısıyla Afrika ülkelerinin masada verdikleri ile aldıkları arasında dağlar kadar fark vardır. Yani verdikleri konusunda haberleri yoktur, aldıklarında ise kandırılmışlardır. Bu nedenle ki stratejik vizyon geliştirme son derece önemli bir konudur.

TASAM olarak 25–27 Mayıs tarihlerinde 1. Uluslararası Türk-Asya Kongresi’ni düzenleyeceğiz. Bu konuda Dış İlişkiler Bakanlığımız, TİKA, Asya ülkelerindeki diplomatik misyonlarımız ve ülkemizdeki Asya ülkeleri diplomatik temsilcilikleri ile sıkı işbirliği içinde çalışmalarımızı yürütüyoruz. Önemli Asya ülkelerinden 80 uzman ve akademisyenin katılacağı kongrede, bu ülkelerin iktisadi, siyasi ve sosyal durumları ile Türkiye’nin bu ülkelerle olan ilişkilerinin geleceği tartışılacaktır. Topkapı Eresin Hotel’de düzenlenecek olan bu kongreye hepinizi davet ediyoruz.

Bu kongre ile amacımız – AB’ye girelim veya girmeyelim – Asya coğrafyasında Türkiye’nin elini güçlendirmektir. Şimdiye kadar Asya ile ilgili yapılmış olan çalışmalar genelde kıtadaki beş Türk devleti ile sınırlı kalmıştır. Oysa bu kıtada Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan, Japonya, Malezya, Endonezya gibi son derece önemli ülkeler vardır. Asya’nın önlenemez bir yükselişiyle karşı karşıyayız.

Yakın bir tarihte Almanya Savunma Bakanlığı, Almanya’nın önde gelen bir araştırma merkeziyle birlikte “Asya-Pasifik ve Avrupa-Atlantik Güvenliği” konulu bir kongre düzenledi. Bu kongreye TASAM’ı temsilen Prof. Dr. Hasret Çomak hocamız katıldı. Kendisinin bana aktardığına göre dört gün süren kongre boyunca tek konuşulan konu Çin olmuş.

Batılı devletler Asya’yı ve özellikle Çin’i yakın takibe alırken, biz Türkiye olarak, Çin mallarının ülkemize girişi ve bu malların yerli imalatımıza zararları konusunda tartışmaktan öteye gidemiyoruz ve sürekli Çin mallarının ülkemize girişinin engellenmesi konusuna yoğunlaşıyoruz. Türkiye-Çin ilişkilerini sadece böyle bir sığlıkta ele alarak bu ülke ile ilişkilerimizi nasıl geliştirebiliriz? Elbette yerli sanayimizi korumak için önlemler alınması gerekiyorsa kanunlar çerçevesinde gerekli önlemler alınacaktır. Ama Asya’nın bu büyüyen devi ile işbirliği yapmamız gereken alanlarda işbirliği ilişkileri geliştirmemiz ve bu konuda stratejiler üretmemiz gerekiyor.

Dolayısıyla heyecan ve husumetimize yenilmeden, birlik ve beraberlik içinde, ülkemizin daha aydınlık günlere ulaşması için çalışmamız gerekiyor. Ayrıca şunu belirtmek istiyorum ki, ülkemizde yaşanılan son olayların ardından, ulusal güvenlik politikaları konusunda bazı önemli yasal değişiklikler yapıldığını ve önemli tedbirlerin alınmaya başlandığını görüyoruz. Bu konuda ilgili mercilere ve yetkililere teşekkür ediyoruz.

Öyle bir dönemden geçiyoruz ki her türlü konuda hazırlıklar yapmamız gerekiyor. Bu yapılan hazırlıkların hepsinin kamuoyu ile paylaşılması gerekmiyor. Devlet geleneği gereği bazı hazırlıkların ve çalışmaların elbette gizli kalmasında yarar var. Ekonomik kriz dâhil her türlü konuda alternatif politikalarımız ve vizyonlarımız olması gerekiyor. Herhangi bir konuda bir krizle karşılaştığımız zaman eğer önceden yapılmış çalışmalarımız ve hazırlıklarımız yoksa bu krizler karşısında son derece zor durumda kalırız. Bu nedenle, stratejik anlamda her türlü simülasyonlarımızın ve hazırlıklarımızın tamam olması gerekiyor.

“Enerji ve Kalkınma” konulu bu sempozyumun organizasyonu, TASAM ayağında Genel Müdürümüz Atilla Sandıklı beyefendi ve Bahçeşehir Üniversitesi ayağında emekli general Prof. Dr. Oktay Alnıak hocamızın koordinasyonu ile gerçekleşmiştir. Hepinizin huzurunda kendilerine teşekkür ediyorum. Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun.

Gelecek Asya ve Afrika'da

Başkanımızın 20-21 Mayıs 2005 tarihlerinde Milli Gazetede Yayımlanan Röportajı:

‘Gelecek Asya ve Afrika’da’

GİRİŞ

Küreselleşen dünyada, insanların yaşam şekilleri ve ülkelerin yönetim biçimleri de değişiyor. Gelişen teknoloji savaşları ve ülkelerin politikalarını da doğrudan etkiliyor. ABD ve İngiltere stratejik çıkar adını koydukları bir planla Irak’a savaş ilan ediyor. Sonucu hepimiz biliyoruz. ABD Dışişleri Bakanı Condalize Rice, Asya ve Afrika’da 22 ülkenin haritasının değişeceğini ve bunu kendilerinin yapacağını söylemekten çekinmiyor. Bu arada, gelişmiş ülkeler tarafından üçüncü dünya olarak adlandırılan coğrafyalarda, kadife, turuncu ve sedir devrimleri gerçekleştiriliyor. Bu devrimlerin arkasında elindeki para gücüyle bir anda dünya para piyasalarını kaosa sürükleme imkanına sahip George Soros’un olduğu söyleniyor. Soros bu devrimleri Açık Toplum Enstitüsü adını verdiği kamuya açıklanan görevi demokrasi, barış ve huzur getirmek olan kuruluş vasıtasıyla yapıyor. Fakat olaylar tüm dünyanın gözleri önünde cereyan ediyor. Bu konuda en canlı ve yakın örnek ise Özbekistan. Günümüz dünyasında sivil toplum örgütleri ve strateji kuruluşları büyük önemi kazanıyor. Başkanlığını Süleyman Şensoy’un yaptığı TASAM bu yönde çalışan düşünce kuruluşlarından birisi. Şensoy, ABD’de direkt devlet destekli 50, toplamda da 500 civarında strateji kuruluşu olduğunu söyledi. Strateji kuruluşlarının brçoğunun kimler tarafından fonlandığı konusunda, soru işaretlerinin olduğuna dikkat çekiyor. Fakat bunlar arasında TASAM’ı ayrı bir yere koyuyor. Süleyman Şensoy ile TASAM’ın çalışmaları ve Türkiye’nin uluslar arası politikaları üzerine bir fikir jimnastiği yaptık.

BİZ 80 YILDIR SADECE KONUŞUYORUZ

Müzakereler stratejik boşluklar oluşturmadan sürdürülebiliyorsa devam edilmelidir. Toplumdaki kamplaşmanın artırılması ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye bakış açısı noktasında ciddi şüphelerimiz var. Bu anlamda da gerekli uyarıları yapmaya devam ediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti, 1923’te kurulduktan sonra siyasi rotasını “muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak” şeklinde tanımlamıştır. Fakat 80 yıldır biz ne yazık ki, sadece bu rotayı konuştuk.

HEDEFİMİZİ İYİ BELİRLEMELİYİZ

Bizim Batı’ya dönük çalışmalarımız 200 yıldır bir türlü başaramadığımız Batı’daki kurumsal birikimi alma çabasıdır. Atatürk’ün de bu anlamda derinlikli bir iş yaptığına inanıyorum. Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak sözünün de artık Türkiye’de tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye muasır medeniyet seviyesine değil, muasır medeniyetin üzerine çıkmayı konuşmalıdır.

ÖNÜMÜZDE UZUN BİR YOL VAR

Türkiye’nin eski gücüne kavuşabilmesi ve kaybettiklerini yeniden geri alabilmesi için ciddi zamana ihtiyacı var. Dolayısıyla bu işi uzun bir yolculuk olarak görmek gerekiyor. Dünya nüfusunun ve dünyanın sahip olduğu doğal kaynakların üçte ikisi Asya’dadır. Bugün dünyanın Batı bloku ki özellikle ABD, Asya ve Afrika üzerinde çalışmaktadır. Dünyanın bütün geleceği ve doğal kaynakları Asya ve Afrika’dadır.

MİLLİ PROJELER ÜRETİYORUZ

Biz milli menfaatler çerçevesinde proje üretiyoruz. Siz bunu dışarıdan ideolojik olarak da tanımlayabilirsiniz. Ama bilimsellikle ideoloji beraber gitmez. Bilimsellik çok geniş bütün görüşlere açık ve ispatlanabilen her şeyi kabul edebilen bir mantıktır. Burada yönlendirmek hedeftir. Ama devletimizi ve toplumumuzun moral değerlerini yönlendiren insanların görevidir karar vermek. Burada bize düşen karar vericilere, bir şeyler üretmektir.

KENDİ İMKANLARIMIZI KULLANIYORUZ

Finansman noktasında biz bugüne kadar kendi birikimimizle, proje ve yayınlarımızdan gelirlerle bu noktaya geldik. Bundan sonra da sponsorluklar, üniversitelerle işbirlikleri, sivil toplum kuruluşları ile ortak işbirlikleri, AB fonları ve yine ticari sözleşmeler karşılığında hizmet verdiğimiz ve vereceğimiz kurumların katkısıyla bu işi yürütmeye gayret ediyoruz.

D-8TÜRKİYE’NİN POTANSİYELİNİ GÖSTERİYOR

D-8 alternatif bir projeydi. Fakat daha fazla işlerlik kazandırılmalıdır. İçerisinde hem Asya’dan hem de Afrika’dan bir çok ülkeyi barındırmaktadır. D-8 Türkiye’nin potansiyelini yansıtan bir projedir. Türkiye, çok kısa sürede tüm dünyada ses getiren D-8 projesini oluşturmayı başarmış ve bunu resmi olarak kuruluş haline getirebilmiştir. D-8 Batı blokunun çıkarlarını tehdit ettiği için sürekli engellenmeye çalışılmıştır.

TASAM’ı neden kurdunuz?

Duygusal zeka bağlamında bir cevap vermek gerekirse, Tasam en büyük mürebbi olan ızdırabın bir ürünüdür. Devlet ve milletimize hizmet ederek, ruhumuzu kurtarma arayışıdır. Matematik zeka ile de bir cevap vermek gerekirse, sadece Amerika’da hükümetin fonları ile desteklenen 50 adet araştırma merkezi var. Bunun en az 10 katı kadar da, değişik fonlar, vakıflar ve şirketler tarafından desteklenen araştırma merkezleri var. Yani sadece ABD’de 500’ün üzerinde araştırma merkezi var. Bunlar hem ABD’nin hem de dışarıdaki dünyanın stratejik, özelliklerini çoğrafi durumlarını, yönetim biçimlerini, hassas noktalarını kendi menfaatlerine göre hazırlıyorlar. Yalnız bu tür kurumlar bizim ülkemizde bir elin parmaklarını geçmiyor. Bunların çoğu da nitelikli çalışma yapmaktan yoksun. Belki bir çoğunun da tartışılabilir finansal bağlantıları var.

Sizin bir bağlantınız var mı? Çıkış noktanız nedir?

Biz milli bir konseptle emek yoğun fedakarlıklarla desteklenmiş bir çalışmayla yola çıktık. Burada bizim düşüncemiz Türkiye’nin içteki ekonomik, sosyal, siyasi problemlerine dıştaki ikili ilişkilerine, uluslar arası ilişkiler bağlamında Türkiye’nin elini güçlendirecek çalışmalar yaparak katkıda bulunmak istiyoruz.

 

MİLLİ DEĞERLERİMİZE ÖNEM VERİYORUZ

Milli konsept kavramını biraz açabilir miyiz?

Bizim ismimiz Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi’dir. Oradaki Türk Asya konseptini çok önemsiyoruz. Bunu bir ideoloji olarak öne çıkartmıyoruz ama, dünyanın bütün medeniyetlerinin tamamına yakını şu anda potansiyel vaad eden Rusya, Hindistan ve Çin bütün enerji kavşakları, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, bütün Ortadoğu, İran, Türkiye bunların hepsi Asya içerisindedir. Bütün İslam medeniyetlerinin tamamına yakını, doğu medeniyetleri, Türk medeniyetleri hepsi Asya’da. Biz bu ismi tespit ederken, bütün birikimimizi ve kalkış noktamızı bu coğrafyadan ve bu birikimden oluşturarak yola çıktık.

Türkiye’nin dış politika bağlamında, örneğin Avrupa Birliği’ne girmesiyle ilgili bir problemimiz yok. Eğer milli menfaatler temelinde sağlıklı bir yapılanma ile giriliyorsa, bu coğrafyada bu birikimden yola çıkarak girmesini salık veriyoruz. Zaten AB’nin de Türkiye’yi istemesindeki en önemli etken, hem güvenlik olarak Türkiye gibi bir koridora sahip olmak hem de alternatif coğrafyalara Türkiye üzerinden ulaşmaktır. AB için Türkiye’nin önemi budur. Bizim bu bağlamda elimizi güçlendirmemiz gerekiyor.

Sizin çalışmalarınız ağırlıklı olarak Asya coğrafyasını mı kapsıyor?

Biz sadece Asya’ya yönelik çalışma yapmıyoruz. Bizim Avrupa Birliği çalışma grubumuz ve Dünya güç merkezleri çalışma grubumuz da var. ABD dahil birçok ülkede takip ediliyor. Biz birikimi Asya’dan oluşturmaya çalışıyoruz fakat, sadece Asya üzerinde durmuyoruz.

TASAM İDEALİST BİR PROJE

Biraz hedeflerinizden bahseder misiniz?

Biz bu projeyi 1996 yılında hazırladık. Türkiye’nin hem içte hem dışta stratejik sorunlarına yönelik projeler, raporlar, çalışmalar ve alternatif çözüm önerileri üreten bir merkez kurmayı düşündük. Fakat maddi ve manevi şartların olgunlaşması 6 yılımızı aldı. 2002 yılı sonu itibariyle karar verdik ve harekete geçtik. Yaklaşık 1 yıl süren bir altyapı çalışması oldu ve 1,5 yıldır da aktif olarak faaliyetteyiz. Ülkemizin menfaatine ciddi şeyler üretmeye çalışıyoruz. TASAM idealist bir projedir.

Kadronuzda kimler var ve ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

AB çalışma Grubu, Küresel ve Bölgesel Çalışma Grubu, Afrika Çalışma Grubu, Kafkasya Orta Asya, Ortadoğu Çalışma Grubu gibi şu anda kurulu 10 tane çalışma grubumuz var. Türkiye’nin hem içteki meseleleriyle ilgili hem de dıştaki konjonktürle ilgili çalışmalar yapıyoruz. Bu çalışma gruplarının başında da alanlarında isim yapmış Profesör, Doçent ve Dr. arkadaşlarımız var. Yelpaze olarak bizim ana fikrimiz olan milli konsept temelinde bir kadro kurmaya çalıştık. Kadro kurarken ideolojik bir yaklaşımımız olmadı çünkü, bilimsellikle ideoloji yan yana olmaz. Milli menfaatler temelinde kim bizimle ortak değerleri paylaşıyorsa, onlara yer verdik. Bu anlamda ekibimiz içerisinde, çok farklı fikirlere sahip insanlar var. Bu da bizim açımızdan büyük bir zenginliği ifade ediyor.

Sizin gibi kurulmuş çok sayıda düşünce kuruluşu var. Bu kuruluşların siyasi partiler tarafından yönlendirildiği ya da fonlandığı iddiaları var…

Biz milli menfaatler çerçevesinde proje üretiyoruz. Bu bir ideoloji olarak tanımlanırsa, siz dışarıdan ideoloji olarak da tanımlayabilirsiniz. Ama bilimsellikle ideoloji beraber gitmez. Bilimsellik çok geniş bütün görüşlere açık ve ispatlanabilen her şeyi kabul edebilen bir mantıktır. Burada yönlendirmek hedeftir. Ama devletimizi ve toplumumuzun moral değerlerini yönlendiren insanların görevidir karar vermek. Burada bize düşen karar vericilere, bir şeyler üretmektir. Onlar bunu alıyorlarsa, kullanıyorlarsa ve faydalanıyorlarsa bu bizim için memnuniyet verici bir durumdur. Şu ana kadar yaptığımız iş ile ilgili olarak çok sayıda tebrik aldık. Bizim çıktığımız yol çok zor ve meşakkatli bir yol. Bu yolun henüz başındayız.

KENDİ İMKANLARIMIZI KULLANIYORUZ

Sizin sırtınızı yasladığınız bir yer var mı? Ekonomik ihtiyaçlarınızı nasıl gideriyorsunuz?

Özellikle 28 Şubat sürecinden sonra toplumumuzdaki kamplaşma çok ileri boyutlara vardı. Toplum bu olaydan sonra çok ağır bir travma geçirdi. Bu dönemden sonra da farklı kesimler arasındaki güven çok zayıfladı. Herkes birbirine karşı çok şüpheci bir yaklaşım içerisine girdi. Dolayısıyla biz de zaman zaman bu sorularla muhatap oluyoruz. Ortaya koyduğumuz konsept temelinde kim bizi destekliyorsa arkamızda o var diyebilirim. Somut olarak bir şey istiyorsanız böyle bir şey yok. Finansman noktasında biz bugüne kadar kendi birikimimizle, proje ve yayınlarımızdan gelirle bu noktaya geldik. Bundan sonra da sponsorluklar, üniversitelerle işbirlikleri, sivil toplum kuruluşları ile ortak işbirlikleri, AB fonları ve yine ticari sözleşmeler karşılığında hizmet verdiğimiz ve vereceğimiz kurumların katkısıyla bu işi yürütmeye gayret ediyoruz.

Sizin Avrupa Birliği’ne bakış açınız nedir? Bugün AB ile olan ilişkilerde gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz özel Avrupa Birliği sayısı çıkarttık. Bu konudaki tavrımız da nettir. Biz ülke bütünlüğünü tehlikeye atmadan, milli menfaatlere zarar vermeden bir ilişki biçimi olacaksa AB’ye girelim diyoruz. Bizim AB’ye karşı olmak gibi bir düşüncemiz yok. Sonuçta AB dünyada önemli yeri olan bir kurumdur. Onlar da belli kriterlerle bizim gibi kurumların projelerine destek veriyorlar. Dolayısıyla, ideolojik olarak bazı kurumları destekliyor olabilirler ama o da benim bilebileceğim bir şey değildir. Biz AB’ye projelerimizi sunuyoruz, eğer onların kriterlerine uyuyorsa, destek veriyorlar. Zaten AB hiçbir projeye yüzde 100 destek vermez. Ancak yüzde 70’ler civarında bir destek söz konusudur gerisini kendiniz karşılarsınız.

Şu ana kadar AB’den hiç fon kullandınız mı?

Hayır. Biz şu ana kadar fon kullanmadık. Ancak, üzerinde çalışılan olumlu yönde devam eden projelerimiz var.

 

Avrupa ile özellikle milli egemenlik konularında, ciddi sorunlar yaşanıyor. Hükümet bu konularda taviz veriyor…Kıbrıs, Ermeni sorunu, Kürt sorunu gibi konularda Avrupa’nın yaklaşımını siz nasıl buluyorsunuz?

Müzakereler stratejik boşluklar oluşturmadan sürdürülebiliyorsa devam edilmelidir. Stratejik boşluklar oluşturulması noktasında, toplumdaki kamplaşmanın artırılması noktasında, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye bakış açısı noktasında ciddi şüphelerimiz var. Bu anlamda da zaten gerekli uyarıları yapmaya devam ediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti 1923’te kurulduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi rotasını “muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak” şeklinde tanımlamıştır. Fakat 80 yıldır biz ne yazık ki, sadece bu rotayı konuştuk. Maalesef Türkiye’nin kendi referanslarından desteklenen bir medeniyet projesi yok. Varsa bile bu çok az insan arasında bilinebilen ve konuşulabilen bir şey.

MUASIR MEDENİYETİN ÜZERİNE ÇIKMAK SÖZÜNÜ TARTIŞMALIYIZ.

200 yıl önce yönünü Batı’ya dönen bir ülke olarak, kazanımlarımız neler?

Batı’daki kurumsal birikimi almaya yönelik olan dış politika eksenini, devletin temel eksenini Batı’ya döndürme projesi, bizim 200 yıldır bir türlü başaramadığımız Batı’daki kurumsal birikimi alma projesidir. Atatürk’ün de bu anlamda derinlikli bir iş yaptığına inanıyorum. Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak sözünün de artık Türkiye’de tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye muasır medeniyet seviyesine değil, muasır medeniyetin üzerine çıkmayı konuşmalıdır. Bu konuları konuşması gereken insanların tartışması lazım.

AB konusunda izlenen politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin AB serüveni 1959-2005 arasında geçen 46 yıllık bir süreci kapsıyor. Burada genelde Cumhuriyetin temel politikası, devletin Batı eksenini teyid eder bir şekilde, AB ye girmemek üzere planlanmış bir ilişki biçimidir. Zaman zaman bazı devlet adamları bu durumu hızlandırmıştır. Fakat zaman zaman geri dönülmüştür. AB’nin politikası da Türkiye’yi almamak üzere planlanmıştır. Türkiye-AB ilişkileri Türkiye’nin girmemek üzere, AB’ında almamak üzere geliştirdiği karşılıklı ilişkiler çerçevesinde devam edip gitmiştir. Türkiye’nin Batı blokunda kalması ve İslam dünyasına yönelmemesi özellikle AB için çok önemlidir. Fakat ilk kez bir hükümet bu işi hızlandırdı.

Peki Türkiye ile Avrupa arasında geçmişten kaynaklanan sorunlar var. Bu sorunlar aşılabilir mi?

Evet Türkiye ile AB arasında yüzyıllar süren tarihi olaylar var. Genetikleşmiş bazı farklılıklar var. Bu noktada, dayatılan sorunları çözmek zorundayız diye yaklaşmak sonun başlangıcı oluyor. Uluslar arası ilişkilerde mantıksız bir şekilde geri adım atmak çok daha büyük geri adımları beraberinde getirir. Tarih bize bunu göstermiştir. Hükümette AB sürecinde sanki bu kadar hızlı gitmenin doğru olmadığını anladı.

AB dışında bir alternatif tanımamak, “ben ille de bu blok içinde olacağım” yaklaşımıyla hareket etmek doğru mu?

Siz kendi referanslarınıza ve kendi medeniyet değerlerinize inanmadan yola çıkarsanız ve ille de bir yere gireceğim diye bir saplantı içinde olursanız, hatalar yapmanız kaçınılmazdır.

KAYBEDİLENLERİ BİR ANDA GERİ ALAMAYIZ

Türkiye’nin Asya ya da Avrasya gibi bir alternatifi var mıdır?

Siz yüzyıllarca dünyanın en büyük devletlerinden biri olarak yaşamışsınız. Fakat sosyolojik, süreçte savaşların sonunda bunu kaybetmişsiniz. Kaybedilenleri bir anda geri almanız mümkün değil. Siz nasıl aldıklarınızı yüzyıllarca geri bırakmamışsanız, bunları sizden alanlar da bırakmayacaklar ve sonuna kadar mücadele edeceklerdir. Bu çok da doğaldır. Bu anlamda bu işi uzun bir yolculuk olarak görmek gerekiyor. Dünya nüfusunun üçte ikisi Asya’dadır. Bugün dünyanın Batı bloku ki özellikle ABD, Asya ve Afrika üzerinde çalışmaktadır. Almanya Başbakanı zamanının yarısını Çin üzerinde harcamaktadır. Dünyanın bütün geleceği ve doğal kaynakları Asya’dadır.

Türkiye bundan nasıl faydalanmalıdır?

Türkiye bundan faydalanmak için Batı’yı bırakmamalıdır. Bu macera olur. Cumhuriyetin dış politika ekseni NATO, ABD ve Avrupa Birliği’dir. Bizim şu anda bu eksenden kaymamızın ülke menfaatleri açısından getireceği bir şey yoktur. Fakat, hem gelecek nesiller için hem de dünyadaki dengeler açısından Türkiye’nin Asya ve Afrika açılımlarını mutlaka yapması gerekiyor. Bu noktada AB Türkiye üzerinden Orta Asya’ya ve alternatif coğrafyalara açılmak istiyor. Ülkemiz bu eksenden açılımları yapabilirse, daha kazançlı çıkacaktır.

Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri ve Rusya ile ilişki kurma sı ABD ve AB’da neden rahatsızlık meydana getiriyor?

Türkiye’nin AB süreci var. Çünkü, Türkiye bugün dünyada potansiyelinden en fazla çekinilen bir ülke durumundadır. Dolayısıyla bu anlamda çok dikkatli bir yol haritası çizmek zorunda.

D-8 ALTERNATİF BİR PROJEYDİ

D-8 alternatif bir proje miydi?

Evet alternatif bir projeydi. Fakat daha fazla işlerlik kazandırılmalıdır. Hem Asya’dan hem de Afrika’dan bir çok ülkeyi barındırmaktadır. D-8 Türkiye’nin potansiyelini yansıtan bir projedir. Türkiye, çok kısa sürede tüm dünyada ses getiren D-8 projesini oluşturmayı başarmış ve bunu resmi olarak kuruluş haline getirebilmiştir. D-8 Batı blokunun çıkarlarını tehdit ettiği için sürekli engellenmeye çalışılmıştır.

Sizin Türkiye’nin iç politikasına yönelik çalışmalarınız var mı?

14 Mayıs’ta İstanbul Ticaret Üniversitesi ile birlikte Ulusal Yayın Politikası Sempozyumu’nu düzenledik. Hem medyadan hem de ilgili devlet kurumlarından çok ciddi bir katılımla bu programı yaptık. Türkiye’deki sosyolojik tahribatın önlenmesi, ülkemiz insanının sosyolojisinin çok daha ileriye gitmesi ve özellikle AB sürecinde medyamızın daha iyi politikalar izleyebilmesi konuları tartışıldı. Bu ve benzeri çok sayıda projemiz var. Zamanla bunlara da işlerlik kazandırmayı düşünüyoruz.

 

 

Süleyman Şensoy'un Diğer Yazıları

Muasır Medeniyet Seviyesinin Ü…

Muasır Medeniyet Seviyesinin Üzerine Çıkmak

Kimilerine göre kaçınılmaz son, kimileri…

Devamını Oku...

DEMİRDEN İPEK YOLU: TRACECA PR…

DEMİRDEN İPEK YOLU: TRACECA PROJESİ

(Kars-Tiflis-Bakü Demiryolu Temel Atma T

Devamını Oku...

Millet Olarak “Devlet Aklı”na…

Millet Olarak “Devlet Aklı”na İhtiyacımız Var

Devlet aklının dış politikada vücut buld…

Devamını Oku...

AVRUPA BİRLİĞİ-TÜRKİYE ORTA AS…

AVRUPA BİRLİĞİ-TÜRKİYE ORTA ASYANIN ÇOK BOYUTLU GÜVENLİĞİ

Tarihsel süreç içerisinde çeşitli nedenl…

Devamını Oku...

Yeni Bir Anayasa Nasıl Yazılma…

Devleti hiçbir zaman, hiçbir yerde gören…

Devamını Oku...

1.Uluslararası Türk Asya Kongr…

1.ULUSLARARASI TÜRK ASYA KONGRESİ AÇILIŞ

Devamını Oku...

Güç ve Adalete “Orantılı Risk…

Güç ve Adalete “Orantılı Risk - Karşılıklı Bağımlılık” ile Ulaşılabilir

( TGRT Televizyonu BAŞBAŞA Programı Röpo

Devamını Oku...

OTARŞİK SÜREÇ…

OTARŞİK SÜREÇ

Türkiye, 2002 seçimleri sonrası iç ve dı…

Devamını Oku...

Gelecek Asya ve Afrika'da…

Başkanımızın 20-21 Mayıs 2005 tarihlerin

Devamını Oku...

Pandoranın kutusu ya da parçal…

“Boş bir çuval ayakta durmaz”a Ata…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2