1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer
Giriş Kayıt

GİRİŞ YAP

Username
Şifre *
Beni hatırla

YENİ HESAP EKLE

(*) ile işaretli alanlar zorunludur .
Name
Username
Şifre *
Şifre Doğrula *
Email *
Email Doğrulal *
Captcha *

Ulusal Yayın Politikası Sempozyumu Açış Konuşması

Çok kıymetli misafirler;

Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM ile İstanbul Ticaret Üniversitesi işbirliği ile gerçekleştiriyor olduğumuz Küreselleşme ve Medyanın Kültür Üzerindeki Etkileri ve Türkiye’nin Ulusal Yayın Politikası Sempozyumu’na teşrifinizden ötürü teşekkür ediyor ve hoşgeldiniz diyorum.

Sadece bu sempozyumu düzenlememizdeki önemli amaçları çok kısa başlıklar halinde size arz etmeye çalışacağım. Akademik olarak ilgili bölümlere çok daha fazla yer kalması açısından TASAM ile ilgili çok kısa bir şey söylemek istiyorum.TASAM; bütün gereklilikleriyle beraber Türkler için daha önemli olan ve en büyük mürebbi olan ızdırabın bir meyvesidir. Bu meyvenin olgunlaşması ve daha fazla kamu yararına katkı sağlaması için aynı ızdırap çizgisinde bütün gereklilikleri de en layık şekilde yerine getirmeye çalışarak yolumuza devam ediyoruz. Sempozyumun sonuçları tek taraflı olarak tarafımızdan bir rapor haline getirilecek bütün diğer çalışmalarımızda olduğu gibi yine ilgili birimlere hem sivil hem resmi kurumlara ve yetkililerine arzedilecektir bunu da program başında hatrılatmak gerekliliğini duyuyorum.

Özellikle geldiğimiz dönemde Türkiye’de bütün olumlulukları bir kenara bırakırsak ya da şuan için o gözlükten bakmaz olumsuzluklar tarafından bakmaya çalışırsak sosyolojik olarak çok ciddi bir çözülme ve çürüme tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Türkiye gibi bir ülkede yaşamanın şüphecilik ya da kontrollü paranoyayla ilgisi olabilir en azından çok hassas kurumlar açısından ya da onları temsil eden insanlar açısından kontrollü bir paranoyanın gerekliliği tartışılabilir. Fakat toplumumuzun geldiği nokta itibariyle çok büyük bir paranoya ve şüphe içerisinde toplumumuzun parçalara bölündüğünü ve insanların birbirlerine çok ciddi ölçülerde şüphe eder güvenemez hale geldiğini görmekteyiz.

Neredeyse enerjimizin üçte ikisini ne yapacağımızı ya da ne olduğumuzu anlatmakla değil birbirimize ne olmadığımızı anlatmakla geçiriyoruz. Dolayısıyla nasıl enerjimizin üçte ikisini bu şekilde israf ediyorsak ortaya çıkabilecek sinerjinin de ortaya çıkabilecek sonuçların da üçte ikisini aynı şekilde israf ediyoruz. Dolayısıyla güvensiz bir toplumda sosyolojik olarak ciddi gelişmelerin olması bunların toplum hayatına, devlet hayatına, ekonomiye olumlu yansıması çok zordur. Belirli süreler için gelişmeler olsa bile bunlar bundan sonraki yol kazaları ile yok ediliyor veya daha da eskiye gidebiliyor. Bu açıdan sosyolojik olarak aramızdaki güvenin pekişmesi bütün meşruiyetin içeride oluşturularak adil bir şekilde dağıtılması çok önemlidir, buna medya da dahil. Bu anlamda medyamıza çok önemli bir görev düşüyor çünkü toplumu yönlendirme ve bilgilendirme araçları olarak medya aslında kullanması gereken enerjisini ya da ortaya çıkarabileceği sonuçların çok önemli bir bölümünü yine bu karmaşa içerisinde kanaatimize göre israf ediyor.

Atatürk’ün çok önemli bir sözü var; muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak diye. Ne yazık ki muasır medeniyet seviyesine çıkmak bizde çok fazla tartışılan bir şey. Fakat üzerine çıkmak ifadesi şahsen benim çok rastladığım ya da kamuoyu önünde tartışılan bir konu değil.

Avrupa Birliği sürecini yaşıyoruz, 1959’dan bugüne 46 yıllık bir süreç daha da geriye alırsak 200 yıllık bir batı yolculuğumuz var. Batı’daki kurumsal birikimi alma yolculuğumuz var. Fakat biz ne yazık ki 200 yıldır Batı’dan alacağımız kurumsal birikimi almayı tamamlayamadığımız için medeniyet seviyesine çıkmayı da dolayısıyla başaramamış oluyoruz. Medeniyet seviyesine çıkmayı başaramadığımız için üzerine çıkmayı daha henüz tartışmaya başlayamadık.

Bütün bu sosyolojik çözülmelerin toplumda olması gereken güvenin devlet ve millet hayatının birbiriyle olması gereken karşılıklı güvenin ve sinerjinin oluşturulması için medyamıza çok önemli görevler düşüyor. Bu görevleri hatırlatmak bunu ilgili akademisyenlerimizin tartışması ve ortaya çıkacak sonuçlarla medyamıza yönelik ve halkımıza yönelik böyle bir sürecin oluşmasına ufacık da olsa bir katkımız olursa bundan çok büyük mutluluk duyacağız.

Bu günlerde bu güvensiz ortamda çok tartışılan özellikle medyamızda çok tartışılan bir konu hakkında da acizane bir iki cümle arz etmek istiyorum. Bu da derin devlet olgusu. Şimdi derin devlet olarak bir ifade sürekli tartışılıyor. Derin devlet kimdir? Ne yapar? Ne eder? Zaman zaman düğmeye mi basar? Ne işle meşguldür? Çok fazla tartışılan ve gündeme alınan bir konu. Özellikle sosyolojik kırılma noktalarının yaşandığı dönemlerde çok fazla gündeme gelen bir konu. Şahsen ben kendime sorduğum zaman derin devlet nedir diye şöyle bir cevap alıyorum: derin devlet, milletin ve devletin hafızasıdır. Kim milletin ve devletin hafızasına sahipse ve gerekiğinde bu hafızadaki bilgileri de yorumlayarak vermesi gereken tepkileri verebiliyorsa o derin devlettir diyorum. Bu anlamda bir derin devlet varsa herhalde hepimiz için hayırlı bir şeydir. Ama ülkeye zarar verme noktasında bir derin devlet varsa ki yoktur o da hayırlı birşey olmasa gerekir. Bizim derin devlet tartışmalarından çıkmamızın yegane yolu devletin ve milletin hafızasına sahip bireyler ve kurumlar olarak sayımızın artmasıdır. Bakınız o zaman hiçbir şekilde ne sosyolojik kırılmalar ne ahlaki çözülmeler yaşayacağız ne de olağanüstü dönemlerden geçip, olağanüstü şeyler konuşacağız.

Türkiye’de yaşamanın Türkiye’yi yönetmenin genetik, bunu ırki ya da kan bağı olarak kastetmiyorum, genetik kodlara bağlı bir yolculuk olduğunu acizane hatırlatır teşrifinizden ötürü tekrar teşekkür ederim.

Hürmetlerimle.

Muasır Medeniyet Seviyesinin Üzerine Çıkmak

Kimilerine göre kaçınılmaz son, kimilerine göre fakr-u zarûret şartlarında girilmiş büyük ve anlamsız macera olan Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batı blokunun önüne tarihi bir fırsat çıkmıştı. Bu fırsat; yaklaşık 1000 yıldır diyar-ı rum’un fatihleri Türkleri yeniden geldikleri yere göndererek ve asimile ederek Endülüs örneğinde olduğu gibi rövanşın alınması idi. Fakat bir “adam” son dakikada bütün unsurları bir konsept etrafında birleştirerek yıkılan imparatorluğun küllerinden yeni bir ulus devlet kurdu. Osmanlı’nın son yüzyılında bütün yenilenme ve değişim dalgalarının önündeki engelleri okuyabilen bu “adam”, sosyolojik meyveleri çok uzun zamanda alınabilecek, bu gün bile bir çoğunun getirileri yeni anlaşılabilen radikal değişimlere imza attı. Hem dünyadaki konjonktürü ve geleceği iyi okuyup genç cumhuriyetin rotasını batı medeniyetine çevirdi hem de “Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak” gibi bu gün bile içeriği tartışılmayan bir hedef koydu. Sosyolojik olgunlaşmanın ve tarihin seyri içerisinde Batı’dan da alacağını alarak yoluna devam etmek üzere bir büyük misyon bıraktı.

Fakat, vefatıyla yarım kalır endişesi ile çok hızlı yapılan toplumsal değişimler, fayda-zarar mülâhazası ile zorunlu göze alınan kayıplar, kendisinden sonra gelenlerin kompleksleri ve amacın derinliğinden uzak anlayışları, İkinci Dünya Savaşı’nın olumsuz şartları ile birlikte baskıcı, otoriter yer yer acımasız bir anlayış Türkiye’yi 1950’lere taşıdı. 1950’lerde başlayan demokrasi deneyimimiz ise toplumun kutupları arasında gel-gitlerle, ara dönemlerle 2000’lere geldi. Menderes ve Özal’ın dönemlerinin önderlik ettiği kalkınma hamleleri, Erbakan’ın muhafazakârlaştırma, Türkeş’in milliyetçileştirme hareketleri yine bu elli yılın önemli sosyolojik olguları olarak tarihteki yerini aldı. Bu süreçteki en önemli sosyolojik kayıp toplumun belli bir kesiminin öncelikle kendi değerlerini korumak adına Batı’dan gelen herşeye büyük ölçüde kendini kapatması, yine bir başka kesiminse ölçüsüz ve anlamsız bir şekilde kişiliksiz bir yolculuğun seyrine kendisini bırakmasıydı. Zaten temel sosyal bileşeni bir türlü yakalayamayışımızın sebebi de herhalde bu davranış kalıpları arasındaki uçurumdu.

2000’lere yaklaştığımızda yaşadığımız 28 Şubat deneyimi en önemli sosyolojik kırılma noktalarından birisi oldu. Yapılan tehdit değerlendirmeleri ve uygulamaların sonuçlarının ne kadar millî unsurlara ne kadar gayri millî unsurlara hizmet ettiği hem ekonomik hem sosyolojik olarak tartışılmaya devam edecek. Fakat, bu sosyolojik kırılmadan sonra oluşan siyasî tablonun, içeride kendisini güvende hissetmeyip, meşruiyeti, kabul edilebilir sınırları aşarak dışarıda araması bu gün için endişe ettiğimiz problemlerin kaynağı oldu. Mevcut siyasî tablo ya da yeni oluşabilecek bir siyasî iradenin formel olanın dışında temelde meşruiyetini içeride oluşturması hayati ve en büyük zorunluluğumuz... Özellikle konjonktür olarak dünyanın yeniden planlandığı bölgenin merkezindeki bir ülke olarak stratejik boşluk oluşturmamak adına bu zorunluluk daha elzem ve ivedi bir hal alıyor.

Burada ifade etmemiz gereken önemli bir husus da doğu toplumlarında sıkça yaşanan acı ve ızdırapların, alınan derslerin bir-iki nesil sonra unutularak yeni maceralara yelken açılmasıdır. İşte tam burada şu günlerde sıkça konuşulan “Derin devlet” olgusu gündeme geliyor. “Derin devlet nedir?” diye kendime sorduğumda “Millet ve devletin hafızasıdır” diye bir cevap alıyorum. Kim devletin ve milletin hafızasına sahipse ve olaylar karşısında hafızadaki bilgileri de yorumlayarak gerekli tepkiyi gösterebiliyorsa o da derin devletin kendisidir diyorum. Gözleri bağlı bir mantıkla “kim”i arayacağımıza devletin ve milletin hafızasına sahip bireyler ve kurumlar olma yolunda ilerlememiz, derin devletin tabanını genişletecek ve “toplumsal barış, adalet ve kalkınma” muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkacaktır. Güncelde siyasi irade; başarılarının hazmedilmediğini düşünerek agresif tepkiler verirse bu güne göre hiçbir meşruiyet problemi olmayan “ÖZAL” hareketinin büyük başarılara rağmen uzun olmayan bir sürede geldiği noktayı hatırlamak gerekir. Dönemler geçici devlet ve milletler kalıcıdır.

Bütün bunlardan hareketle değişen Türk Dış Politikası bağlamında konu ile ilgili birşeyler söylemek gerekirse de; NATO/ABD ve Batı Avrupa ekseninde yürüyen Türk Dış Politikası bu konseptten kopmadan ve işbirliği içinde Asya ve Afrika açılımlarını da gerçekleştirmelidir. Dünyanın değişen dengelerini, alternatif enerji kaynaklarını, nüfus ve insan potansiyelini ve her anlamda dünyanın üçte ikisini oluşturan bu çoğrafyalar zaten Türkiye’nin eski hiterlandındadır.

A.B. Türkiye’den Asya ve Afrika’daki bir çok ülke ile serbest ticaret anlaşmaları yapmasını isteyip ve bu yönde teşvik etmekte, bazen de sözler almaktadır. A.B. ile bu anlamda karşılıklı menfaate dayalı bir dış politika açılım örneği egemen unsurlarla çatışmamak ve olası maceralara girmemek açısından önemli ve tercih edilmesi gereken bir deneyimdir. Zaten A.B. yolculuğunun en mantıklı tarafı A.B. bağlamında alternatif açılımlar gerçekleştirmek ve Batı’dan alınması gereken kurumsal birikimin alınma sürecini hızlandırarak tamamlamaktır. Medeniyet bağlamında ortak geçmişimiz olan bu alternatif coğrafyalara açılım önümüzdeki nesiller ve tarih yolculuğumuz açısından kanaatimce hayati bir zorunluluktur.

Millî ve mânevi değerleri güçlü, medeniyet yolculuğuna kaldığı yerden büyük bir donanımla devam eden, dünyadaki son yüz yılın birikimini hazmetmiş, hem bölgesi hem dünya için barış ve denge unsuru olan, her türlü meşruiyeti kendi içinde oluşturan ve adil olarak dağıtan, kurumsallaşmış ahlâk temelinde birikimini yeni nesillere aktarabilen bir Türkiye için;

Potansiyel tehdit ve fırsat değerlendirmelerinin sosyolojik temelde uzun vadeli ve sağlıklı yapılarak, “bütün devlet kurumları”nın yekvücut olması halinde “Muasır Medeniyet Seviyesinin üzerine çıkmak” idealine ülkemizi taşıyacakları inancıyla bu yolculuğun “genetik kod”lara ihtiyacı olan bir süreç olduğunu da ayrıca belirtmek isterim.

Saygılarımla.

Başkanımız Süleyman Şensoy'un 'Amerikan Seçimleri' ile İlgili Görüşleri' 25.10.2004

Bush ve Kerry’nin Türkiye’ye bakış açıları nelerdir?

Bush yönetimi, Türkiye’yi Ortadoğu’daki müslüman devletlere model bir ülke olarak görmektedir. Ortadoğu’nun demokratikleştirilmesinde Türkiye’nin büyük katkısı olacağı düşünmektedir. Ayrıca bölgede güçlü ve demokratik bir Türkiye’nin olmasını Amerikan çıkarlarına da uygun bulmaktadır. Özellikle Israil’in güvenliğinin sağlanmasında Türkiye’yi bölge ülkeleri arasında önemli stratejik bir ortak olarak görmektedir. Kerry’nin Türkiye hakkında farklı düşündüğü konusunda bir demeci yoktur.

Kerry’nin Seçilmesi halinde Amerika’nın Türkiye’ye bakışında bir değişiklik olur mu?

Kerry’nin seçilmesinin Türkiye-ABD ilişkilerinde ciddi bir etkisinin olmayacağı kanısındayım. Türkiye’ye karşı Amerika’nın dış politikasını ele aldığımızda seçimler öncesi uslup ve söylem ile seçimler sonrasında yürütülen reel politik arasında ciddi sapmalar olduğu görülür. Bu nedenle bir değişiklik beklenmemelidir. Ancak, Bu konuyla ilgili çok farklı bir notu da eklemem gerekir. Yapılan bilimsel çalışmalar dış politika konularında medyanın tutumunun çok etkili olduğunu göstermiştir. Dış politika konularında kamuoyu oluşturmada idarenin önemli bir payı olsa da belli konularda basının tutumu belirleyici rol oynamaktadır. Amerikan kamuoyunda Fransa’ya karşı son bir iki yılda oluşan olumsuz havayı büyük ölçüde basının tutumuna bağlamak mümkün. Bilhassa dış politika konularında oldukça cahil olan halk kitlelerinin fikrini çok iyi okullarda büyük paralar ödeyerek çok iyi eğitim alan kanaat önderleri rahatlıkla şekillendirebiliyor. Geleneksel olarak idareyi destekleyen medya Türkiye aleyhine bir duruş sergilemedikçe Kerry’nin de Türkiye’ye yönelik politikasında bir değişiklik beklememek gerek. Ayrıca ABD seçim politikasının ulusal çıkarı maksimize edecek bir şekilde rasyonel tasarlandığını, bu nedenle ABD çıkarları neyi gerektiriyorsa Türkiye söz konusu olduğunda onun yapılacağını da söylemek mümkün.

Demokratların dış politikaya ilişkin görüşleri nelerin değişeceğini gösteriyor? Amerikan dış politikasında meydana gelebilecek değişiklikler Türkiye’yi nasıl etkiler?

Demokratların dış politikaya ilişkin görüşlerine bakıldığında aslında Bush’tan temel olarak farklı olmadıkları görülmektedir. Birinci önceliği Amerika’nın güvenliğine vermektedirler. Durum böyle olunca terörle mücadeleden bahsetmektedirler. Bu anlamda Demokratların beyaz saraya yerleşmesi, Bush’tan farklı olarak, Amerika’nın global terörizme karşı kendi başına buyruk hareket etmekten daha çok hukuksal tabanı olan bir strateji, işbirliği ve diplomasi takip edeceği izlenimi vermektedir. Bu değişim bir anlamda en son Irak savaşı ile gerginleşen Türk-Amerikan ilişkilerine de olumlu yansıyabilir.

Kerry Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunda Bush’la aynı görüşte olur mu?

Amerikan reel politiğine göre olması gereken olur. Bu durum Bush ve Kerry ile ilgili değildir. Geçen ay ABD’de Atlantik Konseyi Türkiye’nin AB üyeliğinin Amerikan çıkarları açısından ne anlama geldiğini analiz eden detaylı bir rapor hazırladı. Bu raporda AB üyesi bir Türkiye’nin Amerikan çıkarlarına daha uygun olacağı sonucu çıkmaktadır. Dolayısıyla bu tür politikaları kişilere bağlamanın doğru olmayacağı kanısındayım. Ayrıca; Bush döneminde, AB üyeliği ile ilgili ABD desteği iyice anlamsız hale geldi. Clinton’ın Türkiye’nin AB üyeliğine taraftar olması ve bu konuda telkinlerde bulunması belirleyici ve Türkiye açısından olumlu iken Bush’un verdiği destek hem kerhen olmuş hem de çok fazla bir fayda vermemiştir. Dolayısıyla, şayet Kerry ABD’nin imajını AB halkları nezdinde düzeltebilir ise o zaman ABD’nin Türkiye’ye vereceği AB desteği anlam kazanır. Aksi taktirde ABD’nin Türkiye’ye vereceği AB desteği Türkiye’ye yapılmış bir jest seviyesinden öteye geçmez.

Kerry seçilmesi halinde Amerika’nın dış politikasında meydana gelebilecek değişiklikler

Kerry’nin danışmanlarına göre, kendisinin başkan seçilmesi halinde ABD’nin dış politikasının değişmeyeceği yönünde. Danışmanlara göre, Bush yönetimi ile olası bir Kerry yönetimi arasındaki dış politika farkları, sadece “kişilik özellikleri ve tarz”dan ibaret olacak. Örneğin Kerry, Avrupalı müttefikleri ile ilişkilere daha fazla önem verecek. Kerry, seçilmesi halinde, Bush’un izlediği ‘savunma amaçlı saldırı’ ya da ‘önleyici saldırı’ olarak nitelendirilebilecek dış politikadan vazgeçeceğini açıkladı. John Kerry, Mecbur kalmadıkça savaşın olmayacağını beyan etmiştir ve ‘ABD, mecbur kalmadıkça savaşa girmeyecek’ demektedir. Demokrat Başkan Adayı bunu son derece açık bir şekilde ifade etti. Ülkesinin ‘ancak saldırıya uğraması halinde’, en sert şekilde karşılık verileceğini söyledi, ‘ABD, kendi istediği anda değil, ancak mecbur kalması halinde karşılık verecek’ dedi. Böylece, Washington’da iktidardaki cumhuriyetçilerin izledikleri, ‘kuşku üzerine saldırı’ politikasıyla da tamamen ters düşmüş oldu. Ayrıca Kerry seçilmesi durumunda, ABD’nin Atlantik ötesi müttefikleri ile arasını düzeltmek istemesi ABD’nin başına buyruk hareket etmek yerine diğer müttefikleriyle daha fazla işbirliğine gideceğini göstermektedir. Böylece, savaş-rejim değişikliği gibi yaşamsal kararlar, 11 Eylül öncesinde olduğu gibi, yine müttefik ülkelere danışılarak alınacak. ‘Batı ittifakı’ yeniden canlandırılacak. Bu politikada da, Kerry’nin ‘Biz korkulan değil gıptayla saygı duyulan bir ülke olmalıyız’ sözü dikkat çekicidir.

‘Her ikisinin de hedefleri aynı’
Kerry kampanyasının ulusal güvenlik danışmanı Rand Beers, gazetecilere verilen brifingde, “İki yönetimin hedefleri, birçok açıdan birbirinden farklı değil” diye konuştu. Bir diğer danışman olan Richard Holbrooke ise, gazetecilerin Irak, Filistin, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi konulardaki sorularını yanıtsız bıraktı. Kerry’nin bir “uluslararası uzlaşma yanlısı” olduğunu söyleyen Holbrooke, başkan adayının eğitiminin bir bölümünü Avrupa’da geçirdiğini, birkaç yabancı dil bildiğini ve Portekiz kökenli bir eşi olduğunu hatırlattı. Kerry’nin kişisel geçmişini anlatarak Avrupalılara mesaj veren Holbrooke’un, bir seçim zaferinin ardından dışişleri bakanı olabileceği konuşuluyor.

Senatör Kerry’nin yardımcılığını üstlenen Senatör John Edwards da, benzer mesajlar vermektedir. Seçimin kazanılması halinde başkan yardımcısı yapılacak olan Edwards, bir konuşmasında, “Irak savaşını kazanma” ve “terörle mücadeleye, El Kaide imha edilene dek devam etme” sözü vermiştir. Gelinen noktada, Amerikan dış politikasının tayininde “Amerika’nın ne kadar inisiyatif sahibi olduğu” ironik olarak zaten tartışma konusudur.

Kerry’nin seçilmesi ABD’nin dış politikasında nelerin değişmesi anlamına gelecek?

Kerry’nin resmi açıklamasında amaçlarının şunlar olacağının altı çizilmektedir.
Kerry’nin Amaçları:

  • Irak’ta barışı sağlamak
  • Biyolojik, nükleer ve kimyasal silah terörizmini engellemek
  • Terörü ortadan kaldırmak
  • Amerikan ordusunu daha da güçlendirmek
  • Küresel anlamda demokrasiyi güçlendirmek, sağlık koşullarını düzeltmek, çevreyi korumak
  • Amerika’nın enerji bağımsızlığını sağlamak (Orta doğuya olan bağımlılığa son vermek)

Kerry’nin ifade ettiği bu amaçlara bakıldığında Bush’un politikalarından farklı olmadığı görülmektedir. Bush zamanında artan askeri harcamaların Kerry zamanında daha da artabileceği değerlendirilmektedir. Özellikle Kerry Amerikan ordusunun daha modern hale gelmesi için yeniden teçhiz edileceğinden bahsetmektedir. Irak konusunda Keery her ne kadar barışın sağlanmasını amaçladığını ifade etse de bu barışın tesis edilebilmesi için Amerikan ordusunun birkaç yıl daha bu ülkeden ayrılmayacağı Kerry’e yakın kaynaklarca ifade edilmektedir. Bush’tan farklı olarak Kerry müttefiklerle daha yakın olacaklarını Avrupayla işbirliği yapacaklarını ifade etmektedir. Ancak Avrupa’nın demokrasi, barış, sağlık, çevre gibi konularda dünyada hakim kılmaya çalıştığı alanlarda kullandığı araçlarla ABD’nin kullandığı araçlar birbirlerine uymamaktadır. Kerry’nin başta orduyla ilgili düşünceleri yöntemin daha çok askeri yönünün ağırlıklı olacağı tezini güçlendirmektedir. Oysa Avrupa daha çok ekonomik işbirliği vs. araçlarla aynı amaçları gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Kerry’nin ulusal güvenlik danışmanı kim olabilir?.

Seçim kampanyalarında Kerry’e ulusal güvenlik danışmanlığı yapan “Rand Beers”in her ne kadar Bush yönetimini bırakarak istifa etmiş bile olsa seçim sonrasında bu göreve getirilebileceğini düşünüyorum.

Türk Cumhuriyetlerinde Yatırım İmkânları Sempozyumu Açış Konuşmaları

Çok kıymetli misafirlere öncelikle hoş geldiniz diyorum. Teşriflerinden ötürü tüm kurumumuz adına kendilerine şükranlarımı arz ediyorum. Genelde bu tür projelerde konsensüsü sağlamak adına başkanlar, işin işletme boyutuyla beraber duygusal zekayı temsil ederler. O anlamda sizlere birkaç cümle arz etmeye çalışacağım. Zaten Türkiye’nin bir mozaiğini, bir konsensüsünü hem katılım listemizde, hem de salonda bulunan katılımcılarımız arasında görmekteyiz. Bu nedenle de çok mutlu olduğumuzu arz etmek isterim.

Öncelikle TASAM’ın temel mantığıyla ilgili, ayrıntıları ya da programına girmeden çok kısa bir bilgi vermek isterim. Biz şöyle bir tariften yola çıkmıştık: İdeal insan “yaşadığı dönemde en güzel, en gerekli işi yapan kimsedir” diye tarif edilmektedir. Bu anlamda biz, dönemimizde yapılması gereken elzem bir işi yapmaya gayret ederek bu işe başladık. Çünkü sadece Amerika’da hükümetin fonlarıyla çalışmalarını sürdüren elli adet stratejik araştırma merkezi var. Diğer fonlardan, özel şirketlerden ya da bağımsız kaynaklardan desteklenen belki bu sayının on katı kadar daha araştırma merkezi var. Fakat ülkemize geldiğinizde nitelik açısından bir elin parmaklarını geçmediğini görmekteyiz. Bu anlamda ülkemize, devletimize, milletimize hizmet etmek ve bu boşluğun doldurulmasına bir nebze de olsa katkıda bulunmak amacıyla yola çıktık. İdeal insanın bir başka tarifi daha var: Husumetinin ya da heyecanının aklının önüne geçmemesi. Çünkü husumetiniz aklınızın önüne geçtiği zaman, sizin düşman zannettikleriniz ya da düşman öngördüklerinizin size hiçbir şey yapmasına gerek kalmıyor. Siz kendi husumetinizde boğuluyorsunuz. Heyecanınız aklınızın önüne geçtiği zaman da, bir süre sonra heyecanınızın ya da hayranlığınızın getirdiği bir takım komplekslerle oyuncak olabiliyorsunuz. Bu iki benzetmenin de bugünlerde çok ihtiyacımız olan konular olduğuna inanarak arz etmek istedim.

TASAM’ın genel sağduyusunu anlatmak adına, benim özel toplantılarda arkadaşlara hep paylaştığım bir hikayeyi sizlere de arz etmek isterim. Bir kısmı tarihi gerçektir, bir kısmı hikayedir. Olayın gerçeklik boyutunu ben tarihçilerimize bırakıyorum. Biliyorsunuz Kanuni Sultan Süleyman 46 yıl tahtta kalmış, Osmanlı’nın en büyük padişahlarından birisidir. Bir oğlunu saray fitneleri nedeniyle kendi emriyle boğdurtmuş, bir diğeri onun acısına dayanamayarak veremden ölmüştür. Kalan oğulları Beyazıt ve İkinci Selim – Sarı Selim olarak da geçer – padişah daha hayattayken taht kavgasına tutuşmuş, merkezdeki ordunun dışında iki tane ordu Kütahya’da savaşmışlardı. Devlet o şartlar içinde bir krize girmişti. Padişah; ikisine de zarar verse tahta geçecek kimse kalmamakta, bir tanesine zarar verse, ikisi de evlat olduğu hasebiyle bir diğerine kıyamamaktadır. Buraya kadar tarihi gerçeklerdi, bundan sonrası ise hikaye kısmı. Padişah vezirlerden birine konuyu açar ve görüşünü sorar. Vezir de biraz padişaha yaranmak adına ayrıntıyı düşünmeden şunları ifade eder: “Efendim siz tahttayken bu yapılır mı, ikisini de asmak lazım... Sizin devletli şahsınıza bunlar yapılır mı?” derken, padişah sözünü keser ve der ki: “Ne güzel konuşuyorsun, belli ki evlat da senin değil, devlet de...” Dolayısıyla biz hem evladı, hem devleti dert edindiğimiz zaman bilmemiz gereken şeyler çok, konuşmamız gereken şeyler az oluyor. Bu anlamda biz TASAM’da, milletimiz adına böyle bir sağduyuyla hizmet etmeye çalışıyoruz.

Bunlar edebi olarak çok güzel ifadeler olabilir ama bu sağduyu ile çalışmalar ortaya koymak oldukça zor olmaktadır. Bu anlamda da çalışmalarımızın milletimiz ve devletimiz adına daha iyi noktalara gelmesi için bütün katılımcılarımızın desteklerini arz ediyorum.

Bir de Türkiye’nin bütün birikimi ve geçmişi Türkiye ve Asya’dadır. Bu dünyanın diğer konjonktürünü, bölgelerini, Avrupa Birliği’ni ya da Amerika’yı reddettiğimiz anlamına gelmez. Fakat bizim tarihi misyonumuz, geçmişimiz Türkiye ve hinterlandındaki Asya’dır. Bütün İslam medeniyeti, doğu medeniyetleri, mistik medeniyetler, Türk medeniyetleri Türkiye ve Asya içerisindedir. Bu anlamda biz bu coğrafyadan hareket ederek, sermayemizi buradan oluşturarak, dünyanın neresinde ne yapacaksak, hangi birlik içinde olacaksak kimlik ve kişiliğimizle olmamız gerektiğini düşünüyoruz. Bu anlamda Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’yle ilgili yaptığımız bu sempozyum bu amaca hizmet etmektedir. Çünkü 21. yüzyılda gelişen enerji kaynaklarının ve stratejik kavşakların olduğu yer Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’dir. Bu anlamda herkes Türk Cumhuriyetleri’yle ilgili çok büyük çaplı projelere imza atarken, biz siyah-beyaz ayrımı içinde bir yerde bloklaşmak gibi bir yanlış içine düşmemeliyiz. O açından devletimizin kurumlarıyla bir arada gerçekleştirdiğimiz bu program küçük de olsa, bu sürece bir katkı olacaktır. Zaten biz bugüne kadar bölgeyle ilgili yapılması gerekenleri yapmış olsaydık, zannediyorum bugün çok gayret ettiğimiz birliğe dahil olmak için “bölgesel ve küresel bir aktör” olarak davet alacaktık. Fakat halen geç kalmış sayılmayız. Bu süreçte devlet ve millet olarak üzerimize düşenleri yapmamız gerekiyor.

Biz kendi ellerimizle gömdüğümüz bir hazinenin üzerinde yokluk içinde yaşıyoruz. Çok duygusal konuşmak istemiyorum ama bize düşen dünyadaki konjonktürü de iyi algılayarak gereksiz maceralara girmeden o hazineyi çıkartarak dostlarımız ve müttefiklerimizle paylaşmaktır. Bu toplantı, o sürece ufak da olsa bir katkı yapar diye ümit ediyorum. Bir de bizim bütün kamuoyuna açık toplantılarda yaptığımız uyarılar ve genel hatırlatmalar vardı. 20 Mayıs 2004’te Eresin Otel’de yaptığımız Irak’ın Geleceği Sempozyumu’nda iki konuya dikkat çekmiştik. Bunlardan bir tanesi kontrol edilemeyen bölgesel istikrarsızlıklarla ilgili hazırlıkların olması, ki biliyorsunuz yıllardır biz Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti’nin oluşumuna karşı milli politikalar geliştirdik. Fakat şimdi Kuzey Irak sınırlarını aşarak Irak genelinde bir etkinlik söz konusu olmaya başladı. Bu anlamda Irak’taki terör ve şiddet olayları ve artık iç savaşa dönüşen durum nedeniyle bir hatırlatma yapmıştık. İkincisi de iklim değişikleriyle oluşabilecek ekonomik, sosyal ya da doğal olaylarla ilgili hükümetimizin, devletimizin hazırlıklar yapması gerektiğiydi. Bu toplantıyla da hatırlatmak istediğimiz konu; özellikle klasik enerji kaynaklarının arzında, üretiminde ve ulaşımında artık yaşanan olağanüstü değişiklik ve belirsizliklerden dolayı alternatif enerji kaynakları konusunda ivedilikle bazı şeylerin yapılması gerektiğidir. Hidrojen enerjisini yaklaşık bir ay önce Kadir Has Üniversitesi’yle ortak yaptığımız bir konferansla Türkiye’nin gündemine taşıdık. Bu konu daha sonra birçok televizyon kanalı ve gazetelerimizde de çok ciddi olarak yer buldu. Bir diğeri de önümüzdeki dönemde gündeme gelecek olan nükleer enerjidir. Tabii burada alternatif enerjinin ne olduğu, milli güvenlik politikaları içinde nasıl yapılması gerektiği bizim konumuz değil. Bize düşen bunu yetkililerimize arz etmektir.

Ben çok fazla açılış konuşmalarıyla vaktinizi almak istemiyorum. Fakat bu genel hatırlatmaları arz etmek istedim. Bu perspektif ve genel düşünce içerisinde programımızın milletimiz ve devletimiz için hayırlı olmasını diliyorum. Katılımınız için hepinize çok teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum.

Evlat da Bizim Devlet de, 29.07.2003

Hikâyedir; Kanuni Sultan Süleyman’ın boğdurtarak öldürttüğü Şehzadesi Mustafa’dan sonra ince hastalıktan Şehzade Mehmed’in de ölmesiyle, tahta varis kalan iki şehzade Selim ve Beyazıd’ın taht kavgasında arada kalan padişah derin derin düşünmekte ve bir karara varamamaktadır.

Oluşturdukları ordularla birbirleriyle savaşmaya kadar işi vardıran şehzadelerin ikisini de tepelese tahta geçecek varis kalmamakta, birinden birini tercih etse ikisi de evlat olması hasebiyle bir diğerine kıyamamaktadır.

Bu düşünceler içerisindeyken vezirlerinden birisine konuyu açar ve dertleşmek, görüş almak ister. Vezir; devletlü sultanımızın sağlığında ikisinin de yaptığı edepsizliktir le başlayan ahkam kesen cümlelerle iki şehzadeye de iyice yüklendikten sonra ikisinin de asılması, başlarının kesilmesi gerektiğinden bahisle konuşmaya devam ederken, padişah hem müstehzi ve hem de hüzünlü bir tavırla vezirin sözünü keser ve der ki;
“Ne güzel konuşuyorsun, belli ki evlat da senin değil, devlet de.”

Hikâyenin geri kalanını özetlersek; Padişah Selim’den yana tavır alır Beyazıd yenilir. İran Şahı Taşmashap’a sığınır, şaşaalı törenlerle karşılanır. Devleti tehdit edecek bir fitne ihtimaline karşı Payitaht İran Şah’ına 60.000 altın vererek maiyeti ile birlikte Şehzade Beyazıd’ı öldürtür ve kafası İstanbul’a getirtilir.

Ülke olarak geldiğimiz nokta, yaşadığımız günler Sultan Süleyman’ı derin derin düşündüren dönüm ve kırılma noktalarından birisidir.

İçerde; dış dünyadaki uluslararası plânlamalardan asla bağımsız olmayan ekonomik kriz süreci ile birlikte millî insiyatiflerin bir bir (en hafif ifadeyle) yara aldığı ve krizin olumsuz demografik boyutlarının zirveye çıktığı günleri yaşıyoruz.

Dışarda ise; dünya statükosunun netice alma zamanının geldiğini öngördükleri bir coğrafya ve konjonktürün ortasında sıkışmış durumdayız.

Bu sitede yayımlanan ilk yazı olması sebebiyle genel bir bakışaçısı ve yaklaşımı ortaya koymak istiyorum. Çok fazla ayrıntının, yaklaşımın ana esprisini zedeleyeceğini düşünerek Sultan Süleyman’ın hüzünlü ifadesindesi gibi “Eğer devlet de bizim, Evlat da bizimse...” (ki bu anlayış bu merkezin sağduyusu olacaktır) bu ülke için yüreği çarpan herkese, bir araştırma merkezinin toplumsal sorumluluk sınırları içerisinde aşağıdaki ifadeleri arzetmek istiyorum:

Cumhuriyeti kuranların dünyadaki konjonktürü çok iyi okuyarak kurdukları 100 yıllık perspektifi sonuna yaklaşmışken başa almamalıyız.

Statükolarla uğraşmak, ya da onları değiştirmek her zaman cazip ve gıdıklayıcı bir iş olmuştur. Fakat statüko yerine daha iyi bir şey koymak için kaldırılır. Emsalini yada daha iyisini koyamazsanız boşluk ve kaos olur. Yapısal değişiklikleri yaparken bin düşünüp bin istişare edip bir yapmalıyız.

Bu ülke ve millet için taş üstüne taş koyan hayırlı iş ve hizmet namına emek sarfeden herkes bütün sonuçlarıyla ortak sermayemizdir. Dolayısıyla millî birlik ve beraberliğin en canlı olması gereken bir dönemde olduğumuzun bilincinde olmalıyız.

Kişiliksiz ve kimliksiz olduğu zannına kapılması için çok büyük gayretler sarfedilen ülkemizin aynı zamanda dünya’da en çok speküle edilen baskı ve kontrol altında tutulan bir ülke olduğunu unutmamalıyız.

"Medeniyet” temelinde, coğrafyamızın ve dünyanın tek şansı olduğumuza inandığımız gün, bütün korkularımızı yenebileceğimizi bilmeliyiz. Bütün olumsuz gayretlerin o günün gelmemesi için olduğuna bir inanabilsek aslında o günü getirmiş olacağız.

Ateş yakar, su ise ıslatır. İç ve dış dengeleri, geçerli statükoyu doğru ve reel tanımlayıp, olayların ve ilişkilerin tarihini iyi bilirsek tozpembe rüyalardan biran önce uyanıp yakması muhtemel ateşten korunmak için gerekenleri ivedilikle yapmamız gerekiyor.

Evlat da bizim devlet de! diyenlere her zamankinden fazla iş ve insiyatif düşmektedir. Bu coğrafya ve konjonktürde zorluklar hep yeni çıkışlara, yükselmelere sıçrama tahtası olmuştur. Tesbiti reel yapmak doğru neticeyi getirecektir.

Doğru zamanda, doğru işi yapmak için doğru adam olmak gerektiğinden hareketle, tarihten ibret alarak, ülkemizin daha aydınlık günlere ulaşması için en güzel temenniler ve saygılarımla.

Süleyman Şensoy'un Diğer Yazıları

Muasır Medeniyet Seviyesinin Ü…

Muasır Medeniyet Seviyesinin Üzerine Çıkmak

Kimilerine göre kaçınılmaz son, kimileri…

Devamını Oku...

DEMİRDEN İPEK YOLU: TRACECA PR…

DEMİRDEN İPEK YOLU: TRACECA PROJESİ

(Kars-Tiflis-Bakü Demiryolu Temel Atma T

Devamını Oku...

Millet Olarak “Devlet Aklı”na…

Millet Olarak “Devlet Aklı”na İhtiyacımız Var

Devlet aklının dış politikada vücut buld…

Devamını Oku...

AVRUPA BİRLİĞİ-TÜRKİYE ORTA AS…

AVRUPA BİRLİĞİ-TÜRKİYE ORTA ASYANIN ÇOK BOYUTLU GÜVENLİĞİ

Tarihsel süreç içerisinde çeşitli nedenl…

Devamını Oku...

Yeni Bir Anayasa Nasıl Yazılma…

Devleti hiçbir zaman, hiçbir yerde gören…

Devamını Oku...

1.Uluslararası Türk Asya Kongr…

1.ULUSLARARASI TÜRK ASYA KONGRESİ AÇILIŞ

Devamını Oku...

Güç ve Adalete “Orantılı Risk…

Güç ve Adalete “Orantılı Risk - Karşılıklı Bağımlılık” ile Ulaşılabilir

( TGRT Televizyonu BAŞBAŞA Programı Röpo

Devamını Oku...

OTARŞİK SÜREÇ…

OTARŞİK SÜREÇ

Türkiye, 2002 seçimleri sonrası iç ve dı…

Devamını Oku...

Gelecek Asya ve Afrika'da…

Başkanımızın 20-21 Mayıs 2005 tarihlerin

Devamını Oku...

Pandoranın kutusu ya da parçal…

“Boş bir çuval ayakta durmaz”a Ata…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2