1. Skip to Menu
  2. Skip to Content
  3. Skip to Footer
Giriş Kayıt

GİRİŞ YAP

Username
Şifre *
Beni hatırla

YENİ HESAP EKLE

(*) ile işaretli alanlar zorunludur .
Name
Username
Şifre *
Şifre Doğrula *
Email *
Email Doğrulal *
Captcha *

Pakistan, Butto, Şerif, Müşerref Yanlış Stratejinin İflası (Dost Acı Söyler)

Uzun bir zamandır şiddet olaylarının yaşandığı ve belirsizlik ortamının hüküm sürdüğü Pakistan’da en sarsıcı gelişme, genel seçime 10 gün kala başbakanlığın güçlü adayı  Benazir Butto’nun Ravalpindi’de miting sonrasında silahlı-bombalı saldırı sonucunda öldürülmesi oldu. Suikastta Butto ile birlikte çok sayıda kişi de öldü.

            Benazir Butto, Pakistan’ın önemli siyasi ailesi olan Butto ailesinden geliyordu. Babası Zülfikar Ali Butto, 1971-1977 döneminde Pakistan Devlet Başkanı idi. 1977 yılında General Ziya Ül Hak tarafından bir askeri darbe ile iktidardan indirilen baba Butto, ölüm cezasına çarptırılıp 1979 yılında asıldı. Aynı yıl oğul Şahnavaz Butto 1980’de Fransa’da öldürüldü. Baba ve oğul Butto’nun ölümünden sonra Pakistan Halk Partisi’nin başına geçen Benazir Butto, henüz 35 yaşındayken 1988 seçimlerini kazandı ve ilk kez bir Müslüman ülkenin kadın başbakanı oldu. Fakat yolsuzluklarla suçlanan Butto, 20 ay sonra Devlet Başkanı Gulam İshak Han tarafından görevinden alındı. Yerine Pakistan Müslüman Birliği lideri Nevaz Şerif geçti. 1993’te tekrar başbakan seçilen Butto, 1996’da Devlet Başkanı Faruk Leghari tarafından yine yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle görevinden ayrıldı. Aynı yıl solcu-devrimci kardeş Mir Murtaza Butto 1996’da Pakistan polisi tarafından öldürüldü. İki yıl sonra ise Benazir Butto ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

            Butto, başbakanlıktan düşürülünce yerine 1997 yılında Nevaz Şerif geçti. Fakat Başbakan Şerif, 1999 yılında General Pervez Müşerref’in düzenlediği askeri darbe ile düşürüldü ve ülke dışına sürgüne gitmek zorunda kaldı. Müşerref yönetimi, Afganistan harekatı sırasında ABD’ye tam destek verdi ve ülkedeki El Kaide, Taliban ve diğer radikal gruplara karşı savaş başlattı. Rusların Afganistan’dan çekilmesiyle birlikte kurulan yönetimi devirmek için Pakistan medreselerinde yetiştirilen Taliban kadroları Afganistan savaşına, Afganistan Savaşında Müşerrefin ABD’ye verdiği destekle kontrolden çıkan (benzer medreseler merkezli) radikal gruplar da aynı sürecin devamı olarak Pakistan’ı iç savaş ve kaos ortamına taşıdı. Bütün bu süreçlerde ne yazık ki Butto dahil tüm siyasilerin rolü oldu.

Fakat bu mücadelede Müşerref aldığı büyük riskin altında kalıp kamuoyunun desteğini yitirmeye başlayınca, ABD, sürgündeki Benazir Butto ile görüşmeye başladı. ABD’nin baskısı sonucunda Müşerref, Butto hakkındaki yolsuzluk davalarını kapattı ve Butto’nun ülkeye geri dönmesine müsaade etti. Amerika’nın desteğiyle ülkeye dönen Butto, seküler-laik ve ılımlı kesimler tarafından “yeni bir umut” olarak algılandı. Fakat Butto’nun öldürülmesi bu yeni umudu sona erdirdi.    

Bu suikast olayı öncesinde de zaten ülkede şiddet ve belirsizlik hakimdi. 2007 yılı Pakistan için adeta “felaket yılı” oldu. 9 Martta Müşerref, “devlet başkanlığı ile genelkurmay başkanlığı” görevlerini aynı anda taşımasını eleştiren Yüksek Mahkeme Başkanı İftihar Çaduri’yi görevden aldı ve avukatlar ayaklandı. 10 Temmuzda İslamabad’daki Lal Mescit’te toplanan radikal militanlara yönelik operasyonda 105 kişi öldürüldü ve ardından ülke çapında radikal grupların silahlı-bombalı eylemleri arttı. 6 Ekimde Müşerref, Meclis tarafından tekrar Devlet Başkanı seçilince muhalefetin gösterileri de arttı. 19 Ekim’de Butto’nun ülkeye dönüşünü karşılayan konvoya bombalı saldırı yapıldı. Benazir Butto’nun yara almadan kurtulduğu bu saldırıda yaklaşık 140 kişi yaşamını yitirdi, 248 kişi de yaralandı. Müşerref 3 Kasım’da ülke çapında olağanüstü hal ilan etti, binlerce muhalif avukat gözaltına alındı, Butto ise bir haftalık ev hapsine alındı. Uluslararası baskılar (özellikle ABD’nin baskısı) neticesinde Müşerref, 8 Ocak 2008 tarihinde genel seçimlerin yapılacağını duyurdu. 25 Kasım’da sürgündeki devrik Başbakan Şerif ülkeye geri döndü. 29 Kasımda Müşerref genelkurmay başkanlığı görevinden “emekli” oldu. 15 Aralıkta olağanüstü hal durumu kaldırıldı ve en son olarak da, 27 Aralık Perşembe günü Butto öldürüldü.

Butto, 19 Ekimde ülkeye döndüğü günden itibaren, Devlet Başkanı Müşerref’in durduramadığı radikal grupları ezeceğini söylüyordu. Suikast öncesinde yapılan mitingde de Butto, bu düşüncesini ve amacını tekrarladı. Son miting konuşmasında Butto, ülkedeki radikal örgütleri kastederek şu iddialı ve önemli açıklamayı yaptı:

Bu aşırılık yanlıları yetkisiz bir hükümet oluşturdular. Dünya bana "siz eğer bunlarla başa çıkamazsanız biz oraya gelir icabına bakarız" diyor. Neden yabancı bir devlet ülkemize gelsin ki. Biz, aşırılık yanlılarıyla başa çıkacağız. Ben bu sorunu hal edeceğim ve siz ülkeyi kurtaracaksınız.

Pakistan istihbarat yetkilileri ise, Butto ülkeye döndüğü günden itibaren, El Kaide, Taliban ve diğer radikal grupların Butto’yu öldürme planları yaptığını söylemiş ve Butto’yu uyarmıştı. Nitekim daha önceden El Kaide örgütü, 8 Ocak seçimlerini engellemek için her şeyin yapılacağını duyurmuş ve Butto’yu “ABD’nin Pakistan’daki politik enstrümanı” olarak nitelemişti.

Sürgünden 25 Kasımda dönen bir başka önemli isim eski devrik Başbakan Navaz Şerif ise, bu suikastın asıl sorumlusunun Devlet Başkanı Müşerref olduğunu, kendisinin ülkeyi büyük bir krize ve çıkmaza sürüklediğini, bu nedenle de derhal istifa etmesi gerektiğini açıkladı ve bütün Pakistan halkını Müşerref’e karşı greve çağırdı. Ayrıca Şerif, partisi ile birlikte 8 Ocakta yapılması planlanan genel seçimi boykot edeceğini açıkladı. Şerif’e göre, seçimin ertelenmemesi durumunda ülke büyük bir kaosa sürüklenecek.

Pakistan ve uluslararası haber ajanslarının aktardığı bilgilere göre, suikast sonrasında Butto yandaşları sokaklara dökülüp çok sayıda binayı, işyerini, benzin istasyonu, bankayı aracı ateşe verdiler. Yönetime çok ağır hakaretler içeren sloganlar attılar ve Müşerref yanlısı partinin bürolarını yağmaladılar. Çok sayıda kişi hayatını kaybederken çok sayıda kişi de yaralandı.

2007 yılı içinde yaşanılan gelişmeler ve son olarak gerçekleşen Butto suikastı, 170 milyonluk Pakistan’ı bir iç savaş ortamına doğru sürüklüyor. Bu iç savaşın aktörleri şu andaki Müşerref iktidarı, muhalefetteki devrik başbakan Şerif, suikasta kurban giden Butto yandaşları ve tabiî ki ülkedeki radikal El Kaide ve Taliban gibi örgütlerdir. Bu gruplar arasında ortaya çıkabilecek muhtemel bir iç savaş ise ülkeyi parçalanma-bölünme riskiyle karşı karşıya bırakacaktır.

Bu durum tabi ki sadece Pakistan’ı değil, tüm bölge ülkelerini ve dünya politikasının büyük aktörlerini etkileyecektir. Böyle bir sürece ABD, Rusya, Çin ve Hindistan seyirci kalmayacaklar, olaylara doğrudan veya dolaylı yol ve yöntemlerle müdahil olacaklardır. Doğal olarak Pakistan’da muhtemel bir iç savaş ve bölünme-parçalanma sürecinin başlaması, büyük güçler arasında yeni mücadelelere de neden olacaktır. Bu iç savaş neticesinde nükleer güce sahip ülke yönetiminin radikal grupların eline geçmesi durumunda ise, kriz daha da derinleşecek ve belki de Pakistan’a yönelik yeni bir “Afganistan Harekatı” gerçekleştirilecektir. Bu kadar büyük ve önemli potansiyele (nükleer dahil) sahip bir ülkede başlayacak kaosun benzer projelerin altyapısının hazırlandığı ülkelere sıçrama ihtimalide oldukça kuvvetlidir.Dünya ekonomisi açısından sonuçlarını net öngörmek ise şu an için mümkün değildir.

Kardeş ve dost Pakistan Devleti ve halkının birlik ve beraberlik içerisinde kalabilmesi ve yanlış stratejilerin sonuçlarının en az acı ile atlatılabilmesi, sorunun kaynağının doğru tesbitine, sağduyulu iç birliğe ve kardeş ülkelerin desteğine bağlıdır. Cumhurbaşkanımızın ziyaretinin zamanlaması bu bağlamda Türk Devletinin öngörüsü ve desteği açısından çok anlamlıdır.

DEMİRDEN İPEK YOLU: TRACECA PROJESİ

(Kars-Tiflis-Bakü Demiryolu Temel Atma Tarihi Günü Anısına)
Dünya ekonomisinin gelişiminin ana yönlerine ilişkin analizlerden anlaşılacağı üzere, 21. yüzyılın önemli finans, mal ve bilgi akışı ABD-Avrupa-Asya üçgeni üzerinde yoğunlaşacaktır. Günümüzde, özellikle Asya ile Avrupa arasındaki mal dönüşümü 2 trilyon ABD dolarını geçmiş, 200 milyar ABD doları sadece ulaşım masrafına harcanmıştır ve ulaşımın önemi gitgide artmaktadır. Bu doğrultuda, TRACECA – Transport Corridor Europe Caucasus Asia - (Avrupa-Kafkasya-Asya Ulaştırma Koridoru), Avrupa Birliği tarafından, zengin kaynaklara sahip Orta Asya cumhuriyetlerini Kafkasya üzerinden Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen ağırlıklı olarak demiryolu olmak üzere tüm ulaşım sistemlerini kapsayan bir Doğu – Batı Koridorudur. TRACECA, uluslararası kuruluşlardan büyük mali ve teknik destek alan Avrasya bölgesi ulaşım koridoruyla ilgili tek projedir. Avrupa Birliği’nin yeni bağımsız devletlere yönelik politikasının temel taşlarından biri olan TRACECA programı, “21. Yüzyılın İpek Yolu Projesi” olarak adlandırılıyor.
 
Asya’yı Avrupa’ya bağlayan bir ticaret yolu olan TRACECA, Doğu Avrupa’dan başlayıp (Bulgaristan, Romanya, Ukrayna), Türkiye’ye uzanıyor. Karadeniz üzerinden Gürcistan’daki Poti ve Batum limanlarına ulaşıp, Güney Kafkasya ulaştırma ağları ile bölgeyi kara yolundan Türkiye’ye bağlıyor. TRACECA, Azerbaycan üzerinden Hazar feribotları (Bakü-Türkmenbaşı, Bakü-Aktau) ile Orta Asya devletleri Türkmenistan ve Kazakistan’a demiryolu ağları ile ulaşıyor. Bu ülkelerin ulaştırma ağları Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan üzerinden Çin ve Afganistan sınırına dayanıyor. Avrupa’ya alternatif ulaşım hattı sunması nedeniyle stratejik önemi bulunan TRACECA, ayrıca, Orta Asya ülkelerinin Uzakdoğu ile yeniden ticari bağlantılarını sağlayıp, tarihi İpek Yolu’nun yeniden önemli bir ticaret yolu haline gelmesine zemin hazırlıyor. Tarihi "İpek Yolu"nu demiryolu ağlarında yeniden canlandıracağı için "İpek Demiryolu" olarak nitelenen proje, batıda boğaz geçişli Marmaray demiryolu tüneliyle Avrupa demiryolu ağına, doğuda da Kazakistan ve Çin demiryolu hatlarına bağlanacak. En geç üç yıl içinde 400 milyon dolar harcanarak gerçekleştirilecek proje tamamlandığında, İngiltere’den hareket eden bir trenin kesintisiz bir biçimde Çin’e kadar gidebilmesi öngörülüyor. Avrupa Birliği, projenin hayata geçirilmesi yönünde mali anlamda da desteğini sürdürüyor. Böylece Avrupa’yla Orta Asya arasındaki yük taşımacılığının büyük oranda demiryoluna kaydırılması hedefleniyor.

          TRACECA’nın amaçları, Avrupa, Karadeniz bölgesi, Kafkasya, Hazar Denizi bölgesi ve Asya’da ekonomik ilişkilerin, ticaretin ve ulaştırma bağlantılarının gelişimine yardım etmek, uluslararası karayolu, demiryolu ve denizcilik pazarına girişi garantilemek, trafik güvenliğini, kargo ehemmiyetini ve çevresel korunmayı garanti etmek, ulaştırma alanında ulaştırma politikalarını ve yasal yapıyı uyumlaştırmak, ulaştırma işlemleri arasında eşit rekabet oluşturmak şeklinde belirlendi. Bu amaçlar doğrultusunda hazırlanan çok taraflı Temel Anlaşma (MLA), 1998 yılında Azerbaycan’da düzenlenen “TRACECA Zirvesi- Tarihi İpek Yolu Restorasyonu”nda imzalandı ve 2000 yılında da Gürcistan’da Hükümetlerarası Komisyon (IGC) kuruldu. TRACECA’ya üye ülkeler arasında Türkiye, Ukrayna, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Romanya, Moldova, Moğolistan, Kırgızistan, Kazakistan, Gürcistan, Bulgaristan, Azerbaycan ve Ermenistan yer alıyor. Türkmenistan, üye olmamakla birlikte programa katılıyor. Afganistan ve İran’ın da dâhil edilmesi öngörülüyor.

          Projede Türkiye, Avrupa’nın Orta Asya ve Kafkasya’ya ulaşımı için olanaklar sunması bakımından merkezi bir rol oynuyor. Bu kapsamda, TRACECA ulaştırma koridorunun Asya-Avrupa bağlantısını sağlayacak kolu olan Kars-Tiflis-Bakü (BTK) demiryolu projesi, Başbakan Tayyip Erdoğan, Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından Şubat 2007’de Tiflis’te imzalandı. BTK projesi, Türkiye ile Gürcistan arasında doğrudan demiryolu bağlantısı kurmak ve mevcut demiryolu hattıyla Gürcistan üzerinden Türkiye ile Azerbaycan, Orta Asya, Çin ve Moğolistan arasında demiryolu bağlantısı oluşturmak amacını taşımaktadır. Orta Asya ve Hazar enerjisinin dünya pazarına ulaştırılması konusunda Rusya’ya bağımlılığı azaltmak için alternatif enerji hattı projelerini destekleyen ABD, Kars-Tiflis-Bakü demiryolu hattı projesine önce destek verdiği halde sonradan finans sağlamayarak tercihini Ermeni diasporasından yana kullanmıştır. Ermeni lobisinin bu yönde faaliyetleri sonucu 2006 yılında ABD’de BTK projesine destek verilmemesi yönünde bir yasa dahi çıkarılmıştır. Ermenistan’ın ABD Kongresi’ndeki lobisi kanalıyla ABD finans kuruluşlarına baskı yaparak projeye kredi verilmesini önlemesinden sonra, üç ülke, demiryolunu kendi imkânları ile yapmaya karar verdi. Bölge taşımacılığının bu hat vasıtasıyla Türkiye üzerinden Avrupa’ya ve Asya’ya açılacak olması nedeniyle, BTK, sadece ekonomik açıdan değil, siyasi açıdan da önem taşıyor. Kafkasya, Orta Asya, Uzakdoğu ve Avrupa arasındaki nakliyenin önemli bir bölümü Türkiye üzerinden sağlanacak. Türkiye, Ortadoğu ve Kafkasya’daki enerji kaynaklarının dünyaya ulaşmasında önemli bir köprü konumunun yanında, bu proje ile ulaşımda da stratejik pozisyonunu artıracak. Demiryolu projesi, üç ülke halkı için de önemli ekonomik getiri sağlayacak. Rusya ile Türkiye arasında da bir ulaşım koridoru haline gelebilecek olan BTK hattı, hem Azerbaycan, Nahçıvan ve Türkiye’yi birleştirecek hem de Asya ile Avrupa arasında ulaşım koridoru rolünü üstlenecek. BTK, Tiflis üzerinden Türkiye’nin Akdeniz limanı Ceyhan’a varacak olan BTC petrol boru hattı ve henüz yapımı tamamlanmamış olan Tiflis ile Erzurum arasındaki doğalgaz boru hattının ardından, Azerbaycan’ın Hazar Denizi ile Avrupa kıtası arasındaki üçüncü bağlantısı olacak.

Diğer taraftan, bu üç ülkenin yanı sıra, Kazakistan’ın da projeye dâhil olması bekleniyor. Kazakistan’ın BTK Demiryolu’na katılması için Tiflis’te konuyla ilgili bir görüşme dahi gerçekleştirildi. Kazakistan, demiryoluna destek vermek için Çin’le de ilişkili. Batı Kazakistan’daki Aktau Limanı’nı Çin’le birleştiren Dostık-Aktau demiryolu gerçekleştikten sonra Kafkas ve Avrupa’ya, Kazakistan ve Çin yüklerinin taşınmasını sağlayacak. Bu nedenle, projeye ilgi duyan Pekin de, Rus topraklarını by-pass ederek mallarını Güney Kafkas­ya ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırmayı planlıyor. Bu durumda BTK Demiryolu gerçekten ‘‘Demirden İpek Yolu’na dönüşecek. Kazakistan’ın demiryoluna katılması diğer Orta Asya Cumhuriyetleri ve Güney Doğu Asya ülkelerinin de demiryoluna katılmasını sağlayabilir.

          Rusya ve Çin’in ekseninde Orta Doğu ve Kafkaslarda etkin bir taşımacılık pazarına sahip olmak isteyen İran, Türkiye veya Türkiye üzerinden Avrupa’ya gitmek amacıyla İran topraklarına giren, Orta Asya trafiğini güçleştirerek Türkiye’yi bu kârlı ticaretten dışlamak istemektedir. Bu amaçla Orta Asya’ya hizmet sunan Türk karayolu araçlarına karşı caydırıcı ve maliyet yükseltici davranışlar içersindedir. Bunun yanı sıra asıl önemli faaliyeti Orta Asya ulaşımını kuzey-güney aksına çekmek istemesidir. Bu amaçla Sarakhs (Türkmenistan)-Meşhet (İran) demiryolu hattını tamamlayıp, Orta Asya ülkeleri ile bağlantısını kurmuştur. Bu gelişmelerin yanı sıra Rusya, Azerbaycan ve İran, "Kuzey-Güney" Uluslararası Ulaşım Koridoru çerçevesinde Kazvin-Reşt-Enzeli-Astara Demiryolu Hattının inşaatına ilişkin bir anlaşma imzalamışlardır. Proje Tahran’ı Azerbaycan üzerinden Rusya’ya (bir ölçüde de Türkiye’yi by-pass ederek Avrupa’ya) bağlamayı hedeflemektedir. Aynı amaçlar doğrultusunda İran,  Tükmenistan ve Kazakistan ile yeni bir demiryolu ağı projesini hayata geçirmeye çalışmaktadır.

          Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’da ülkesinin Türkmenistan, Kazakistan ve İran İslam Cumhuriyeti arasında kurulacak yeni demiryolu ağına bağlanmak istediğini açıkladı. Kerimov Türkmenistan’ın başkenti Aşkabad’da Türkmen Devlet Başkanı Gurbankulu Berdimuhammedov ile görüşmesinin ardından muhabirlere yaptığı açıklamada, Taşkent’in Türkmenistan, Kazakistan ve İran arasında kurulacak yeni demiryolu ağına bağlanmasıyla Avrupa ülkelerine açılımının sağlanacağını belirtti. Türkmenistan, Kazakistan ve İran arasında demiryolu ağı kurulması anlaşmasının ilk aşaması Türkmenistan-Kazakistan arasında imzalandı. Türkmenistan, Kazakistan ve İran arasında kurulacak yeni demiryolu ağı projesinin üçlü anlaşma metni de Tahran’da düzenlenen Hazar denizine kıyısı olan ülkeler liderler oturumunda İran, Türkmenistan ve Kazakistan Cumhurbaşkanları arasında imzalandı.         

           Bu nokta da Çin’in önemi de ve projedeki rolü de ön plana çıkmaktadır. Özellikle Çin limanlarının aşırı yüklenmesi sonucu oluşan gecikme durumları yüzünden Çin ile ticaret yapmakta olan ülkeler çok ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. Çin ve dolayısıyla diğer ülkeler bu soruna çözüm bulabilmek için alternatif ulaşım projeleri üretmeye çalışmaktadır. Bu alternatif ulaşım yollarından biri ve kuşkusuz en önemlisi TRACECA Doğu-Batı koridorudur. Zira Çin’den kalkacak bir tren projenin hayata geçirilmesi ile kesintiye uğramadan Avrupa’nın kalbine kadar gidebilecektir. Çin’in bu yöndeki hedeflerinin ilk somut uygulaması Kırgızistan-ŞanghayÇin ve Kazakistan arasında imzalanan anlaşma ile Çin’den Avrupa’ya uzanması planlanan demiryolu projesi için ilk adım atıldı ve Orta Asya ve Uzak Doğu’nun Batı ile olan ticaretinde yeni bir dönemin sinyalleri verildi. Özellikle Çin’in ürettiği malların farklı güzergâhlardan dünyaya dağıldığı göz önüne alındığında demiryolu hattı tamamlandığında hattan hem yük hem yolcu taşımacılığının yapılacağı, bunun da Türkiye’nin stratejik değerini bir kat daha artıracağı görülüyor.
 
Hat devreye girdiğinde Çin ve Orta Asya’daki Türk devletlerinde üretilen mallar, Türkiye üzerinden Avrupa’ya tek hattan ulaştırılmış olacak. Pekin-Brüksel hattının en önemli durak noktası da Türkiye haline gelecek. arasındaki demiryolu bağlantısıdır. Bu sayede Londra’dan Şanghay’a dek doğu batı koridoru açılmış olacaktır. Ayrıca 1991’de başlanan ve hayata geçirilen Çin’den Kazakistan’a oradan da Hazar Denizi kıyısına uzanan demiryolu hattı da Çin’in gerek Orta Asya kaynaklarına ulaşmak gerekse de ürünlerini Avrupa’ya ulaştırmak açısından alternatiflerini çoğaltmıştır.
 
Türkiye, üç kıtanın birleşme noktasındaki ayrıcalıklı coğrafi konumundan dolayı uluslararası taşımacılık için büyük potansiyel arz ediyor. TRACECA projesinin tamamlanması ile demiryolu ve karayolu bağlantıları olan limanlardaki ana nakliyat merkezleriyle Türkiye, Avrupa-Asya yük trafiğinde merkezi bir üs olarak kullanılacak. Projenin gerçekleşmesi Türkiye’ye Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerini geliştirme fırsatını sunacak dahası karayolu üzerinden Orta Asya ile bağlantı kurulabilecektir. Bu ise Türkiye’nin Güney Kafkasya ülkeleri ve Asya ülkeleri ile ticaret hacmini artırabilecektir. Bu durum da Avrupa ülkelerinin gözünde Türkiye’nin değerini artıracaktır. Projenin Türkiye üzerinden Orta Doğu ülkelerine uzanma fırsatı da bulunmaktadır.

         Öte yandan, projede kaybeden iki ülkeden biri Rusya, diğeri ise Ermenistan. 1988-1994 yılları arasında Türkiye ve Azerbaycan yerine, Rusya’ya yaklaşan Ermenistan, tek taraflı bağımlılıktan kurtulmanın yollarını arıyor. Çünkü borçları nedeni ile Rusya, Ermenistan’ın stratejik kurumlarına el koyuyor ve Ermenistan’ı etki alanından çıkarmamak için çalışmalarını sürdürüyor. Bilindiği gibi, Azerbaycan topraklarını işgal etmesi nedeniyle Ermenistan, başta Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı olmak üzere Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Boru Hattı ve BTK Demiryolu Projeleri’nin dışında kalmıştı. Ermeniler bugün, bölgesel işbirliğine hazır olduklarını ifade ederken, Azerbaycan, topraklarından çekilmediği sürece Ermenistan’la bu tür bir işbirliğine sıcak bakmıyor. Diğer taraftan, Dağlık Karabağ sorununun çözülmesi halinde, Ermenistan’ın bölgesel ve uluslararası projelerde yer alabileceği de vurgulanıyor.

          Projeyi hararetle destekleyenlerden Özbekistan gibi ülkeler, bu yolu özellikle Avrupa’ya açılan bir kapı gibi görmekte ve özellikle İran gibi ülkelerin ‘‘Doğu-Batı’’ ekseni yerine ‘‘Kuzey-Güney’’ ekseninde alternatif yollar arayışlarına destek vermemektedir. Diğer yandan ABD’nin başta desteklediği sonradan kredi konusunda sorun çıkardığı BTK demiryolu projesinde somutlaşan tutumu, sadece Ermeni diasporasının yürüttüğü ve başarılı olduğu faaliyetlerle açıklanamaz. Bu tutumun, Avrupa Birliği’nin TRACECA projesi ile belirginleşen Orta Asya açılımı ve küresel çekişme ile bağlantısı olduğu gibi bir izlenim vermektedir. Bu büyüklükteki küresel bir proje çok yönlü çıkarlar ve çatışmalar barındırmaktadır. ‘‘21. Yüzyılın Demirden İpek Yolu’’ olarak tanımlanan TRACECA projesine üye ülkeler, projeye Avrupa pazarına açılmada ilave bir bağlantı olma ve küresel ticarete entegre olma açısından stratejik bir önem vermektedir. Ayrıca TRACECA Programı anlaşmalarda transit ücretlerini rekabetçi seviyede tutarak, hükümetler ve ulaştırma sektörü arasında yakın bir işbirliği ve bağlantılar yaratmış ve de sınır geçişleri prosedürlerini kolaylaştırmıştır. TRACECA koridorundaki, Batı-Doğu yönünde en kısa, potansiyel en hızlı ve en ucuz kara ulaştırması bağlantısı olmasından dolayı, yük taşımacılığındaki artış nakliyecilerin bu rotaya ilgisini göstermektedir. Bu da bize projenin hayata geçirilmesinin bölgedeki ülkelerin tamamına yakınını memnun edeceğini gösteriyor.  

Türkiye proje kapsamındaki stratejik konumuna uygun olarak Pekin’den Paris’e aynı vagonla ulaşım konseptiyle çalışmalarını kararlılıkla sürdürmektedir. İstanbul Boğazı’ndan Asya’yı Avrupa’ya bağlayacak 2.2. milyar dolar bütçeli Marmaray tüp geçit projesinin uygulaması hızla devam etmektedir. Kars Tiflis Baku hattı kapsamında doğusunda yapılacak yollar ve rehabilitasyon işlerinin ihalesini de tamamlamıştır. Ve bu gün Cumhurbaşkanımızı katılımı ile temel atma töreni yapılmaktadır.(21.11.2007) Kardeş ve dost Orta Asya ülkelerinin de sisteme direkt veya dolaylı entegrasyonu  projeyi daha güçlü yapacaktır. Her yönüyle büyük bir stratejik kazanım olan bu açılım dünyadaki sosyal ve ekonomik barışa, sürdürülebilir kalkınmaya büyük ivme katacaktır. Türkiye izlediğimiz perspektifte görüldüğü gibi projedeki kilit rolünün gerektirdiği sorumluluğun bilincinde aktif çalışmalarını ciddi bir ivedilik içerisinde sürdürmektedir.

OTARŞİK SÜREÇ

Türkiye, 2002 seçimleri sonrası iç ve dış gelişmelerin etkisiyle küreselleşme sürecinin bir aktörü olma yolunda mesafe kat etmeye başlamıştı. Parlamento’da güçlü bir siyasi iktidar oluşmuş, görece ekonomik istikrar sağlanmış, PKK terörü etkisini yitirmiş, AB serüveni ivme kazanmış ve nihayet ekonomik krizin açtığı yaralar kapanmaya başlamıştı. Toplumsal bütünlüğünü pekiştirerek içsel sorun alanlarının yavaş yavaş üstesinden gelmeye başlayan Türkiye, uluslararası politikanın da bir öznesi olma yolunda hızla ilerliyordu. Bugün yaşananlar ise süreci tersine çevirme istidadı taşıyor ve Türkiye’yi giderek içine kapalı, kendi yağı ile kavrulan (otarşik) bir sürece girmeye zorlanıyor. Hırant Dink süikastının travmatik etkisi toplumsal bütünleşmenin; Cumhurbaşkanı seçimi tartışmaları ise siyasal bütünleşmenin ne derece hassas dengeler üzerine oturduğunu gün yüzüne çıkarıyor. Ve içsel sorun alanlarında manevra alanı daralan Türkiye, başta Kuzey Irak ve Ortadoğu olmak üzere dışsal sorun alanlarında da etkisizleşip süreci etkileme ve kontrol etme yeteneğini yitirmeye zorlanıyor. Bugün Türkiye, AB ve ABD tarafından uluslararası politikanın aktörü değil ama giderek nesnesi olmaya zorlanıyor. Aşağıdaki satırlarda bu karmaşık sürecin oluşmasında ve stratejik boşlukların son dönemde doğmasındaki en önemli faktör olan AB ilişkilerini yalnızca bir örnek olay incelemesi olarak ele almak istiyoruz…
 
 
 
Türkiye Avrupa Birliği müzakerelerinin resmi olarak başlaması üzerinden henüz bir yıl geçmişken 15 Aralık 2006 tarihli Brüksel Avrupa Konseyi, Türkiye ile katılım müzakerelerinin sekiz başlıkta dondurulması kararını aldı. Müzakere sürecinin zorlu geçeceği biliniyordu. Bu süreci zorlaştıran ya da “tren kazası” riskini artıran bir öğe, Türkiye için ön görülen müzakere çerçevesinin geçmiş genişleme deneyimlerinden farklı olarak “politik” ve “yakından izleyici” niteliği ise bir diğer öğe de tren kazasına yol açacak politik sorunların tarihin baskısıyla karmaşıklaşmış çözümü son derece güç sorunlar olmasıydı. Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler hesaba katıldığında Türkiye’de mevcut siyasal iktidarın varolan sorun alanları konusunda manevra alanının giderek daraldığını görmek gerekiyor. Akılda tutulması gereken bir diğer gerçek de, sorun alanlarına paralel olarak Türk kamuoyunda giderek güç kazanan Avrupa Birliği karşıtlığı...

Bugün müzakere sürecinde temel sorun, Türkiye’nin, 1995 tarihli Ortaklık Konseyi kararını Güney Kıbrıs dahil Birlik’e yeni katılan on ülkeye uyarlayan Ek Protokol’ü henüz onaylanıp yürürlüğe koymamış olmasından kaynaklanıyor. Türkiye, katılım müzakerelerinin başlatılması kararının alındığı Aralık 2004 tarihi Brüksel Avrupa Konseyi öncesinde yayınladığı bir deklarasyonla “müzakerelerin fiilen başlamasından önce” ek protokolü imzalayacağını beyan etmiş; Avrupa Konseyi de, Türkiye’nin bu beyanından duyduğu memnuniyetin altını çizmişti. Ancak hatırlamak gerekir ki Türkiye bu deklarasyonu yayınlarken ek protokolün yürürlüğe konulmasını, Annan Planı’nın referanduma sunulması öncesinde Avrupa Birliği’nin Kuzey Kıbrıs’a yönelik izolasyonların kaldırılmasına ilişkin hazırladığı iki Topluluk tüzüğünün hayata geçirilmesi koşuluna bağlamıştı. Ne var ki planın referandumda reddi ve Birlik’e tam katılım sonrası, Güney Kıbrıs Yönetimi, her iki tüzüğü de – doğrudan ticaret ve mali yardım tüzükleri – veto etti. Bu gelişmeler karşısında Türkiye, ek protokolü onaylamaktan vazgeçti.

Türk kamuoyunda yeterince tartışılmamış olsa da ilgili sorun ya da olası tren kazası, üç farklı senaryo şeklinde 2006 yılının ikinci yarısı boyunca Avrupa’nın gündemindeydi: Trenin raydan çıkması (müzakerelerin tamamen kesilmesi), hat değiştirmesi (özel statü) ya da yavaşlayarak ve bir kısım peronlara uğramadan yoluna devam etmesi. Bu farklı senaryolar karşısında Avrupa Birliği ülkeleri 2006 yılı boyunca ikiye bölünmüş bir görüntü sergiledi. Başını Fransa, Avusturya ve Almanya’nın çektiği bir grup, ek protokol onaylanmadıkça müzakere sürecinin kesin olarak ve bütün başlıklarda dondurulmasını savunurken, İngiltere’nin başını çektiği bir diğer grup, müzakere sürecinde yalnızca ek protokol ve dolayısıyla serbest dolaşıma ilişkin üç başlıkta müzakerelerin dondurulmasını savundu. 15 Aralık tarihli Brüksel Avrupa Konseyi ise karşılıklı talepleri gözeten bir denge noktası kurdu. İşte tam da bu noktada söz konusu dengenin kavranması kritik bir öneme sahip…
 
 
Konsey bildirgesi öncesinde 6 Kasım tarihli Komisyon tavsiye kararı, Avrupa Birliği’nin bir hukuk birliği olduğunun altını çizerek hukuksal yükümlülüklerin ihlalinin sonuçsuz kalamayacağını vurgulamış ve Türkiye’nin yükümlülüklerini yerine getirmediğine işaret ederek sekiz başlıkta müzakerelerin askıya alınmasını önermişti. Ancak tavsiye kararında altı çizilen en kritik konu belki de, ek protokol tam olarak uygulanmadıkça açılmış ya da açılacak hiçbir başlığın kapatılmaması gereği idi. Yine tavsiye kararında yıllık ilerleme raporlarında Komisyon’un Konsey’i konuya ilişkin bilgilendireceği, diğer başlıklarda müzakere sürecinin devam edeceği ve Kıbrıs sorununun “BM gözetiminde kapsamlı çözümüne yönelik müzakerelerin 2007’de yeniden başlatılması” gereği vurgulanmıştı. Komisyon’un ilgili kararı üzerine 11 Aralık tarihli Bakanlar Konseyi, Komisyon kararından farklılaşan bir dizi karara imza attı. 15 Aralık tarihli Konsey sonuç bildirgesi de bu kararı onayladı.

Bu çerçevede iki kritik noktanın altını çizmek gerekecektir. Bunlardan ilki, sonuç bildirgesinde soruna ilişkin olarak üç yıllık bir süre için Komisyon’dan rapor istenecek olmasıdır. Komisyon tavsiye kararında bu yönde herhangi bir süre belirtilmemişken sonuç bildirgesinde üç yıllık bir süreden sözedilmesinin anlamı, Avrupa Birliği’nin varolan sorunu üç yıllık bir süre için dondurduğu ve üstü kapalı bir biçimde Türkiye’ye üç yıllık süre tanıdığıdır. Şu halde verili koşullar içerisinde Avrupa Birliği Türkiye müzakerelerinin üç yıl için dondurulduğunu kabul etmek gerekir. Gerçi sekiz başlık dışındaki diğer başlıklarda müzakerelerin açılmasına bir engel yoktur. Ancak Kıbrıs sorunu çözülmedikçe hiçbir başlık kapatılamayacağı için fiilen müzakere sürecinde aşama kaydetmek de mümkün olamayacaktır. Kamuoyunda savunulanın aksine Avrupa treni yavaşlamamış ama durmuştur.

İkinci kritik nokta, Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkindir. Zira Komisyon tavsiye kararında sorunun BM bünyesinde çözümüne işaret edilirken Konsey sonuç bildirgesi bu işareti ortadan kaldırmıştır. İlginç olan, Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne katılımından bu yana hiçbir Konsey bildirgesinde BM’ye referans yapılmadığı gerçeğidir. Şu halde Avrupa Birliği’nde varolan politik irade, Kıbrıs sorununun BM çerçevesinde değil ama Avrupa Birliği çerçevesinde çözümlenmesi yönündedir. Bu gerçek Türkiye’yi iyiden iyiye baskı altına almaktadır. Çünkü BM’nin aksine Avrupa Birliği Kıbrıs’ta iki kesimliliği benimsememektedir. Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği ile imzaladığı katılım antlaşmasına ek on numaralı protokolün birinci maddesine göre “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin etkin kontrolünün olmadığı Kuzey’deki topraklarda Topluluk nüktesebatının uygulanması askıya alınmıştır.” Bu noktada Avrupa Birliği’nin, sorunu Kıbrıs Rum kesiminin terimleriyle kavradığı şüphe götürmez bir gerçektir.
Bugün varılan noktada dönem başkanı Almanya, -tıpkı Fin Planı’nda olduğu gibi- Kıbrıs sorununun kısmi çözümüne yönelik bir planın hazırlığı içerisindedir. Ancak tarafların sahip olduğu pozisyonlar gereği böylesi bir planın hayata geçirilmesi mümkün gözükmemektedir. Zira Kuzey’e yönelik izolasyonların kaldırılabilmesi için Magosa Limanı ve daha da önemlisi Ercan Havaalanının doğrudan ticarete açılması gerekmektedir. Rumların tezi, Ada’da devlet yetkisi kullanabilecek tek makamın Güney Kıbrıs yönetimi olduğu ve dolayısıyla hava alanları ve limanların ancak Güney Kıbrıs hükümetinin denetiminde açılabileceğidir. Ne yazık ki bu tez, yukarda zikredilen katılım antlaşmasına ek protokol çerçevesinde meşru bir hukuksal temele dayanmaktadır. Oysa bulunduğu pozisyon gereği Türkiye’nin bu tür bir öneriyi kabulü, iki kesimliliği reddetmesi anlamına gelir ve bütün tezlerini boşa çıkarır. Şu durumda varolan sorunun çözümü neredeyse imkansızdır ve giderek Ada’da çözümsüzlüğü kemikleştirme istidadı taşımaktadır.

AB perspektifinde incelemeye çalıştığım, ulusal ve uluslararsı gelişmeler Türkiye’nin siyasal hareket kabiliyetinin sınırlanmasına ve otarşik sürece doğru kaymasına doğrudan etki eden olgulardır. Bu hareket noktasından çıkışla, zor bir döneme girmiş olan Avrupa Birliği müzakere süreci ve iç politika meselelerinin en önemli mihenk taşlarından olan Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve Genel Seçimlerin önümüzdeki sekiz aylık bir periyod içerisinde yapılacak olması, baştan açıklanmaya çalışılan, Türkiye’nin küresel aktör olma niteliğini tersine çevirmekle birlikte, iç ve dış siyasi açılımlarıdaki kontrol etme ve karar alma yetisini olumsuz şekilde etkilemektedir.

Özellikle, son yarım asırlık süreç göz önüne alındığında, siyasi ve ekonomik olarak kalkınma hamlelerine başlayan ve bölgesel güç olarak ön plana çıkmaya başlayan Türkiye’nin uluslararası manevralar ve iç politikadaki tutarsız yaklaşımlar ile olumlu ivme kazanmış konumu, cumhuriyetin ekonomik ve sosyal kazanımları hızlı bir şekilde olumsuz bir sürece doğru yönlendirilmektedir.

Bu süreçte Türkiye’nin aleyhine işleyen mekanizmalar, doğrudan iç politikada bütünlük arz eden açılımlar ile aşılabilir. Otarşik süreç, yani kendi kendini idame ettiren yönelimin, fırsata dönüştürülmasinin temel anahtarı ise, iç siyasette bütünsel olarak hareket edilmesi ile birlikte , küresel ve bölgesel anlamdaki manevralarda daha etkin rol oynanması ve sürecin bir parçası olmak yerine sürece yön verebilen bir aktör olma özelliği kazanılması ile gerçekleştirilebilir.

Pandoranın kutusu ya da parçalanmanın yol haritası(?)

“Boş bir çuval ayakta durmaz”
Afrika Atasözü
 
Pandora, Yunan mitolojisinde meraklı, tedbirsiz bir kadını simgeler. Tanrılar tarafından, kendisine içi yeryüzünde bulunabilecek bütün kötülüklerle dolu ve yanına bir de kötülüklere direnme gücü sağlayan “umud”un kapatıldığı bir kutu emanet edilmiştir. Pandora meraklı ve tedbirsizdir. Biraz da düşüncesiz… Çünkü söylenmesine karşın merakını yenemez ve bu tehlikeli kutunun kapağını aralar… Aralık kalan kutudan bütün kötülükler dünyaya yayılır. Zavallı Pandora’nın aklı başına gelir ama olan olmuştur. Kutunun kapağını kapatır, içerde yalnız umut kalmıştır…

Amerikan işgali Irak’ta Pandora’nın kutusunu aralamıştı. Irak Anayasası ise yaşanan şiddet ve yoksunluğu derinleştirme; istikrarsızlığa istikrar kazandırma istidadı taşıyor. Anayasa, umudu Pandora’nın kutusuna hapsediyor.

Kuzey Irak merkezli büyük bir kırılmanın yaşandığı bu günlerde yüzeydeki tartışmalardan ve her seviyede yapılan karşılıklı restleşmelerden öte olayların bu noktaya nasıl geldiği ve daha nerelere gidebileceği konusunda farklı bir perspektif sunmak istiyorum. Çünkü kurulmuş bir saat gibi işleyen süreç devam ederken zamanında yapılması gereken işler yapılmaz ise konjonktür Türkiye’nin de Irak gibi pandora’nın kutusuna hapsolunabileceğini gösteriyor.

I. Federalizm Irak için uygun bir model mi ?


Federal devletin tanımlanması ve ayırt edici özelliklerinin ortaya konması noktasında karşılaşılan temel sorun, kendisini federal olarak adlandıran devletlerin çok farklı anayasalara, siyasal kurumlara, gelenek ve uygulamalara sahip olmalarıdır. Bu noktada referans modeli olabilecek ideal-tipik bir federal rejim bulunmamaktadır. Ancak bu gerçek, federalizmin ana çizgilerini tanımlamamıza engel değildir. Ana çizgileri ile kavrandığında ise federalizmin birkaç nedenden ötürü işgal sonrasının Irak’ı için uygun bir model olmadığı görülür:

• İlk olarak, federalizm geniş toprakları tek bir yönetim altında tutmak bakımından imparatorlukların başlıca alternatifidir (SSCB örneği). Federalizm, var olan farklı devletlerin ortak bir hegemon güce direnmelerinin (Büyük Britanya karşısında Amerikan kolonileri örneği) ya da ulus-devletlerin küreselleşmenin etkilerine karşı birlik kurabilmelerinin de etkili bir yoludur (AB örneği). Ancak federalizm, sosyal, etnik ve mezhepsel bileşenleri ayrışan; üstelik de işgale uğramış bir üniter devleti yeniden inşa etmenin yolu değildir. 19. yüzyılda İtalyan birliği oluşturulurken, birleşmenin federasyon şeklinde olmasını savunanlar vardı. Fakat, birliği gerçekleştirenler federasyon tezini reddettiler. Onlara göre despotik ve çoğunlukla yabancı yöneticilere sahip çeşitli İtalyan devletleri (özellikle Napoli ve Sicilya) egemenliklerini, oluşturulacak genel bir yönetimle paylaşmak istemeyeceklerdi. Bu nedenle, söz konusu despotik yönetimlerin yıkılması, birlik kurma yolunda bir zorunluluktu. Despotik yönetimler yıkıldığında ise geriye toplumda kök salmış herhangi bir otorite kalmadı. İtalya, ancak birliğini sağladıktan sonra ve zamana yayarak özerk bölgelerin oluşumuna izin verdi. Kuşkusuz üniter devlet modeli ile birlik sağlama çabalarının, üstelik de Irak gibi sivil toplum eksikli bir mekanda otoriter ve Jakoben-Bonapartist bir rejime sonuç vermesi olasıdır. Ancak federal devlet modeli seçildiğinde karşılaşılacak risk daha büyüktür: parçalanma…

• İkinci olarak, Batılı toplumlarda federal ve üniter devlet ayrımları birbirinden su geçirmez bölmelerle ayrılmış değildir ve genel eğilim, dinamik bir süreç olarak federal devletin merkezileşmesi yönündedir. Federal devlet uygulamalarında özellikle “sosyal devlet”in gelişimi ile devletin faaliyet alanlarının genişleyip derinleşmesi ve kamu hizmetlerine ekonomi ve piyasaların ortak örgütlenmesi noktasında homojenlik kazandırılması gereği, merkezi devlet yetkilerinin güçlenmesini zorunlu kılmıştır. Bugün neredeyse bütün federal devletlerde söz konusu olan, sistemin merkezileşmesi ve federal devletin maddi içeriği açısından üniter devlete dönüşmesidir. Küreselleşmenin yıpratıcı etkilerine maruz kalan bir ulus-devletin federalizmi benimsemesi ise su alan bir geminin güvenli bir limana sığınmak yerine açık denizde ilerleyip kaybolmasına benzer. Federalizm, Irak benzeri ülkelerde sömürgecilik sonrası küresel sermayenin yeni bir hakimiyet aracıdır. Afganistan örneğinde olduğu gibi, yerel oligarşilere özerklik tanıyan, daha az masraflı ve daha etkili bir araç…

• Üçüncü olarak, yetkilerin federal, federe ve yerel yönetim düzeylerinde paylaşılmasını öngören federalizm, son derece hassas dengeler üzerine oturur ve doğası gereği işbirliğini zorunlu kılan istikrarlı bir mekanda yaşayabilir. Federalizm, aynı sandalda yolculuk eden üç kişiye benzer. Sandalın ilerleyebilmesi için her üçünün de (federal-federe-yerel yönetim) aynı yönde kürek çekmesi gerekir. Karşılıklı istek ve gönüllülük esasına dayanmayan farklı iradeler arasındaki bir ilişki ise işbirliği ya da federalizm şeklinde nitelenemez. Eğer kurucu unsurlardan en az biri (Özerk Kürt Yönetimi) farklı yönde farklı bir iradeye sahipse federalizmi yaşatmak imkansızlaşır. Farklı iradelerin var olduğu, üstelik de şiddetin alabildiğine kol gezdiği istikrarsız bir mekanı federalizm ile yönetmek, züccaciye dükkanına boğa sokmak ya da bir İsviçre saatini bir çocuğun eline vermek gibidir… ya da Pandora’nın kutusunu açmak...

II. “Yeşil Bölge”nin Anayasası

Bir anayasanın yapım tekniği ile içeriği arasında derin bir ilişki vardır ve çoğu kez bir anayasanın maddi hükümlerinden önce, o anayasanın yapım süreci ve aktörlerinin incelenmesi gerekir. Çünkü pozitif bir hukuksal norm olarak bir anayasanın altında yatan “irade” ancak yapım süreci ve aktörlere bakılarak deşifre edilebilir.

• Irak Anayasası, kamusal alanın dışında, uzlaşma kültüründen yoksun bir biçimde ve P. Bremer tarafından kaleme alınan 2003 tarihli “Geçici Yönetim Kanunu” temelinde hazırlandı. Kurucu Meclis (Geçici Meclis) üyesi Mahmut Osman’a ait ifadelerle, “Meclise son derece ayrıntılı ve neredeyse tamamlanmış bir Anayasa verdiler. ABD yetkilileri Anayasa konusunda Meclis üyelerinden daha ilgili ve daha bilgiliydi.” 30 Ocak 2005 tarihinde yapılan Kurucu Meclis seçimlerini yöneten “Seçim Komisyonu” da bağımsız değildi. Komisyon, gerek yapısı gerekse çalışma biçimi noktasında siyasi partilerin baskısına açıktı. Seçimler sırasında dile getirilen pek çok hile ve engellemelere ilişkin iddialar takip edil(e)medi. Daha da önemlisi, Sünniler seçim komisyonunda başlangıçta temsil edilmedi. Sonradan sınırlı temsilleri ise etkisiz kaldı.

• Seçimler sonucu oluşan ve sonrasında Anayasayı kabul eden “Geçici Ulusal Meclis”de Şii Birleşik Irak İttifakı 132, Kürt İttifakı ise 71 üye ile temsil edildi. Böylelikle Anayasa’nın yapım sürecinde meclis üye tamsayısının %25’inden daha fazlasına sahip olan Kürtler, artı temsil edilerek etkili bir veto hakkı elde etti. Anayasa, kamusal alanın dışında Bağdat’ın tek güvenlikli mekanı olan ve beton bariyerlerle korunan “Yeşil Bölge”de yazıldı. Kürt savaş baronları ve İran yanlısı mollaların ittifakıyla oluşan Kurucu Meclis ve Hükümet, karşılıklı çıkarları dışında uzlaşmaya açık değildi. Ve sonuçta ortaya çıkan, Irak halkının gözünde meşruiyeti son derece tartışmalı bir anayasa oldu.

• Irak Anayasası 15 Ekim 2005 tarihli referandumda kabul edilerek yürürlüğe girdi. Ne var ki referandumda Irak Halkı’nın büyük çoğunluğu sandığa Iraklı olarak değil ama Şii, Sünni ya da Kürt olarak gitti. Referandum gerçekte ortak değil ama farklılaşan iradelerin bir ifadesiydi. Irak’ta toplumsal dokuyu zedeleyen parçalanmanın temelleri 1991 savaşı sonrası ülkenin kuzeyi ve güneyinde tesis edilen “uçuşa yasak bölgeler” ile atılmıştı. Bugün var olan etnik ve mezhepsel temelli coğrafi kümelenme 1991 öncesi bu derece belirgin değildi. Mart 2003 tarihinde gerçekleşen işgal ve sonrasında yaşananlar 1991’de başlayan kümelenme sürecine ivme kazandırdı. Şii, Sünni ve Kürt gibi ayrım kategorileri 1991, ama daha çok 2003 sonrası belirginleşti. İşgal ve süregelen askeri operasyonlar kümelenmeyi coğrafi olarak tetiklemekle kalmadı daha da önemlisi kimlikleştirdi. Bugün, Bağdat’ta yaşayan bir milyon Kürt, Bağdatlı, Iraklı ya da Kürt kimliklerinden birini seçmeye zorlanıyor.. benzer şekilde Şii Türkmenler.. daha da önemlisi ebeveynleri farklı etnik ve mezhepsel kimlikten gelen gençler ve çocuklar…
 
III. Irak Federalizminin Esasları –sorun alanları

Bir ülkenin federal olup olmadığı, yalnızca o ülkenin anayasasına bakılarak anlaşılmaz. Anayasanın ne şekilde uygulandığı belki, anayasanın kendisinden de önemlidir. Kuşkusuz, Irak Anayasası’nın bütünleşme mi, yoksa parçalanma sürecine mi sonuç vereceğini gösterecek tek şey “zaman”dır. Ve bu zaman boyunca özellikle federal yasalar ile –kurulduktan sonra- Anayasa Mahkemesi içtihatlarının dikkatle incelenmesi gerekecektir. Ancak bu durum, pozitif bir hukuksal norm olarak Irak Anayasası’ndan bir dizi sonuçlar çıkarmamıza engel değildir:

• Irak Anayasası’nın geleceğe yönelik olarak en tehlikeli yönü, federalizmi yalnızca coğrafi temelde kavraması ve topluluk esaslı federalizmi reddetmesidir. Topluluk esaslı federalizmde federal yönetimin yetkisi ülkenin bütün yurttaşlarını kapsarken, federe yönetimler yalnızca ülkenin neresinde yaşadıkları önem taşımaksızın belirli sosyal gruplar açısından yetkili olurlar. Örneğin Belçika, bir federal yönetim ile üç bölgesel (Valon-Flaman-Brüksel) üç de topluluk yönetiminden (Valon-Flaman-Alman) oluşan federal bir devlettir. Bu yolla örneğin coğrafi olarak Valon bölgesinde yaşayan bir Flaman’ın –bu kişi Flaman federe devletine bağlı olduğu için- başta kültürel olmak üzere pek çok hak ve hürriyetini korumak mümkündür. Benzer durum Kıbrıs Anayasası için de geçerlidir. Oysa Irak Anayasa’sı topluluk değil ama yalnız coğrafi temelde bir federalizm kurmaktadır. Bunun anlamı, federe birimler bir kez tesis edildikten sonra bütün yetkinin ilgili birimde olacağı ve farklı topluluklara ait kişilerin de kaçınılmaz olarak asimilasyon politikasına uğrayacaklarıdır. Bugün Kuzey Irak’ta tesis edilen Özerk Kürt Yönetimi, etkin bir Kürtleştirme politikası izliyorsa buna neden olan Anayasa’nın kendisidir. Irak coğrafyasının ne derece karmaşık bileşenlerden oluştuğu hesaba katıldığında federe birimlerin kuruluşu sonrası etnik arındırmanın ülkeyi şimdikinden daha da kanlı bir iç savaşa sürükleyeceği kaçınılmazdır. “Telafer” bu noktada coğrafi esaslı federalizmin sakıncalarını bütün çıplaklığıyla göz önüne serer. Nüfusunun %90’ı Türkmen olan 350000 nüfuslu Telafer, 2003 tarihinde Geçici Yönetim tarafından idari olarak Erbil’e bağlanmıştır. Bugün Telafer’de yaşananlar sadece bir etnik arındırmanın değil ama politik ve ekonomik olarak Kürt hegemonyasının resmidir.

• Federal devlette, “devlet” özelliği, tek başına ne federal ne de federe yönetimlere tanınabilir. Devlet, federal ve federe yönetimlerin birlikteliğinden oluşan siyasal örgütlenmenin kendisidir. Oysa Irak Anayasası anlaşılması güç bir şekilde yeni federe birimlerin kurulmasının ucunu açık bırakmıştır. Anayasa’nın federe birimlere ilişkin düzenlemeleri içeren 5. bölümü, son derece muğlak ifadeler içermektedir. 117. madde Kürdistan federe biriminin açıkça tanındığına işaret ederken ülkenin geri kalanında federe birimlerin kurulmasını zamana bırakmıştır. Her vilayet tek başına ya da birden fazla vilayet bir araya gelerek kendi anayasasını yapıp federe bir birim oluşturabilecektir. Federe bir birim oluşturmasa da her vilayet gene tek tek ve kendine özgü bir hukuksal birim olarak kalacaktır. Federe birimler ya da vilayetler büyükelçilik ve konsolosluklarda kültürel, sosyal ve kalkınma konularında ofisler açma hakkına sahiptir (Madde 121-4). Vilayetlerden farklı olarak federe birimler iç güvenlik kuvveti oluşturabilirler (Madde 121-5). Bu birimlerin yetkileri klasik polis yetkilerinin çok ötesine geçerek “sınır muhafızları” ve “güvenlik güçleri” nitelemesiyle federe birimler tarafından düzenlenecektir.

• Dünya’da bilinen federal devlet uygulamalarında federal ve federe yasaların çatışması durumunda temel kural federal yasaların üstünlüğüdür. Paylaşılan yetkiler kategorisinde federal yönetimin tam bir kontrolü söz konusudur. Benzer durum Avrupa Birliği anayasal düzeni için dahi geçerlidir. Oysa Irak Anayasası, federal ve federe yasaların çatışması durumunda açıkça federe yasalara üstünlük tanınacağına işaret etmektedir. Federal yasaların federe yasalar karşısında üstün olmadığı bir yapıyı “devlet” olarak bir arada tutmak mümkün değildir. En azından Dünya’da bunun bir örneği bulunmamaktadır.

Anayasa, Federal makamların Irak’ın federal demokratik sistemi, egemenliği, bağımsızlığı, birlik ve bütünlüğünün koruyucusu olduğunu söylemektedir (Madde 109). Ancak aynı Anayasa, bu prensipleri gerçekleştirmek noktasında federal makamları yeterli cihazlarla donatmış değildir.

Her şeyden önce, federe birimler ve bu birimler dışında kalan vilayetler üzerinde federal makamların her hangi bir idari vesayet denetimi söz konusu değildir (Madde 122-5). Her vilayet adeta özerk bir federe birim olarak tasarlanmıştır. Vilayetler üzerinde bakanlık ya da bakanlıklara bağlı ya da ilgili kuruluşların ne hiyerarşik ne de idari vesayet denetimi bulunmaktadır. Bu noktada idarenin bütünlüğünden söz etmek neredeyse imkansızlaşacaktır.

Anayasa’nın 110. madde düzenlemesi, dış politikanın yönetilmesi, diplomatik temsil ve uluslar arası antlaşmaların akdedilmesine ilişkin yetkileri münhasıran federal makamlara bırakmaktadır. Benzer şekilde ulusal savunma politikası, maliye ve gümrük politikaları, ölçü-tartı birimlerinin standartlaştırılması, yurttaşlık, ikamet, göç politikası vs. gibi alanlarda esas olarak federal makamları yetkili kılmıştır ve bu durum federal hukukun klasik uygulamalarına uygundur. Anayasa’nın 114. madde düzenlemesi de başta sağlık, eğitim ve kültür olmak üzere pek çok konuda federal ve federe birimlerin paylaşılan yetkilere sahip olduğunun altını çizmektedir. Ne var ki ilgili konuların dışında Irak’ın bütünlüğünü tehdit riski taşıyan iki noktaya işaret etmek gerekir. İlk olarak Anayasa, gümrüklerin yönetimi, elektrik enerjisi kaynakları ve bu kaynakların dağıtımı ve su kaynaklarına ilişkin konuları da paylaşılan yetkiler kategorisine dahil etmiştir. Bilebildiğimiz kadarıyla Dünya’daki bütün federal devlet uygulamalarında gümrükler ve doğal kaynaklar ülkenin bütününe ait sayıldığı için münhasıran federal makamlara ait yetki kategorisi içerisinde yer alır. Oysa Anayasa bu iki konuda federe birimlere açık yetki tanımıştır.

İkinci olarak ve daha da anlaşılmaz olanı, paylaşılan yetkiler kategorisinde federal ve federe yasalar arasında çatışma çıkması durumunda Anayasa açıkça federe yasalara ve vilayet hukukuna üstünlük tanınacağını söylemektedir (Madde 115). Benzer biçimde Anayasa’nın açıkça federal makamlara yetki tanımadığı alanlarda federe birimler ve vilayetler genel bir yetkiye sahip olacaklardır.

Anayasa’nın 111. maddesi, “petrol ve gazın federe birimler ve vilayetlerde yaşayan bütün Irak halkına ait olduğu”nu söyleyerek bu alanı da paylaşılan yetkiler kategorisine dahil etmiştir. Özellikle bu son nokta üzerinde gerek anayasa gerekse federal yasa, birbiriyle çelişen ve son derece belirsiz ifadelere yer vermektedir.

• Anayasa, gerek terminoloji, gerekse iktidarın kullanımı noktasında Anglo-Sakson hukukunu örnek almış gibidir. Pek çok devlet yetkisinin İngiliz modeli bağımsız idari otoritelerce kullanılacak olması bu konuya ilişkin olarak verilebilecek onlarca örnekten sadece biridir. Ne var ki İngiliz siyasal rejiminde asıl olan, güçlü siyasi teamüllerin varlığıdır. Böylesi teamüllerin neredeyse hiç olmadığı Irak gibi bir yapıda Anayasa tarafından öngörülen modellerin işlemesi olası değildir.

Gene Irak Anayasası devleti nitelerken de birbiriyle çelişen ve yorumlanması çok güç kimi ifadelere yer vermektedir: Anayasa’nın 1. maddesi devleti “cumhuriyetçi, temsili, parlamenter ve demokratik hükümet sistemine sahip tekil federal, bağımsız ve egemen bir devlet” şeklinde niteledikten sonra “İslam’ın, devletin resmi dini ve bir hukuk kaynağı” olduğunun altını çizmektedir (Madde 2). Aynı düzenlemeye göre “hiçbir kanun, İslam’ın yerleşik hükümlerine (ahkam) aykırı olamayacağı” gibi “demokrasi ilkelerine” de aykırı olamaz. Gene Irak, “çok uluslu, (çok etnikli değil..), çok dinli ve çok mezhepli bir ülkedir. Irak, Arap Birliği’nin kurucu ve aktif bir üyesi ve İslam dünyasının bir parçasıdır.” Anayasa’ya göre “Irak vatandaşlığı Irak’ın demografik yapısını bozacak bir yerleşim politikasına izin vermez” (Madde 18-5) Ancak federal ya da federe yasalar ile madde 18-5 çerçevesinde yerleşime sınırlama getirilebilecektir.

Tekrar ifade etmek gerekirse Bütün bu örneklemelerden görüleceği gibi bilinçli bir yol haritasının sürecin en başından beri varolduğu ortadadır. Acılar ve büyük potansiyel tehlikelerle dolu Irak örneğinin Türkiye açısından ne ifade ettiği çok iyi sorgulanmalı stratejik vizyon, iç politikada bütünlük, toplumsal mutabakat ve en az kayıpla süreçteki tehlikeler bertaraf edilmelidir.

TASAM Başkanı ile Yapılan Röportaj.

Türkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) Başkanı Süleyman Şensoy, sözde Ermeni soykırımı iddialarının Türkiye’ye baskı maksadıyla kullanılan 4-5 konudan birisi olduğunu belirterek, "Eğer Ermenistan’ı çok düşünüyorlarsa, toplam nüfusu 2.5 milyon civarındadır, el birliğiyle kalkındırsınlar, o zaman hiç bir problem kalmaz" dedi. TGRT HABER TV’de canlı olarak yayınlanan "Çerçeve’den Yansımalar" programında Türkiye Gazetesi Genel Yayın Müdürü Fuat Bol ile Yazarı İsmail Kapan’ın bu haftaki konuğu, TASAM Başkanı Süleyman Şensoy oldu.

ZAMANLAMA MANİDAR
Şensoy, dünyada yaşanan son gelişmeler, Türkiye’de ve dünyada yapılan stratejik araştırmalar ve araştırma kuruluşlarının ele alındığı programda, Bol ile Kapan’ın sorularını cevaplandırdı. Programın başında bir süre önce öldürülen gazeteci Hrank Dink olayını değerlendiren Şensoy, insanların görüşlerinden dolayı öldürülemeyeceğini belirterek, "Hrant Dink’in öldürülmesi kesinlikle tasvip edilemez. Karadeniz’den çıkmış ikinci bir planlama olması da önemli. Karadeniz bölgesindeki yeni yapılanmalar önemli. Gürcistan, Ukrayna devrimleri göz önünde bulundurulmalı" dedi.

MESAJ İYİ OKUNMALI
Sözde Ermeni soykırımının gerçek olmadığını ifade eden Şensoy, "Hrant Dink cinayeti asla tasvip edilemez, ancak bu olayla bir mesaj veriliyor. Devlet yönetiminin bunu iyi okuması gerekir. Ona göre cevabın verilmesi gerektiği kanaatindeyim. Türkiye AB sürecinde çok mesafe katetti. Biz bu süreci destekliyoruz. Ancak burada zaman zaman kaymalar oluyor. Bu çerçevede de çok önemli stratejik boşluklar oluşuyor. Son zamanlarda bu boşluklar görülüyor ve dolduruluyor. Bu çerçevede milli menfaatlerimiz göz ardı edilmeden bu perspektifin devam etmesi gerektiği kanaatindeyim" diye konuştu. Bir insanın katledilmesinin çok yanlış olduğunu ve bu kişinin ailesine yardım edilmesi gerektiğini belirten Şensoy, "Bunu olması gerekenden fazla da abartmamalıyız. Bu durumda da komik duruma düşeriz" dedi.

DENGE SAVAŞLARI
Karadeniz bölgesinde son 4 yılda yaşanan süreci değerlendiren Süleyman Şensoy, "ABD mevcut konjonktörde başarılı görülüyor. Ancak şu anda soğuk savaş döneminde olduğu gibi bir denge savaşının başladığını söyleyebiliriz. Bu süreçte oradaki dengeler sürekli değişebilir. Bölgedeki birçok yönetim de bu dengeler çerçevesinde sürekli gidip geliyor" diye konuştu. Şensoy şöyle devam etti: "Dünya 1990’lara kadar soğuk savaşı yaşadı. 2000’lerden sonra dünyadaki dengeler değişti. Yükselen Çin ve Asya ülkeleri Batı pazarlarını tehdit etmeye başladı. Dolayısıyla golaballeşmenin bir süre yavaşlatılması gereği ortaya çıktı. 11 Eylül de bu sürecin başlatılmasını sağladı. Dolayısıyla bu durumda enerjiye ulaşmak değil, enerji kaynaklarını kontrol etmek önem kazandı. Bu süreç Batı’nın 40-50 yıl daha liderliğini sürdürme durumunu doğurmuştur."

GOP’UN HEDEFİ ENERJİ KONTROLÜ
Genişletilmiş Orta Doğu Projesi’nin (GOP) hedefinin enerjiyi kontrol etmeye yönelik olduğunu ifade eden Şensoy, ABD ile AB’nin bu çerçevede tek vizyon etrafında birleşmesinin mümkün olmadığını kaydetti. Dünyadaki rekabet ortamının yeniden kızıştığını ifade eden TASAM Başkanı Süleyman Şensoy, "ABD’nin bölgedeki faaliyetlerinin kendi milli çıkarlarıyla ne kadar örtüştüğü de belli değil. ABD’nin üstlendiği rol, küresel planlama çerçevesindeki roldür. ABD geldiği nokta itibarıyla bana göre başarısız durumdadır ki bu durumda başka ülkeler de bölgede inisiyatif almaya başlıyor. Mesela İran gibi.
Kan akmaya başladığı zaman onu durdurmak zor. Dolayısıyla Irak’ın daha çok acı çekeceğini düşünüyorum. Saddam’ın idamı da kini artırdı. Irak’ın 3 parçaya bölüneceği gözüküyor. Ancak bölge ülkeleri bunu ne kadar kabul edebilir, bunu zaman gösterecek. Türkiye her zaman Irak’ın toprak bütünlüğü yönünde politika takip etti. Hele kuzeyde bir Kürt devleti, asla Türkiye’nin kabul edebileceği bir oluşum değildir. Türkiye buna müsaade etmeyecek, bu konudaki inisiyatiflerini sonuna kadar kullanacaktır. Bu Türkiye’nin kırmızı çizgisidir. ABD’nin Irak’ın bütünlüğü gibi bir derdi olduğunu sanmıyorum. Ancak şu anda Irak’ta şiddeti azaltacak bir kontrolün sağlanması hedefleniyor" şeklinde konuştu.

ÇİN İLE İŞBİRLİĞİ GELİŞTİRMELİ
TASAM Başkanı Süleyman Şensoy şöyle devam etti: "Yeniden şekillenen dünyada Rusya ve Çin blok oluşturuyor. 2023 yılları için oluşturulan planlara göre dünyanın 6-7 kutuplu olması hedefleniyor. Çin, olağanüstü bir şekilde, agresif bir büyüme gösteriyor. Dünya siyasetinde çok fazla rol almıyor. ABD’de cari açık Başkan Bush döneminde büyük açıklar veriyor ve bunun yarısını Çin Merkez Bankası tek başına, tahvil alarak finanse ediyor. Bu da Çin’i çok güçlü yapıyor. Bizim de Çin ile hem ekonomik, hem stratejik ve hem de sosyal ilişkilerimizi güçlendirmemiz gerekir. Dünyadaki statükonun ABD’den sonraki alternatifi Çin’dir." Şensoy, Rusya ve Hindistan’la ilgili olarak da şunları söyledi: "Rusya büyük bir bölünme yaşadı. Enerjisini bir savaş yaşamadan merkezde birleştirdi. Halkın milli geliri çok yüksek değil belki ancak, ülkenin durumu açısından güçlü. Dış borçlarını temizledi. Bütçesi açık vermiyor. Tekrar büyük bir oyuncu olmaya doğru gidiyor. Bu, Türkiye açısından da olumlu değerlendirilmeli. Bu çerçevede 25 milyar dolarlık ticaret hedefi konmuştur. Hindistan da 1.2 milyarlık nüfusuyla büyük bir ülke. Rusya ve Çin kadar olmasa da önümüzdeki dönemin önemli oyuncularından birisi olacaktır."

1 MART TEZKERESİ
Türkiye ile ABD arasındaki stratejik ortaklık ve PKK terörü konusunu da değerlendiren Süleyman Şensoy şunları söyledi: "Bu konuda 1 Mart tezkeresi öncesine gitmek gerekir. Türkiye bu konuda bir üs olarak seçilmişti. Tezkere kabul edilmeyince stratejik ortaklığı bu çerçevede düşünmek biraz hayalcilik olur. Bu stratejik ortaklığın gerektiği gibi işlemediğini görüyoruz. PKK konusunda bir şey yapılmadığı ortada. Bu sürecin nasıl işleyeceği de artık devletin bileceği bir iştir. 1 Mart tezkeresini o günün şartlarında düşünürsek doğru olabilir, ancak 6 ay sonra hangi sürprizlerle karşılaşacağımızı bilemeyiz. Bu açıdan da tezkerenin geçmemesi hayırlı olmuştur. Mesela Hariri suikastının hemen arkasından bölgedeki 25 bin asker çekildi. Normalde o problem hallolacaktı. Ancak ondan sonra 2 askerin kaçırılması gündeme getirildi ve Güney Lübnan harabeye çevrildi. Sivil binalar ve köprüler yıkıldı. Dolayısıyla bizde de böyle bir olay yaşanabilirdi. Kuzey Irak’ta ise ilan edilmemiş bir devlet kuruldu. Her şeyi hazır bir devlet. Tabi Türkiye buna karşı. Bu arada, orada Türkmenlerin ağırlıklı olduğu Kerkük ve Telafer var. Buralarda birtakım işler yapılıyor, demografik yapılar değiştirilmeye çalışılıyor. Ancak Türkiye bunlara seyirci kalamaz."

TAŞERONLAR İŞBAŞINDA
Talabani ve Barzani ile bunların güçlerinin bölgede gerçek bir oyuncu olmadıklarını ifade eden TASAM Başkanı Süleyman Şensoy, "Bunlar bölgedeki önemli güçlerin arkasında durarak görev alan taşeronlardır. Bu iki isim, kısa bir süre önce bizim dışişlerinde orta dereceli memur seviyesinde kabul edilen insanlardı. Burada, oranın Güney Kürdistan olarak telaffuz edilmesi önemli. Güneyi olan bir ülkenin kuzeyi de olur. Dolayısıyla Türkiye ve İran bu ayrıntıyı gözden kaçıramaz. Bölgede şu anda ABD hakim olduğu için fiziki bir müdahale bu çerçevede en sona bırakılmalıdır. Bu konuda çok dikkat edilmelidir. ABD, bölge için 8. askeri planını açıkladı. Bölgede İsrail’in tavırları da önemli. ABD’ye göre daha şahin. Bu çerçevede İran ve Suriye hedef gösteriliyor. Burada İran belirleyici bir unsur. İran’ın nükleer güce ulaştığı kanaatinde değilim. Zaten bu güce ulaştıktan sonra sıcak çatışma olamayacağını düşünüyorum. Dolayısıyla çatışmanın masa başında olacağı kanaatindeyim" dedi.

TÜRKİYE NÜKLEERDE GEÇ KALDI
Şensoy, "Bu çerçevede Türkiye’nin nükleer silah sürecine girmesi doğru olmayacaktır. Ancak nükleer gücü olan İran’a karşı Türkiye çok rahatsız olacaktır. Ancak Türkiye’nin nükleer teknolojiye geçmesi gerekir. Bu konuda çok geç kalındı. Türkiye barışçıl gayeli nükleer teknolojiye bir an önce sahip olmalıdır. Bu çalışmalar Türkiye için şüphe uyandırmaz. Çünkü Türkiye enerjide dışa bağımlı. Dolayısıyla Türkiye’nin bu enerjiye ulaşması hakkıdır. Ayrıca Türrkiye’nin uluslararası arenada bir güvenirliği de var" şeklinde konuştu. Şensoy şöyle devam etti: "Enerji her zaman önemli olmuştur. Şu anda enerji eşittir hayat durumuna gelindi. Türkiye bu konuda yüzde 80 oranında dışa bağımlı durumda. Dolayısıyla bu konuda dışa bağımlılığını kademeli olarak azaltmalı ve kendi iç kaynaklarını olabildiğince daha fazla kullanmalı. Bugün Fransa, elektrik enerjisinin yüzde 78’ini nükleer enerjiden sağlıyor."
STRATEJİK VİZYON GELİŞTİRMELİYİZ
Türkiye’nin savunma sanayii konusunda da dışa bağımlı olduğunu ve yüzde 76 oranında ABD’ye bağımlı bulunduğunu belirten Şensoy şöyle devam etti: "Türkiye, 1990’lara kadar NATO, ABD ve Batı Avrupa tarafını tercih ederek rahatlığa alıştı. 1990’lardan sonra ise süreç hızla değişti. Biz bu sürece hazırlıksız yakalandık. TASAM’ın bu çerçevedeki hedefi, bu stratejik alana katkıda bulunmaktır. Bilgi ve kaynak olarak hiçbir eksikliğimiz yok, ancak stratejik vizyon geliştiremiyoruz. Bir süre önce bu konuda bir kamu kuruluşunun başkanı da önemli bir uyarı açıklaması yaptı. Türkiye 1990’lardan sonra önemli işler de yaptı. 1995’ten sonra düşünce kuruluşları oluşmaya başladı ve bunların sayısının artması gerekir. Çünkü incelenmesi gereken çok konu var. Tabii bu konuda kamu kurumlarının ve özel sektörün de katkısı gerekir. Türkiye’nin vizyonu ne kadar uyanırsa problemleri de o oranda azalır. Azınlıklar Osmanlı döneminde de hep oldu. Cumhuriyetle birlikte bir derece azalsa da zaman zaman yeniden alevlendiriliyor. Ermeni meselesi de bu çerçevedeki sürekli kaşınan 4-5 konudan biridir. Türkiye’ye baskı yapma maksadıyla her dönemde kullanılıyor. Eğer Ermenistan’ı çok düşünüyorlarsa, toplam nüfusu 2.5 milyon civarındadır, el birliğiyle kalkındırsınlar, o zaman hiç bir problem kalmaz."

HAKLI OLAN DEĞİL, GÜÇLÜ OLAN HAKLI
AB sürecinde Kıbrıs konusunu da değerlendiren TASAM Başkanı Süleyman Şensoy, "Rum tarafı tam üye olduğu için Türkiye’yi her zaman engelleyecektir. Bu aslında komik de bir durum. Gidebildiğimiz yere kadar gideriz, ancak ben tam üyelik olacağı kanaatinde de değilim. Dolayısıyla AB her zaman ne kadar kısa sürede ne kadar alabilirimin mücadelesini verecektir. Buna karşı Türkiye de ne kadar uzun sürede ne kadar az verebilirimin mücadelesini verecektir" şeklinde konuştu. Haklı olanın değil güçlü olanın haklı olduğu bir perspektif yaşandığını ifade eden Şensoy şöyle konuştu: "Ermeni olayları çok uzun bir süreç. Birinci Dünya Savaşı’ndan çok önce başladı. İstanbul’da kendi patriklerini öldürdüler, kendi aralarında çatışmalar yaşadılar. Sonra Fransız askerlerinin üniformalarıyla Türkleri katlettiler. Osmanlı Devleti’nin yaptığı ise tehcirdir. Halbuki Osmanlılarda Ermeniler vatandaş-ı sadıka olarak görülmüşlerdir ve çok önemli görevlerde bulunmuşlardır."

TASAM BİR DÜŞÜNCE KURULUŞU
Şensoy, TASAM hakkında da şunları söyledi: "TASAM bir düşünce kuruluşudur. Türkiye’nin açılımlarıyla ilgili projeler üretiyor. Uluslararası Türk-Afrika Kongresi’ni organize etti. Uluslararası Türk-Asya Kongresi’nin 2.’sini yapacağız. Asya ve Afrika açılımlarını önemsiyoruz. AB sürecinde muhtemel bir tren kazası için yeni vizyonlar oluşturmak istiyoruz. Afrika’da çok önemli yeni kaynaklar bulundu. Batı dünyası 2000 yılından beri Asya ve Afrika ile ilgileniyor. 50’nin üzerinde kitabımız çıktı. Hakemli bir dergimiz var. Ülkemizin stratejik vizyonuna katkıda bulunmak için birçok proje yürütüyoruz. Düşünce üretilmesi konusunda üniversitelerden çok fazla sayıda hoca ile çalışıyoruz. Popülerlik birinci sırada değil, ülkenin geleceğine yönelik planlar üretmeye çalışıyoruz."

Kaynak: Türkiye Gazetesi / netgazete.com / 24.01.2007
 

Süleyman Şensoy'un Diğer Yazıları

Muasır Medeniyet Seviyesinin Ü…

Muasır Medeniyet Seviyesinin Üzerine Çıkmak

Kimilerine göre kaçınılmaz son, kimileri…

Devamını Oku...

DEMİRDEN İPEK YOLU: TRACECA PR…

DEMİRDEN İPEK YOLU: TRACECA PROJESİ

(Kars-Tiflis-Bakü Demiryolu Temel Atma T

Devamını Oku...

Millet Olarak “Devlet Aklı”na…

Millet Olarak “Devlet Aklı”na İhtiyacımız Var

Devlet aklının dış politikada vücut buld…

Devamını Oku...

AVRUPA BİRLİĞİ-TÜRKİYE ORTA AS…

AVRUPA BİRLİĞİ-TÜRKİYE ORTA ASYANIN ÇOK BOYUTLU GÜVENLİĞİ

Tarihsel süreç içerisinde çeşitli nedenl…

Devamını Oku...

Yeni Bir Anayasa Nasıl Yazılma…

Devleti hiçbir zaman, hiçbir yerde gören…

Devamını Oku...

1.Uluslararası Türk Asya Kongr…

1.ULUSLARARASI TÜRK ASYA KONGRESİ AÇILIŞ

Devamını Oku...

Güç ve Adalete “Orantılı Risk…

Güç ve Adalete “Orantılı Risk - Karşılıklı Bağımlılık” ile Ulaşılabilir

( TGRT Televizyonu BAŞBAŞA Programı Röpo

Devamını Oku...

OTARŞİK SÜREÇ…

OTARŞİK SÜREÇ

Türkiye, 2002 seçimleri sonrası iç ve dı…

Devamını Oku...

Gelecek Asya ve Afrika'da…

Başkanımızın 20-21 Mayıs 2005 tarihlerin

Devamını Oku...

Pandoranın kutusu ya da parçal…

“Boş bir çuval ayakta durmaz”a Ata…

Devamını Oku...

Prev
Next
  • 1
  • 2